İçeriğe atla

Buz Krallığı 2

11/26 · BELKİ

0%

11. bölüm · 20dakika

BELKİ

Buz Krallığı 2 — Sena Nur Işık

BÖLÜM 10: BELKİ

MEGAN

Tenimi yakan sıcaklığı ve etrafımı saran kokuyu duyduğumda kendimi evimde hissettim. Bana sarılan kolların içinde yavaşça döndüm. Başımı sert göğsüne yaslarken parmaklarımı çıplak teninde gezdirdim.

Yüzümü boynundaki girintiye soktum. Dudaklarım ateş gibi yanan tenine değdi ve burnum onun erkeksi kokusunu aldı. Kollarımı boynuna dolayıp tüm gün ona sarılmak, bütün acıları unutmak ve ihaneti affetmek istiyordum.

Bacağımı okşayan iri el yavaşça kalçama doğru çıktığında gözlerimi hafifçe araladım. Karnımın hemen altına değen sertlik beni kendime getirdi. Kuruyan dudaklarımı yalarken başımı geri çektim ve yukarıya baktım.

Ares’in eli kalçamdan sırtıma doğru ilerlerken bakışlarındaki şehvet içimi yaktı. Bel boşluğumdan bastırarak beni kendine yasladığında ona karşı koyamadım. Birkaç dakikalığına yaşanan her şeyi geride bırakıp özlediğim adamın yüzündeki detayları inceledim.

Bir heykeli andıran kusursuz teninde morluklar vardı. Dudağının kenarı patladığı için şişmiş, kaşı açılmıştı ama yaraları iyileşmeye başlamıştı. Sanki yüzünde oluşan izleri silecekmiş gibi parmaklarım çenesindeki morluğu okşadı.

O an ilk defa Pandora’nın lanetine sahip olabilmeyi diledim. Tüm yaralarını iyileştirmek ve ona zarar vermeye cesaret eden elleri kırmak istedim. Güçlü bir adam olmasına rağmen onu kollarımın arasında saklama ihtiyacı hissettim.

Göğsüne biraz daha sokulurken sol elimi ensesine doladım. Parmaklarımı saçlarının arasından geçirdiğimde iç çekti. Dudaklarımız arasında bir nefeslik mesafe kaldı. Ares’in elleri sırtımı okşarken göğsüm hızla kalkıp indi.

Atalarımız sevginin iyileştirme gücü olduğuna inanırlardı. O zaman ben neden bu kadar çok yaralıydım? Buz mavisi gözleri bana sevgiyle bakarken ve ben onu aşkla izlerken ikimizin içindeki bu kırgınlık nedendi?

Belki yaralarımızı sarar, acılarımızı unutturur umuduyla dudaklarımız arasındaki mesafeyi kapattım. Teni tenime değdiğinde zaman durdu. Nefesi nefesime karıştığında kıyamet koptu. Gözümden akan bir damla yaş aramıza düştü.

O tek damla yaş bizi ayıran her şeyi hatırlattı.

Elim ensesinden omzuna inerken geri çekilmek istedim ama Ares beni bırakmadı. Ondan uzaklaşmamdan çekinerek hiçbir hamlede bulunmamış, benim yaklaşmamı beklemişti ama kendini tutmakta zorlandığını görebiliyordum.

Omzundan bileğine uzanan yolu tenini okşayarak geçtim ve sırtımda duran elini çektim. Sola doğru dönüp yataktan çıkmaya çalışırken gözlerimi onun gözlerinden alamıyordum.

“Reen.”

İsmimi kulağıma doğru öyle bir fısıldadı ki kim olduğumu unuttum. Nereden geldiğimi, neler yaşadığımızı, neden ona sarılıp öpemediğimi… Her şey silindi. Bir rüyanın içindeyim sandım. Kalmayı hayal ettim. Anılar aktı. Canım yandı. Kaçmak istedim.

Bir duygu seli beni duvardan duvara vururken onun kolları arasından çıktım. Bedenlerimizin ısıttığı yatakta kendi tarafıma doğru döndüm. Kalın battaniyeyi bir kenara çekerken Ares bileğimi havada yakaladı.

Tekrar, “Reen,” dediğinde onun da en az benim kadar canının yandığını anladım ama paylaştığımız acıyla gurur duyamadım. Kolumu ondan kurtarmaya çalıştığımda beni bırakmadı.

“Sevgilim.”

Tek bir sözü zaten paramparça olduğuna inandığım kalbimi kırmayı başardı. Bir gün onun kollarında iyileşebileceğime dair bir umudum vardı ama hepsi yerle bir oldu. Bana iyi geleceğini sandığım sözler beni daha çok yaraladı.

Bileğimi sertçe çekip ondan kurtulurken, “Benden ne istiyorsun?” dedim. Yataktan kalktığımda yukarıya sıyrılan geceliğin eteği ayaklarıma döküldü.

