16. bölüm · 18dakika
BEYAZ ATLI PRENS
Buz Krallığı 2 — Sena Nur Işık
BÖLÜM 15: BEYAZ ATLI PRENS
Günümüz…
ROBERTO
Ülkenin güneyine indikçe kar yağışı azalmış, hava ısınmıştı. Beni sıcak tutmasını beklediğim pelerin hiçbir işe yaramamıştı. Üç gün boyunca aralıksız yaptığım yolculuğun sonunda güneyde karşılaştığım güneş kemiklerimi ısıtmayı başarmıştı.
Sheran ailesinin yaşadığı yere ulaştığımda kalenin etrafını saran paralı askerleri görmek beni şaşırtmıştı. George Sheran krallığın ona sunduğu askeri hizmeti hiçbir zaman kullanmamıştı. Halk tarafından çok sevilen bir adamdı ve bugüne kadar başına kötü hiçbir şey gelmemişti.
Ailesini korumaya çalışması çok mantıklıydı ama sarayın askerlerini reddedip paralı askerleri seçmesi sorunun büyüklüğünü gösteriyordu. Özel okullarda yetişen bu askerler ülkeye hizmet için bekleseler de parası olan herhangi üst rütbeden biri de onları kiralayabilirdi. Sadece parasını ödeyenlere sadık kalırlardı.
George Sheran da kızını öldüren krallığa güvenmediği için sarayın askerleri yerine paralı askerleri seçmişti.
Megan, herkesin sarayı terk etmesinin altında yatan sebebin bir savaşın habercisi olduğunu söyledikten sonra bir gece bile huzurlu uyku çekmemiştim. Saraydaki işlerimin hepsini yoluna koyduktan sonra yolculuğa çıkmıştım. Hector’un peşinden gitmek istemiyordum. O konuyla Ares ilgileniyordu. Damon’ın nerede olduğunu bulmadan önce Sheran ailesini kontrol etmem gerekiyordu.
Yolculuk sırasında limanlar hakkında duyduklarım beni şaşırtsa da yoluma devam etmiştim. Kundaklamalar, Ares’in dikkatini bir noktaya çekip başka bir yerden uzaklaştırmak için bir oyun olabilirdi. O, yangınları gözetlerken ben arka planda dönen oyunları çözmeliydim.
Güneye geldiğim akşam Sheran ailesinin yaşadığı kalenin arkasındaki ormana bir kamp alanı kurmuştum. Ormanın içinde gizlenerek kaleyi uzaktan izliyordum çünkü bizden nefret ediyorlardı ve karşılarına çıkmam güvenli olmazdı.
Ormanda geçirdiğim üçüncü günün sonunda ise pes etmiştim. Sheran Kalesi’nde bir hareketlilik yoktu. Yarın sabah güneyin merkezine inecek, oradaki halktan bilgi toplamaya çalışacaktım.
Ağrıyan boynumu sağa sola esnetirken nefret ettiğim yatağı kurdum. Pelerinimi bir ağacın yanında yere serdim ve başımı yaslamak için pelerinin ucuna bir çanta yerleştirdim. Yere uzandığımda sırtıma batan kuru dallar keyfimi kaçırdı. Saraydaki odamı ve yatağımı çok özlemiştim.
Ağaçların dalları ve yaprakları arasından parlayan ay ışığını izlerken yaktığım ateş yavaş yavaş söndü. Karanlıkla baş başa kaldığımda etrafı son bir kez kolaçan edip gözlerimi kapattım. Rahat bir pozisyon arayarak yerimde kımıldanırken bir ses dikkatimi çekti.
Bakışlarım önce atımı buldu ama onun dinlendiğini gördüğümde yavaşça yerimde doğruldum. Gözlerimi kısarak karanlığa baktım. Bana doğru ilerleyen şeyi merakla beklerken bir insan mı yoksa hayvan mı olduğuna karar veremiyordum.
Ağacın yanında ayaklanıp pelerinimi omzuma geçirdim. Belimdeki kından bir hançer çıkarıp sıkıca tuttum. Ağacın arkasına saklanmadan önce bir çalılığın altına çantamı attım. Ses gittikçe yaklaşırken bir askerin yaktığım ateşi fark ettiğini düşündüm.
Kamp alanına ulaşan kişi yürümeyi bıraktı. Bir süre sonra atımı bağladığım yerden sesler geldiğinde arkasına saklandığım ağacın etrafında döndüm. Başımı hafifçe dışarı çıkarıp atı bıraktığım yeri izledim.
Siyah pelerin giyen kısa boylu bir adam bana sırtını dönmüştü. Ne yaptığını göremiyordum ama atımın hemen önünde duruyordu. Etrafta bir başkasının olup olmadığını kontrol ettikten sonra saklandığım yerden çıktım.
Yalnızdı.
İki büyük adımda adamın arkasındaydım. Hızlı bir hareketle kolumu boynuna dolayıp bedenini kendime yasladım. Sağ elimdeki hançeri çenesinin altına yerleştirdiğim sırada bir kadının çığlığı ormanın içinde yankılandı.
Boynundaki kolumu yukarı kaldırıp telaşla kadının ağzını kapattım. Parmaklarımı dudaklarına bastırdığımda kadın çırpınmaya başladı. Elime rağmen bağırmaya devam ettiğinde nefesi avucumu yaktı.
Hançeri belimdeki kına yerleştirirken kulağına, “Sakin ol,” diye fısıldadım.
Kadın ellerini yüzüne götürüp elimi çekmeye çalıştı. Tırnaklarını tenime geçirip çizdiğinde dudaklarımdan acı dolu bir inilti döküldü. “Böylesini hiç denememiştim.” Kadınların sevişirken sırtımı çizmesine alışmıştım. “Bu ilk oldu.”
Boşta kalan kolumu kadının bedenine dolayıp onu havaya kaldırdım. Ayakları yerden kesildiğinde bacaklarını etrafa savurmaya başladı. Tüm bedeniyle savaşan kadını, huysuzlanmasını istemediğim atın yanından uzaklaştırdım.
“Seni bırakacağım.” Kadının telaşını hissedebiliyordum. “Sana zarar vermeyeceğim.” Savurduğu tekmelerden bazıları bacaklarıma çarptığında, “Söz veriyorum,” dedim. “Bağırmayı kesersen seni bırakacağım.”
Kadın aniden durduğunda şaşırdım. Doğruyu söylesem de bir adama bu kadar çabuk güvenmesi canımı sıktı. Yerimde bir başkası olsaydı sözünü tutmayabilirdi. Ormanda yalnız dolaşan bir kadını diğer adamlar asla bırakmazdı.
“Hançerim var.” Kendimden emin konuşurken onu korkutmamaya özen gösterdim ama çok da başarılı olamadım. “Seni bırakacağım ama tek yanlış hareketinde boğazını keserim.”
Bedeni kollarımın altında tir tir titreyen kadını, arkasına saklandığım ağaca doğru götürdüm. Ayaklarının yere değdiğinden emin olduğumda, “İkimiz de askerlerin bizi yakalamasını istemeyiz,” diye fısıldadım. Bunun onu ikna edeceğini düşünüyordum.
Kadının ağzını yavaşça bırakırken ilk önce birkaç parmağımı açtım. Bir tepki vermediğinde elimi yüzünden tamamen çektim. Kadın boğulmaktan kurtulmuşçasına hırıltılı nefesler alırken çığlık atmadı. Sessiz kaldığı için tanrıya şükrettim. Kadının bedenini tek bir hamlede kendime doğru çevirdim ve onu geriye itip sırtını ağacın gövdesine yasladım.
Kim olduğunu görebilmek için kadının başındaki şapkayı açtım. Sarı saçları bana tanıdığım birini hatırlattığında çenesinden tutup başını yukarı kaldırdım. Saçları geriye doğru döküldüğünde karşılaştığım yüz beni dumura uğrattı.
“Nancy.”
Megan’ın kardeşi beni tanıdığında mavi gözlerinden bir rahatlama ifadesi geçti. Korkusu azaldığı için mutlu olduğum sırada hıçkırarak ağlamaya başladı. Gözyaşları yanaklarından o kadar hızlı akıyordu ki dudaklarım şaşkınlıkla aralandı.