Karşısına geçip paramparça kalbimi avuçlarıma koyarak ona sunmayacaktım. Kırık parçaların her birini korumak için kalbimin etrafına öfkeden bir duvar örecek ve aşmasına asla izin vermeyecektim.

Yumruklarımı iki yanımda sıkıp, “Benden ne istiyorsun?” diye tekrarladım.

Ares yatakta dağınık saçlar ve yaralı bir yüzle beraber yarıçıplak uzanırken onunla tartışmak kolay değildi. Bu yüzden yatak odasından ayrılmaya karar verdim. Ares niyetimi anladığında yorganın içinden çıktı. Bir hışımla arkamı dönüp kapıya doğru ilerlediğimde dirseğimi yakaladı.

Beni kendine öyle hızlı çevirdi ki bedenim göğsüne çarptı. “Benim ne istediğim çok açık, Megan.” Çenemden tutup başımı yukarı kaldırdığında saçlarım sırtıma döküldü. “Sen ne istiyorsun?”

Sorusunu hiç düşünmeden yanıtladım. “Buradan çıkmak istiyorum!”

“Seni özgür bıraktığımda…” Çenemin altında duran eli boynumdan saçlarımın arasına daldı. “Buradan ayrıldıktan sonra nereye gideceksin?” Sertçe yutkundu. “Planın ne, Megan?”

“Sorun bu, değil mi?” Yaralı gözlerine meydan okuyarak baktım. “Bir planım olduğunu sanıyorsun.” Bir parmağımı göğsünün tam ortasına bastırırken, “Beni daima yanında tutmak, yaptığım her hareketten, hazırladığım her plandan haberdar olmak istiyorsun,” dedim.

Ares alnını alnıma yasladı. “Her zaman bir planın vardır.” Nefesi dudaklarımı okşadı.

“Neden buradayım, Ares?” Sesimdeki çaresizliği gizleyemedim. “Beni neden bu evde tutuyorsun ki?” Gözlerinin derinliklerinde kaybolurken, “Artık bana güvenmiyorsan ve beni istemiyorsan bırak, gideyim,” diye fısıldadım.

Ares acıyla, “Olmaz,” dediğinde ellerimi çıplak göğsüne yasladım. Onu geriye doğru ittirip kendimden uzaklaştırmaya çalıştım ama kımıldamadı. İri ellerini bileklerime dolayıp beni yerime sabitlediğinde sabrım kalmamıştı.

“Öldür beni!” Her bir heceyi bastırdım. “Sensiz yaşayacak olmama tahammül edemediğin hayatıma son ver!” Onun aksine ben korkmuyordum. Boynuma indireceği bir kılıç darbesi onun ihaneti kadar can yakmazdı.

“İnan bana!” Çenesi gerildi. “İnan bana, Megan!” Dudaklarını dudaklarıma sürttü. “Denedim.” Bir bileğimi bırakıp kolunu belime dolarken, “Seni ne öldürebiliyorum ne de tam anlamıyla yaşatabiliyorum,” diye fısıldadı.

“Eğer beni bu evden çıkarmazsan, Ares…” Parmaklarımın ucunda yükselip yanağımı yanağına yasladım. “Hayatını cehenneme çeviririm.” Verdiğim sözün imzası olarak tenine minik bir öpücük bıraktım.

Kolları arasından çıkmak için geri çekildiğimde pes etti. Ellerini benden uzaklaştırdığında yüzüne bakmadan ona arkamı döndüm. Kapıyı açıp koridora geçtim ve hızlı adımlarla merdivenden indim.

Salona ulaştığımda koltukta oturan Prens Darion’la karşılaştım. Dün gece şenlik ateşini söndürdüğümüzde saat geç olduğu için burada kalmasını teklif etmiştim. Üçüncü katta kendisine ait bir oda vardı ve orada uyumuştu.

Yüzümdeki ifade beni ele vermiş olacaktı ki Prens Darion sessiz kaldı. Yatak odasındaki konuşmaları duymamıştı ama sorunun kokusunu almıştı. Ares’in sıcaklığını hemen arkamda hissettiğimde yürümeye başladım. Mutfağa girdiğimde, “Megan,” diye seslendi.

Kendime bir bardak su doldururken sakin kalmaya çalıştım. Titreyen ellerimin izin verdiği ölçüde su içerken adanın ucundaki tabureye oturdum. Boş bardağı önüme bırakıp dirseklerimi tezgâha yasladım. Başımı ellerimin arasına alıp eğildiğimde saçlarım yüzümün etrafına dökülerek beni gizledi.

Ares’in mutfaktaki varlığı hem içimi rahatlatıyor hem de beni delirtiyordu. Ne ondan kopabiliyor ne de onun yanında yapabiliyordum. Öyle bir bataklığın içine düşmüştüm ki beni kimin nasıl çıkaracağını bilmiyordum.

Buz mavisi gözlerinin sonum olacağını bile bile o yolu koşmak istiyordum. Önce beni kollarının arasına almasını bekliyor sonra da o kolları kırdığımı hayal ediyordum. Kalbimi göğsümden söken kişi o olmasına rağmen o boşluğu yine onun doldurmasını diliyordum.

“Nereye kadar kaçacaksın?” Başımı ellerimin arasından çekip yüzümü sesin geldiği yöne çevirdim. “Yolun sonu nerede?” Sırtını karşımdaki duvara yaslayan Ares, “Ne zaman duracaksın, Megan?” diye sordu.

“Ben neden buradayım?” Tezgâhtan destek alarak doğruldum. “Beni neden sürgüne gönderdin?” Yüzüme düşen saçları kulaklarımın arkasına sıkıştırırken sesimin umursamaz bir tonda çıkmasına özen gösterdim. “Ne zaman özgür kalacağım?”

Ares sessiz kaldığında ukala bir tavırla gülümsedim. Bacak bacak üstüne atarken, “Hiçbir soruya yanıt vermeyen bir adama göre çok fazla soru soruyorsun,” dedim. “Eğer bir cevap almak istiyorsan ilk önce sen konuşmalısın.”

Bardakta kalan suyu içerken Ares sırtını duvardan ayırdı. “Bir örgüte üye olduğun, krallığımıza sadık kalmadığın ve bana yalan söylediğin için buradasın.” Ellerini pantolonun ceplerine sokarken, “Seni sürgüne gönderdim çünkü ölmeni istemedim,” diye ekledi.

İçtiğim suyu zorlukla yuttuğumda bana yaklaştı. Bardağı tezgâhın üstüne koymama rağmen sıkıca tutmaya devam ettim. Ares, aramızda üç adımlık bir mesafe bırakırken, “Ben ne zaman istersem o zaman özgür kalacaksın,” dedi. “Ben izin verdiğim zaman bu evden çıkacaksın.”

“Yanılıyorsun.” Başımı sağa sola salladım. “Beni kontrol altına almak…” derken tabureden kalktım. “Yönetmek ve her daim nerede olduğumu bilmek için bir eve hapsettin.” İki büyük adımda karşısına dikildim. “Planlarımı ve hareketlerimi kısıtlamak için sürgüne gönderdin.”

Ellerimi belimde birleştirirken, “Ölmemi istemedin değil sen beni öldürmeye cesaret edemedin, Ares!” dedim. Onunla tanıştığım ilk zamanlar bana karşı olduğu kadar sert davrandım. “Cesaret edemedin çünkü dışarıdan acımasız gözükmeye çalışan korkak bir adamsın.”

Ares’in bakışları kararırken çenesi gerildi. “Yanılıyorsun,” derken kuruyan dudaklarımı dilimle ıslattıktan sonra bir adım daha attım ve onunla burun buruna geldim. “Eğer sen beni bu evden çıkarmazsan ben bir yolunu bulacağım.” Kararlıydım. “Senden hiçbir zaman izin almadım. Yine almayacağım!”

Birbirimizi bakışlarımızla mahvetmeye çalışırken Ares parmaklarını boynuma doladı. Elini boynumdan enseme doğru götürdüğünde onun dibine kadar girdiğim için pişman oldum. Parmaklarını saçlarımın arasından geçirip başımı geriye doğru çekti.

“Kendinden emin olmana bayılıyorum.” Ares altdudağını dişlerinin arasına alıp gülümsediğinde gamzesi ortaya çıktı. Yüzümün her bir köşesini ezberlercesine dikkatle incelediği sırada gözlerinin derinliklerindeki şehvet tenimi tutuşturdu.

“Öyle cesur ve başına buyruksun ki beni çıldırtıyorsun, Megan.” Başını sağa yatırdığında beni öpeceğini sandım ama dudaklarını dudaklarıma sürtmekle yetindi. “Zekânı seviyorum.” Verdiğim nefesi kendi içine çektiğinde aklım durdu. “Bu kadar azimli oluşuna âşığım.”

Onun sözlerine kolayca kanan bedenim Ares’e yaklaşmak istediğinde hareket etmemek için büyük bir çaba harcadım. Ares çenemin ucuna minik bir öpücük kondurduğunda sırtımdan aşağıya bir damla ter indi.

“O kadar güzelsin ki…” Ares saçlarımın diplerini okşarken burnunu burnuma sürttü. “O kadar güzelsin ki sana karşı kazanmak istemiyorum, Megan.” Gözlerimiz buluştuğunda tüylerim ürperdi. “Senin aksine ben, seni karşıma almak istemiyorum.”

“Beni…” derken dilim damağım kurumuştu. “Beni bırak, Ares.” Onun dokunuşundan kurtulmak istiyor ama hiçbir şey yapamıyordum. Beni tutmaya devam ettiğinde, “Seni mahvederim,” diye fısıldadım.