“Hey!” Nancy ellerini göğsüme koyup beni geriye doğru ittiğinde, “Sorun yok,” diye fısıldadım ve geri çekildim. “Benim.” Biraz uzaklaşmanın ona iyi geleceğini düşünerek çok yanılmıştım.
Nancy kollarını kendine dolayıp yere çöktüğünde o kadar çok ağlıyordu ki korktum. İlk defa birinin böyle ağladığını görüyordum ve ne yapacağım hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Dizlerimin üzerine çökerken bakışlarım hızlıca etrafı taradı. Ağlarken fazla ses çıkarıyordu. Biri her an bizi fark edebilirdi.
Onu baştan aşağıya incelerken, “Nancy,” dedim. Kıyafetleri çok tanıdıktı. “Kaleden gizlice çıktığını düşünüyorum.” Bol gelen pantolonu Megan’a ait olmalıydı. “Askerlerin bizi bulmasını istemiyorsan sessiz kalmalısın.”
Nancy dudaklarını birbirine bastırıp ses çıkarmamaya özen gösterirken yanaklarından akan yaşları parmaklarıyla sildi. Saçlarını kulaklarının arkasına sıkıştırdığı sırada hıçkırdı. Çalının altına sakladığım çantayı çıkardım ve temiz bir mendili ona uzattım. Nancy ikiletmeden mendili aldı ve burnunu temizledi. Tüm bunları yaparken yüzüme bir kez bile bakmadı.
“İyi misin?” Çantadan bir matara bulup ona su verdim. Mataraya nefretle baktığında, “Özür dilerim,” diye fısıldadım. Bana güvenmiyordu. Sheran ailesinden hiç kimsenin artık bir Henderson’a güveneceğini sanmıyordum.
Matarayı çantaya geri koyarken, “Bu saatte nereye gidiyorsun?” diye sordum.
Nancy kucağına yerleştirdiği ellerini izlerken sessiz kaldı. Bana bakmaktan çekindiğini hissettiğim için onu zorlamak istemiyordum ama neden dışarıda olduğunu merak ediyordum. Ortalık savaş alanına dönmek üzereyken kalesinde saklanmalıydı.
Gözyaşları tekrar akmaya başladı ama bu sefer ses çıkarmadı. Yanağından akan yaşları yavaşça silerken bacaklarını kendine doğru çekip kollarını bacaklarına doladı. Daha önce karşılaşmadığım bu tepki aklımı kurcaladı. Ona saldırmamış ya da bir zarar vermemiştim. Sadece onu yakalamıştım. Kendini bu denli korumaya çalışması beni geriyordu.
Nancy ormandaki sessizliği arada sırada çektiği burnuyla bozduğu sırada pes ettim. Uzun bir gece olacağını hissediyordum. Bu yüzden kollarımı dizlerime yaslayarak oturdum. Bakışlarım ağaçların arasında bir hareketlilik olup olmadığını kontrol ederken Nancy titredi.
“Üşüyor musun?” diye sorarken temkinliydim. “Ateş yakmamı ister misin?”
Nancy başını kaldırıp yüzüme baktığında gözleri sorumun cevabını verdi. O hiçbir şey söylemedi ama yerimden kalkıp etraftan odun toplamaya başladım. Ay ışığının altında görebildiğim kadarıyla iyi olan odunları ve dalları aldım ve kucağım dolduğunda kamp alanına geri döndüm.
Odunları üst üste dizip büyümü kullanarak hızlı bir ateş yaktığım sırada Nancy’nin gözyaşları durmuştu. Bakışları yaptığım her harekette üzerimdeyken ben ona bakmadım. Yalnızca büyüyle ateşi yaktıktan sonra tepkisini görebilmek için bakışlarımı kısa süreliğine ona çevirdim. Yüzündeki şaşkınlık ve ilgiyi gördüğümde ister istemez gülümsedim.