Ares’in boştaki kolu belime dolandığı an ayağım yerden kesildi. Bedenlerimiz birbirine çarparken beni çevirdi ve tek bir adımda kalçamı sağımda kalan tezgâha yasladı. Onun vücuduyla mutfak tezgâhı arasında sıkıştığımda ellerimi çaresizce göğsüne koydum.

Ares yanağını yanağıma yaslarken, “Tehditlerinin beni korkuttuğunu mu sanıyorsun?” diye fısıldadı. Dudakları kulağımın altını okşarken yeni çıkan sakalları tenime battı. “Aksine tahrik ediyor.” Karnımda hissettiğim sertlik beni dumura uğrattı.

“Ne kadar ileri gidebileceğini görmek için can atıyorum.” Belimi öyle kavramıştı ki beni kendinden biraz bile ayırmadan başını geriye çekti. “Senin bu evden çıkacağını ikimiz de biliyoruz, güzelim.” Bu durum hoşuna gidiyormuş gibi gülümsedi. “Kaçmanın bir yolunu bulacaksın.”

“Ares…” Zar zor nefes alıyordum.

“Ama merak ediyorum.” Eli saçlarımın arasından boynuma doğru inerken, “Gerçekten gitmek isteyecek misin?” diye sordu. Bir eliyle boynumu diğer eliyle sırtımı okşadı. “Birilerine zarar verebilecek misin?” Alnını alnıma yaslarken bir an bile bakışlarını gözlerimden ayırmadı. “Sınırlarını merak ediyorum, Reen.”

Dokunuşları ve bakışları sayesinde beni etkisi altına almış ve bizi öyle bir duruma sürüklemişti ki geldiğimiz noktaya inanamadım. Onun karşısında dönüştüğüm çaresiz kadına şaşırdım. Küçük bir dokunuşun, içimi yakan bir bakışın beni çılgına çevirmesi sinirlerimi alt üst etti.

Elim alışkanlıkla belime gitti ve her zaman orada duran hançerleri aradı. Parmaklarım Ares’in belimi saran koluna değdiğinde öfke kanımda kaynadı. Dişlerimin arasından, “Temas bağımlılığını bir kenara bırakacaksın,” dediğim an Ares biraz geri çekildi ve beni yere bıraktı. O âna kadar ayaklarımı yerden kestiğini unutmuştum.

Çıplak göğsüne bakmamaya çalışırken, “Benimle konuşurken karşımda oturmayı öğreneceksin,” dedim. Ares sözümü ikiletmeden geriye doğru bir adım attı. Aramıza mesafe girdiği için rahatlıkla nefes aldım. “Ve bir daha bana bu kadar yaklaşmayacaksın.”

Duygularımı gizlemeye çalışsam da Ares her şeyi benim kadar iyi biliyordu. Gözlerimin derinliklerine baktığında ruhumu görmüştü. Beni içine çekmek ister gibi kollarının arasına aldığında nasıl eridiğime şahit olmuştu. Bu yüzden mutfaktaki adanın etrafında dolanıp karşıma otururken yüzünde kendine güvenen çapkın bir adamın gülümsemesi vardı.

Birkaç dakika süren sessizliğin sonrasında, “Sen…” diyebildim. O an yaşadığım farkındalıkla dilim tutuldu. Uzaklara dalan bakışlarımı Ares’e çevirirken içimden bir küfür savurdum. “Benimle oynuyorsun.” Kollarımı göğsümün altında birleştirirken şaşkınlığımı ondan gizleyemedim. “Benimle kedinin fareyle oynadığı gibi oynuyorsun.”

“Megan…” İtiraz etmek için dudaklarını araladı ama konuşmaya devam ettim. “Sen…” Dudaklarımın arasından sadece benim duyabileceğim acı dolu bir inleme döküldü. “Sen her şeyi biliyorsun.”

Yaptığım planların ne kadarından haberdar olduğuna emin değildim ama Ares çok şey biliyordu. Ondan sakladığım sırların kaçını öğrenmiş ve sessiz kalmıştı? Beni idam sehpasına taşırken ve sürgüne gönderirken asıl amacı neydi? Planlarımın kaçı başarısız olmuştu? Aklımdan yüzlerce soru geçerken Ares’in sesi beni kendime getirdi.

“Her şeyi bilmiyorum.” Cebinden bir kâğıt çıkarıp adanın ortasına bıraktı. Hiç düşünmeden adaya doğru ilerledim ve kâğıda uzandım. Ben Roberto’nun yazdığı notu okurken o, “Kardeşim hangi sırdan bahsediyor?” diye sordu.

Göğsümdeki endişe rüzgârlarının hızı yavaşladığında rahat bir nefes alabildim. Çünkü Roberto’nun neyden bahsettiğini ben de bilmiyordum. Bebeği öğrendiğini tahmin ediyordum ama eğer Roberto biliyorsa…

Başımı nottan kaldırıp Ares’e baktım. Gözlerinde merakla beni izliyor, verdiğim hiçbir tepkiyi kaçırmamaya çalışıyordu. En samimi tavrımla, “Bilmiyorum,” diye fısıldadığımda Ares’in de bebeği öğrenmediğini anladım. Karnımda onun çocuğunu taşıdığımı bilirken bu kadar rahat davranmazdı.

“Sarayı terk etmeden önce sana neden böyle bir not bıraktı?”

Kendi düşüncelerimin arasında kaybolmuşken, “Bilmiyorum,” dedim.

“Nereye gitti?” Ares’in sesi sabırsız bir tonda çıktı.

“Bilmiyorum,” dediğim an, “Neden gitti?” diye sordu.

Parmaklarımın arasındaki kâğıdı katladım. “Bilmiyorum.” Aklımdan geçen tüm soruların cevabını alacağıma inanarak onu izledim ama yüzünde yalnızca bir ifade vardı. Roberto konusunda yalan söylediğimi ve ondan bir şeyler sakladığımı sanıyordu.

Her zaman kendi planıma odaklanmıştım. Ares’in planı üzerine düşünmemiş ve sırlarımı öğreneceğini tahmin etmemiştim. Büyük bir ülkenin kralını küçümsemiştim ve birini küçümsediğinizde ne olacağını en iyi ben bilirdim.

Kaybederdiniz.

Bir anda koşmaya başladığımda Ares’in arkamdan adımı seslendiğini duydum. Onu umursamadan mutfaktan çıkarken uzun geceliğin eteği ayaklarıma takıldı. Eteği yukarı kadar çekerken merdivenin yanından geçtim. Salona ulaştığımda adımlarımı yavaşlattım ve buruşan eteği serbest bıraktım.

Koltukta oturan Prens Darion şaşkınlıkla beni izlerken, “Bana yalan söyledin,” diye fısıldadım. Ona doğru yavaş adımlarla ilerlediğimde gözleri korkuyla açıldı. “Sen…” Parmağımı prense doğrulttum. “Roberto…” Sehpanın etrafında dolandım. “Hepiniz bana yalan söylediniz.”

Ares salona geldiğinde, “O hiçbir şey bilmiyor, Megan,” dedi.

“Öyle mi?” Prens Darion korku dolu bakışlarını benden kaçırdığında, “O zaman ne bilmediğini prens kendisi açıklasın!” Darion sessiz kaldığında onları yakaladım. Beni oyuna getirmişlerdi.

“Onun bana yalan söylemek için çok sebebi vardı.” Ares’i işaret ettim. “Ama sizin beni kandırmanız için hiçbir sebep yoktu.” Öfkeden titreyen elimi yumruk yaptığım sırada, “Beni oyuna getirdiğinize inanamıyorum!” diye bağırdım.

Prens Darion ayağa kalkarken yumuşak bir sesle, “Megan,” dedi. Bakışları, arkamda duran Ares ve benim aramda gidip geldi. “Benim hiçbir şeyden haberim yok.”

“Emin misin?” Titreyen kollarımı göğsümün altında birleştirdim. Sabrım taşmak üzereyken, “Ares beni neden idam sehpasına çıkardı?” diye sordum.

Prens Darion, “Bilmiyorum,” derken Ares arkamdan, “Bana ihanet ettiğin için,” dediğinde gülümsedim. Bir sinir krizinin kıyısında dururken kahkaha atmamak için dudaklarımı ısırdım.

“Beni neden sürgüne gönderdi?”

Öyle yavaş konuştum ki prens bu soruyu ona sadece bir kez soracağımı anladı ama yine de başını öne eğip gözlerini kaçırırken yanlış cevabı verdi. “Bilmiyorum.”

Ares, “Belki de insanları sıkıştırmak yerine bir hata yaptığını ve bu hatanın bedelini ödediğini kabul etmenin zamanı gelmiştir, Megan,” dediğinde yüreğimde bir fırtına koptu. İdam sehpasına çıkabileceğimi söylediğinde bile ondan şu anki kadar nefret etmemiştim.

“Haklısın.” Prense sırtımı dönüp tekli koltuğun yanından geçtim. Salonun girişindeki pervaza kolunu yaslayan Ares’e doğru yürürken, “Sana güvenerek hata yaptım,” dedim. “Ve hatamın bedelini de ihanetinle ödedim.”

Sarayın bahçesinde Roberto’yla konuşmamızı duyduktan sonra Ares’in ihanet hakkında söyledikleri aklıma geldi. “Beni bir idam sehpasına çıkarmanı ve beni sürgüne göndermeni…” Aramızda biraz mesafe bırakarak karşısında durdum. “Bana yaptığın her şeyi belki bir gün affedebilirim.”