Ateşin yanına oturup ellerimi uzattığımda Nancy beni taklit etti. Aramızda çok az mesafe bırakarak ateşe yaklaştı. Ellerini öne doğru uzattığında yanağında kuruyan yaşlar beni sinirlendirdi. Ağlaması göğsümde bir noktaya dokunmuş ve canımı çok sıkmıştı.
Ters bir tavırla, “Herkese bu kadar çabuk inanır mısın?” diye sorduğumda Nancy’nin aklı karışmıştı. Kaşlarını çatarak bana baktığında mavi gözlerindeki hüzün öfkemi körükledi. “Benim yerimde bir başkası olsaydı seni bırakmazdı.”
“Bunun için…” derken sesi çatallı çıktı. “Teşekkür mü etmeliyim?”
“Tabii ki hayır!” Ateşe uzattığım ellerimi yumruk yaptım. “Bu kadar çabuk pes edersen yem olursun. Sonuna kadar savaşmalısın.”
Nancy, “Pes eden ben değildim,” derken çok ciddiydi. “Sendin.”
“Hemen arkandaydım.” Nancy ürperdi. “Seni öldürebilirdim.”
“Eğer sessiz olursam beni bırakacağını söyledin.” Dış görünüşüyle Megan’a çok benze de davranışlarında özgüvensiz bir inatçılık vardı. “Bana güvenip elini ağzımdan çeken sendin. Beni bıraktığında çığlık atabilir ya da kaçabilirdim. Seni sessiz olacağıma dair kandırmış olabilirdim.”
“Ama yapmadın.” İkimiz de güvenmeyi seçmiştik. “Hâlâ buradasın.”
“Sheranlar insanları kandırmaz.” Nefret dolu bir ifadeyle gözlerime bakarken, “Hendersonların aksine…” dedi. Sözleri sert, ses tonu ölümcüldü. Nancy çok iyi bir noktaya parmak basmıştı. Ares’in aptal planı yüzünden tartışmayı kaybetmiştim.
Kendi düşüncelerimin arasında kaybolduğumda Megan’ın sürgüne gönderildiği dağ evinden her gün kaçmaya çalıştığı aklıma geldi. “Asla pes etmiyorsunuz, değil mi?” Ailesi tam bir savaşçıydı. “Hepinizin kanında var.”
Nancy’nin dudakları yanaklarına yayıldı ama gülümsemesi sahteydi. Yüzünde acıyı görmediğim tek bir saniye bile yoktu. Kardeşlerimden birini kaybetsem nasıl birine dönüşürdüm, tahmin dahi edemiyordum. Ares’in yaptığı şey korkunçtu.
“Bizim ailemizde pes etmeyen kişi, annemdir.” Hüznün yerini öfkeye bırakırken, “Sonucu ne olursa olsun…” diye fısıldadı. “Yaşayacağı bedeli umursamadan sonuna kadar gitmeyi bize o öğretti.”
Nancy, annesini suçluyordu.
Rachel Sheran, hayatını kızlarından birini bir prensle evlendirmeye adamış bir kadındı. Kuzeyde yaşamak istediğini, kraliyet hayatına girmeye çalıştığını ve bunun için her şeyi yapacağını tüm sosyete bilirdi. Kızlarının hepsini bir gün bir kraliçe olma ihtimaliyle yetiştirmişti ve amacına ulaşmıştı. Kızlarından biri kraliçe olmuştu ama Megan öldüğünde hiçbir şeyin anlamı kalmamıştı.
Kızını ölüme sürüklediği için Rachel kendini suçluyor, Nancy ve diğer çocuklar annesine tepki gösteriyor olmalıydı. Megan’ın ölüm haberinden sonra aile içerisinde kavgalar, kırgınlıklar ve küslüklerin başladığını tahmin ediyordum ama hepsi boşunaydı. Megan yaşıyordu ve tüm bu acı gereksiz yereydi.
Tek bir suçlu vardı: Ares.
Gerçekleri Nancy’ye anlatıp anlatmama konusunda kararsız kalmıştım. Nancy’nin yerinde olsaydım ve hemen yanımda otururken her şeyi bilmesine rağmen bana söylemeseydi ona çok kızardım. Ares’in planına sadık kalmayı istiyordum ama Nancy’nin bana olan öfkesini istemiyordum. Hiç kimsenin duygularını umursamayan bir adamken Nancy’nin hisleri için neden endişeli olduğumu anlamıyordum.