Aklımdan geçen yüzlerce fikir arasından en önemli olana tutundum. “Eğer oynadığın oyun…” İhtimali bile canımı yakarken zar zor konuştum. “Aileme zarar verirse seni asla affetmem!”

Ares endişemi anladığında yüzündeki ukala tavır silindi. “Megan…” diye fısıldadığında ona daha fazla tahammül edemediğim için yatak odasına çıkmaya karar verdim. Merdivene doğru iki adım atmıştım ki Ares önümü kesti.

“Asla.” Otoriter bir ses tonuyla, “Asla ailene zarar gelecek bir şey yapmam,” dedi.

Başımı yukarı kaldırıp yaralı yüzünü inceledim. “O zaman neden saraydan ayrıldılar?” Ares kaşlarını çattığında bu bilgiyi öğrenmiş olmamdan rahatsızlık duyduğunu anladım. “Neden eve döndüler?”

Ares bir süre sessiz kaldıktan sonra sola doğru bir adım atıp yolu açtı. Ailemin sarayı terk etme sebebine verebileceği yüzlerce farklı cevap varken susması şüphemi doğruluyordu. Henderson ailesinin oynadığı bir oyunun içine düşmüştüm.

“Belki…” Omuz silktim. “Belki yanılıyorumdur, Ares.” Bugüne kadar hislerim beni hiçbir zaman hatalı çıkarmamıştı ama bunu bilmesine gerek yoktu. Onun yanından geçip merdivene doğru ilerledim ve ilk basamağa çıktım. “Umarım…” Son bir kez arkama baktım. “Umarım kurduğunuz oyun, beni burada tutmanıza değiyordur.”

&

Kendimi yatak odasına kilitleyip akşama kadar çıkmadım. Prens Darion birkaç kez kapıya gelip kibarca vururken Ares, kapının kulpunu zorlayıp içeri girmeye çalışmıştı. İsmimi defalarca kez kapının ardından seslenip yemek yemem gerektiğini söylemişti.

Umrumda değildi.

Yalnız kalmaya ve yaşadığımız her şeyi en başından tekrar ve tekrar düşünmeye ihtiyacım vardı. Bütün ihtimalleri masaya yatırırken tüm senaryoyu Ares’in planını buluncaya kadar aklımda canlandırdım.

Kraliyet düğününden idam sehpasına çıktığım âna kadar Ares’le aramızda gerçekleşen her bir konuşmayı gözden geçirdim. Saraydaki zamanı, planlarımı anlattığım insanları ve kaçırabileceğim tüm detayları tek tek listeledim.

Bir sonuca vardığımda yataktan kalkıp odadan çıktım. Sessizce giyinme odasına geçtim ve üzerimdeki gecelikten kurtuldum. Evin içinde giyebileceğim rahat bir elbiseyle üzerimi değiştirdim. Saçlarımı iki yana ayırıp ördükten sonra kendime çeki düzen verip aşağıya indim.

Sesleri takip ettiğimde adımlarım beni mutfağa götürdü. Adada oturan Prens Darion ve akşam yemeğini tabaklara koyan Ares’i izlerken iç çektim. Başka bir zaman olsa onların bu hali göğsümü huzurla doldururdu ama şimdi ne yaptıklarını biliyorken onlara bakmak bile zor geliyordu.

Prens Darion’ın dikkatini çektiğimde yavaş adımlarla içeri girdim. Ares tam karşımda, genç prens sağ tarafımda kalacak şekilde uzun adanın kenarındaki bir tabureye oturdum. Ben önümde duran yemeği incelerken Ares kendi tabağına yemek doldurdu. Tavayı bir kenara bırakıp yerine oturduğunda ikisi de yemeklerini yemeye başladılar.

Bacak bacak üstüne atıp ellerimi bacağıma yerleştirdim. Bakışlarım iki adam arasında dolaşırken onların iştahı karnımın guruldamasına sebep oldu ama yemeğime dokunmadım. En son genç prensle beraber dün gece yaktığımız şenlik ateşinin yanında bir şeyler yemiştim ve çok acıkmıştım.

Ares tabağının yarısına geldiğinde elindeki çatalı bir kenara bıraktı. Başını kaldırıp gözlerimin içine baktığında, “Ye,” dedi. Yemek çok güzel gözüküyor, kokusu başımı döndürüyordu ama hareket etmedim.

“Megan…” Ares’in bana kızmamak için harcadığı çaba hoşuma gitti. Çünkü sinirlenmesini istiyordum. “Beni zorlama.” Onu zorlarsam ne olacağını sormak istedim. Yemeği ağzıma zorla mı sokacağını, yoksa… Aklıma gelen anılar yüzünden tenim ürperdi.

Ares tedirgin olduğumu fark ettiğinde yorgun bir sesle, “Sorun ne?” dedi. Bir süre sessiz kaldıktan sonra aklımdan geçenleri tüm dürüstlükle ona aktardım.

“Erote Örgütü’nde tutsak olan kadınlar, içerisinde yemek artıklarının olduğu pis kokulu bir lapa yerlerdi. Tabaklara bir çocuğa bile yetmeyecek kadar az yemek koyarlardı. Kadınları pis bir yemeğe mecbur bırakmaları yetmiyormuş gibi az yemek vererek onları zayıflatırlardı.”

Prens Darion yemek yemeyi bırakıp elindeki çatalı tabağın yanına koyduğunda, “Zayıflatırlardı çünkü kadınlar güçsüz kalırlarsa adamların tecavüz etmeleri daha kolay olurdu,” dedim. “Kadınlar onlara karşı geldiklerinde kollarını ve bacaklarını kırmak kolay olurdu.”

Genç prens önündeki yemeğe midesi bulanarak baktı ve bir eliyle tabağı ileriye itip kendinden uzaklaştırdı. Ares ağzındaki lokmayı çiğnemeye devam ederken yutmakta zorlandı.

“O pis lapayı yemeyi reddettiğim ilk akşam kapımın önünde bekleyen nöbetçiler bana zorla yedirmeye çalıştı.” Ares tabağın yanında duran elini yumruk yaptı. “Önce burnuma soktuğu tabağa, sonra adamın suratına yumruğu geçirdim. Oradan çıkamayacağımı bilmeme rağmen sabrım taşmıştı.”

Ares’in rahat bir nefes verdiğini fark ettiğimde gülümsedim. Hikâyenin devamını dinlediğinde bu kadar sakin kalacağını sanmıyordum. Prens Darion aç olmasına rağmen duydukları yüzünden yemeği bırakmış, tabağına bakmıyordu bile.

“Adamlar beni yakaladıklarında sayıları fazla olduğu için karşı koyamadım. Beni çamurların içinde yatan kadınların yanından geçirip Himeros’un yanına götürdüler.” Ares, onun adını duyduğunda burnundan soludu.

“Bana zorla yemek yedirmeye çalıştıklarını söylediğimde Himeros’un beni rahat bırakacağını sandım ama onun yerine mükemmel ötesi bir masa hazırlattı. Her şey vardı. Daha önce hiç görmediğim meyveler ve sebzeler…” Omuz silktim. “Hiçbir şey yemedim.”

Hikâye Ares’in canını sıkmaya başladığında sert bir ses tonuyla, “Megan…” diye fısıldadı. Onun kendini kötü hissetmesi umrumda değildi. Ülkesindeki kadınların neler yaşadığını bilmiyorsa dinleyip öğrenmeye tahammül edecekti.

“Birkaç defa yememi emretti. Yemedim. Sabrını zorladığımı söyledi. Yemedim.” Ares anında az önceki tavrından pişman oldu. “Beni tehdit etti. Yemedim.” Yüzümdeki gülümseme silindi. “Sonra odaya Helen girdi.”

Beni dinleyen iki adam da Helen’i yakından tanıyor, sarayda yanımda çalıştığı için onun kim olduğunu biliyorlardı. Helen’in ruhundaki yaraları herkes kadar görebilmişlerdi. Çünkü ona neler yaşadığını sormanıza gerek yoktu, gözlerine bakmanız yeterliydi.

“Himeros, ona yemesini emrettiğinde Helen aç olmamasına rağmen sözünü ikiletmeden yemeye başladı.” İç çektim. “Sonra bana yememi söyledi ama ben onu tekrar reddettim. O an belindeki hançeri çıkardı ve Helen’in boğazına dayadı.”

Prens Darion önündeki tabağı duvara fırlatmak istercesine öfkeyle beni izlerken kızgınlığının Himeros’a karşı olduğunu biliyordum. Ares yumruklarını sıkmıştı ve sözlerimin bitmesini sabırsızlıkla bekliyordu.

“Onun bakışları altında yemek yemeye başladım. Helen’in boğazına dayalı bir bıçak varken bana sunulan her yemeğin tadına tek tek baktım.” Gözlerimi, karşımda oturan adamın gözlerinden ayırmadan, “O gün pis bir lapayı yemeyecek bencilliği gösterdiğim için Helen ölebilirdi,” diye fısıldadım.

Ares bana zorla yemek yedirmeye çalıştığında aklıma Himeros’un gelmesi ve onu kadın ticareti yapan kötü bir adama benzetmiş olmam canını sıkmıştı. Kendini onunla istemeden karşılaştırdığını yüzündeki ifadeden anlayabiliyordum.

Bir süre onun hakkında ne düşündüğümü ve onu nasıl gördüğümü tahmin etmeye çalışarak beni izledi. Kalbinde kopan fırtınanın gölgesi gözlerine yansıdı. Ares acımasız bir ses tonuyla, “O zaman Anteros’un hayatına son verirken boğazını kesmem yerinde bir hareket olmuş,” dedi.