“Neden buradasın?”
Gözlerimi ateşten ayırıp yanımdaki genç kadının yüzüne çevirdim. Sürekli sildiği için tahriş olan burnunun ucu kızarmıştı. Gözlerinin altında morluklar, içlerindeyse kızarıklıklar vardı. Kirpikleri ağlamaktan ıslanmış ve ateşe rağmen kurumamıştı. Bakışlarındaki yorgunluk ve hüzün sebebini anlamadığım bir şekilde kalbimi deşiyordu.
Sarayda Nancy’yle ilk kez karşılaştığımda çok şaşırmıştım. Daha önce hiçbir kadında görmediğim çocuksu güzelliği ve yüzündeki masumluk beni etkilemiş, aklımı karıştırmıştı. Saraya gelen kadınların çoğundan farklıydı. Sessizce bir kenarda durur, dikkat çekmemeye çalışırdı ama bunu başarması imkânsızdı. Yüzlerce güzel kadın arasından onu hemen fark edeceğiniz bir çekiciliğe sahipti.
Sarayda beraber geçirdiğimiz süre boyunca bulduğum her fırsatta çapkın tavırlarımla ona yaklaşmış ve ilgi göstermiştim ama o beni umursamamıştı. Dürüst olmak gerekirse yakışıklı bir adamdım. Bir adam hem yakışıklı hem bir prens hem de ilgili biri olduğunda ona karşı koymak zorlaşırdı. Her kadın bir şekilde kendini bana kaptırır ve ilgime karşılık verirdi.
Nancy hariç.
Birkaç baloda onunla dans etme şansı yakaladığımda mutlu gözükmüyordu. Ben onun kokusunu yakından duyma fırsatı bulduğum için iyi hissederken o, prens olduğum için teklifimi geri çeviremeyen bir kadının mecburiyetini yaşıyordu. Bu durum egoma zarar verse de özellikle benden nefret ettiğini sanmıyordum. Onu gözlemlediğim kadarıyla katıldığı balolarda tüm erkeklere karşı aynı seviyede ilgisiz davranıyordu.
Geçmişte ne yaşadığını bilmiyordum ama yaşını olduğundan daha küçük gösteren yüzüne rağmen karakteri olgundu. Erken büyümek zorunda kalmış gibiydi. İçinde kıpır kıpır olan bir genç kızın ruhu yerine yorgun, yetişkin bir kadın vardı.
Tüm bu güzelliğin altında yatan kadının hikâyesini dinlemek istiyordum. Kalbinde hissettiği duyguları, aklından geçen düşünceleri merak ediyordum. O kusursuz yüzüne yerleşen hüznü silmeyi ve buna sebep olan Ares’i pataklamayı her şeyden çok arzuluyordum.
Sessiz kaldığımda Nancy, “Neden evimizi gözetliyorsun?” diye sordu. Üç gündür saklandığım yeri bakışlarıyla taradı. Gözleri atımdan sonra beni buldu. “Güneyde ne işin var, majesteleri?”
Nancy’nin kraliyet kurallarını çiğnediğini hiçbir zaman görmemiştim. Her yemeğe zamanında geldiğini, tüm etkinliklere katıldığını ve herkese uyum sağladığını duymuştum. Kraliyet ailesine hep saygılı davranmış, tek bir hata bile yapmamıştı. Onunla her konuştuğumda bana adımla seslenebileceğini, “Siz,” demeyi kesmesi gerektiğini söylememe rağmen asla sözümü dinlememişti.
Ares, Megan’ı idam sehpasına taşıdığında ve ölmesine göz yumduğunda Sheran ailesinin gözünde hepimiz saygıyı kaybetmiştik. Kraliyeti, tahtı ya da tacı artık umursamıyorlardı. Nancy bana, “Majesteleri,” diye hitap etmesine rağmen artık sıradan biriymişim gibi davranıyordu.
Kaybettiğimiz tek şey saygı olduğu için şanslıydık.
Ona bir cevap vermem gerektiğinde gerçeği söyleyemeyeceğimi fark ettim. Benden nefret eden bir kadına ailesinin ne durumda olduğunu kontrol etmeye geldiğimi ve ülke bir savaşa sürüklenirken babasını gizlice gözlemlediğimi anlatamazdım. Bu yüzden konuyu ona çevirmek daha mantıklıydı.
“Neden evden kaçtın?” Bedenini süzerken, “Neden Megan’ın kıyafetlerini giydin?” diye sordum. Nancy’yi ilk defa sarayda giydiği kabarık elbiselerin dışında bir kıyafetle görüyordum. Bol gelen pantolonun içindeki ince uzun bacaklarına bakmamak için büyük bir çaba harcıyordum.
Nancy, “Evden kaçtığımı nereden çıkardın?” diye sorarken sesi titredi. İyi bir yalancı değildi. “Sen bana saldırmadan önce gece yürüyüşü yapıyordum.” Bakışlarını telaşla ateşe çevirdiğinde gülümsedim.
“Yani kalenin etrafını saran askerlerden birini çağırsam bu senin için sorun olmaz?”
Nancy omuz silkti. “Cesaretin varsa çağır.” Tek kaşını kaldırırken, “Burada saklanan sensin,” dedi. Cesur davranmak istiyordu ama mimikleri onu ele veriyordu. Gece yürüyüşüne çıkmamıştı.
“Yakalanmak en çok kime zarar verir, Nancy?” Öne doğru eğilip ona yaklaştığımda tebessüm ettim. “Baban askerlere istediği parayı ödesin. Benim dokunulmazlığım var.” Basit bir gerçeği dile getirerek, “Burada olduğum için bana hiçbir şey yapamazlar. Baban dahil,” dedim.
“O zaman neden saklanıyorsun, majesteleri?”
Son kelimeyi söylerken gözlerini devirdiğinde dudaklarım hayretle açıldı. Onun daha önce hiç görmediğim bir yanıyla karşılaşmak beni şaşırttı. Benimle ukala bir tavırla konuştuğu için ona kızmalıydım ama yapamıyordum. Hoşuma gitmişti.
Konuyu değiştirerek, “Sana saldırmadım,” dedim.
Nancy ne demek istediğimi anlamadı. “Ne?”
“Sana saldırmadım.” Arkamda kalan çantaya uzandım. “Gece yürüyüşü yapan biri ormanda sinsi bir şekilde dolaşmaz.” Çantanın içinden matarayı buldum. “Atıma yaklaşan bir yabancıydın ve kim olduğunu öğrenmeye çalışıyordum.”
Mataranın kapağını açtığım sırada Nancy, “Boğazıma bıçak dayayarak mı?” dedi. Ciddi olup olmadığını tartmak için onu kısa bir süreliğine izledim. Bakışları dünyadan haberi olmayan leydilere benziyordu.
Bir yudum su içtikten sonra, “Gecenin bu saatinde ormanda gizlice dolaşan insanlar böyle yapar, Nancy,” diye açıkladım. Onun yerinde bir başkası olsaydı kesinlikle dalga geçerdim.
“İnsanların tanımadığı kişileri ölümle tehdit ettiğini sanmıyorum, majesteleri.”
Kendinden emin ses tonu beni gülümsetti. Matarayı çantaya koyarken kahkaha atmamak için altdudağımı ısırmak zorunda kaldım. Nancy gülmeme bozulduğunda, “Kalesinden hiç çıkmayan bir prensessin, değil mi?” diye sordum.
Megan, bir ormanda altı adamla tek başına savaşan bir kadındı. Hançerlerini etrafa fırlatıyor, adamlara yumruk atıp kalplerine acımasızca bıçak sokuyordu. Megan herhangi bir adam ona ters bir bakış attığı için bile onun canını yakacak kadar hayata karşı öfkeliydi. Çünkü Buz Krallığı’nda yaşanan sorunları biliyordu. Cehenneme defalarca kez girmiş ve yanmadan çıkmıştı.