O gün tüm prensler, örgüte beni kurtarmaya geldiklerinde Anteros’un oğlu Himeros ölmüştü. Anteros oğlunun intikamı için ülkeyi bir iç savaşa sürüklemeye çalışıyorken Ares her yerde onu arıyordu ve sonunda bulmuştu. Anteros’u öldürdüğüne göre örgütü de yok etmişti.

Ares yerinden kalkıp önce kendi sonra kardeşinin tabağındaki yemeği çöpe döktüğünde anlattıklarımdan pişman olmadım. Onlar güzel evlerinde lezzetli yemekler yedikleri sırada ülkenin bir başka ucunda kadınların neler yaşadığını ve nasıl öldüğünü birinin hatırlatması gerekiyordu.

Çok merak etmeme rağmen Anteros hayatını kaybederken Baron’a ne olduğunu soramadım. Hector’un, diğer ülkelerle kadın ticareti yaparken örgütler arasında Baron ismiyle anıldığını söyleyemedim. Nereye gittiğini, neden kaçtığını ve onu bulup bulamadığını öğrenmek istesem de konuyu kendime çevirdim.

“Beni neden cezalandırıyorsun?”

Ares bir bardak suyla karşıma otururken bıkmış bir ses tonuyla, “Ülkene ihanet ettin,” dedi. Asıl ülkesine sırtını dönen kişinin o olduğunu ve benim bu ülke için neler yaptığımı uzun uzun anlatabilirdim ama bu konuda çenemi şimdilik kapalı tuttum.

“Sürgüne gelmem için suçum neydi?”

Ares, “Suçunun ne olduğunu biliyorsun…” dediğinde sözünü kestim. “Hayır! Hayır! Prens Darion yerinde huzursuzca kıpırdandı. “Senden duymak istiyorum,” diye fısıldarken öne doğru eğilip gülümsedim.

“Ben neden buradayım, majesteleri?” Son kelimeyi aşağılayarak söylediğimde Ares gerildi ve herkesi inandırmaya çalıştığı yalanı dile getirdi.

“Kitap Kulübü adında bir örgüte çalıştığın için.”

“Bu örgütle bağlantımı ispatlayan tek bir belgen var mı?” Göz kırptım. “Bir örgüte hizmet ettiğime dair herhangi bir kanıtın?” Ares bakışlarını bir saniyeliğine kardeşine çevirdiğinde onu yakalamıştım. “Kitap Kulübü’ne çalıştığımı söyleyebilecek tek bir şahidin var mı?”

“En yakın arkadaşın Damon…” derken ondan tiksiniyormuş gibi yüzünü buruşturdu. “Tam olarak şöyle demişti: Örgütün sana verdiği görev uğruna evlenmedin mi?”

“Bu cümle dışında elinde hiçbir kanıt yok.” Acı acı gülümsedim. “Beni sürgüne göndermeye yeterli olacak bilgiye sahip değilsin.” Ares sessiz kaldığında, “Örgüt beni burada tutmak için kullandığın bir bahane,” dedim.

Ailem beni asla terk etmezdi. Annem sırtını dönse bile babam beni tek başıma bırakmazdı. Ares onların karşısına geçip bir örgüte katıldığımı ve ülkeye ihanet ettiğimi söylediğinde ailemin gitmek dışında başka çaresi kalmamıştı. Çünkü bir yanda geleneklerine bağlı yaşamayan, toplumun kurallarına göre hareket etmeyen bir kadın, diğer yanda ise o kadını ihanetle suçlayan bir kral vardı.

Kendi çocuğunuz bile olsa o kadına inanmazdınız.

Ares, “Seni bu evde tutmak için bir bahaneye ihtiyacım yok, Megan,” derken onun yaralı yüzüne yumruk geçirmek istedim. Bir kral olduğunu hatırlatmaktan keyif alarak, “Sadece benim istiyor olmam yeterli,” diye ekledi.

“O notu sen yazdın.”

Ares’in su içmek için dudaklarına doğru götürdüğü bardak havada asılı kaldı. Bir anlığına dondu ama kendini hızlıca toparladı. Bardağı kalın dudaklarına yaslayıp bir yudum suyu zar zor içtiğinde gözlerimin içi parladı.

“Damon’la beni sarayın bahçesinde buluşturan kişi sendin.”

Ares umursamaz ve küçümseyici bir tavırla, “Yatak odasında geçirdiğin saatler boyunca bu fikri mi buldun?” diye sordu. Kurduğu oyunun bir kısmını çözdüğüm için canının sıkıldığını bana belli etmemeye çalıştı. O notu yazdığını asla kabul etmeyecekti.

“Sen…” Başımı sağa sola sallarken yüzümde kocaman bir gülümseme vardı. “Sen beni sürgüne göndermedin.” Bakışlarım Ares ve Darion arasında gidip geldi ama en sonunda buz mavisi gözlerde takılı kaldı.

“Sen beni kaçırdın.”