Nancy kulesine saklanan ve dünyadaki tüm kötülüklerden uzakta yaşamış bir prenses gibiydi. Karanlıkla hiç tanışmamış, cehennemin yanından hiç geçmemişti. Kıtanın en kaliteli kumaşlarından yapılmış elbiseleriyle çiçek bahçelerinde dolaşmış, adım attığı her yeri cennete çevirmiş bir kadındı.
Bir yanda dünyanın bin türlü kötülüğü arasında kendini kaybeden bir Megan vardı. Diğer yanda ise gerçeklerden uzakta büyümüş bir Nancy. Gerçekleri öğrenip ömür boyu acı çekmek mi yoksa gerçeklerden uzakta mutlu bir hayat yaşamak mı daha mantıklıydı, karar veremiyordum. Bildiğim tek şey, hayatta hepimizin farklı rolleri olduğuydu. O rolleri oynarken ölümün bizi bulmasını bekliyorduk ve açıkçası yolculuğun sonunda ölüm varken hangi yola girdiğimizin pek de bir önemi yoktu.
“İnsanların…” Nancy’ye gerçeğin bir kısmını vermek istedim. Çantayı aramıza koyarken ona doğru eğildim. “Birbirlerine neler yaptığını tahmin dahi edemezsin.”
Nancy kaşlarını çatarken, “Benim hakkımda birbirinden saçma çıkarımlar yapmayı bırakmalısın!” dedi. “Kafanda dönen düşünceleri gözlerinde görebiliyorum.” Eğer bir büyücü olsaydı insanların ruhlarını okuyabilirdi. “Hayatım hakkında hiçbir fikrin yok!”
“Anlat!” Sert kadın tavrı beni ikna etmemişti. “Seni bu kadar öfkeli yapan şeyin ne olduğunu söyle.” Gözlerimi kıstım. “Neden kaleden kaçtın?” Bir ipucu arayarak onu süzdüm. “Nereye gidiyorsun?”
Kararlı bir ses tonuyla, “Megan’ın intikamını almaya,” dedi.
Bir anlığına onu yanlış duyduğumu sandım. Yüzünde daha önce Megan’da gördüğüm o acımasız ifade olmasa benimle dalga geçtiğini düşünürdüm. “Kralı…” Kekeledim. “Yani Ares’i…” Bazen onu ben de öldürmek istiyordum ama bunu başarmak zordu.
“Hayır.” Nancy omuz silkti. “Onu değil.”
“Ares değilse kimi?”
“Seni ilgilendirmez.”
Ciddiyeti endişe verici boyuttaydı. Şaşkınlığı bir kenara bırakmakta zorlanırken, “Kimi kastediyorsun, Nancy?” diye sordum.
“Onu öldürdüğümde kim olduğunu öğrenirsin, majesteleri.”
“Megan’a idam sehpasına çıkmasını teklif eden kişi, Ares’ti.” Nancy, ona inanmamı imkânsız kılıyordu. Bir başkasından bahsettiğini sanmıyordum. “Bana kralı öldürmek istediğini söyleyemeyeceğin için bir başkası varmış gibi davranıyorsun.”
Nancy aşağılayıcı bir ifadeyle yüzünü buruşturdu. “Hep böyle mi yaparsınız?” Parmağıyla beni işaret etti. “Yalanlar söyler ve oyunlar mı oynarsınız?” Gözlerinde hayal kırıklığı vardı. “Annemin anlattığı kraliyet ailesinden farklısınız.”
Aileme bir nevi hakaret ettiğinde sessizliğe büründüm. Nancy’nin bakışları ateşe dönerken, “Eskiden ülkenin her bir yerindeki insanların aynı olduğunu sanırdım ama kuzeye geldiğimizde yanlış düşündüğümü anladım,” dedi. “Güney halkı dürüsttür. Oyunlar oynamayız.”
İnsanları sözleriyle yenmek ve gerçeklerle kazanmak Sheran ailesinin bir mirası olmalıydı. Kelimelerin gücünü kullanarak insanları altüst etmeyi çok iyi biliyorlardı. Güneyde neden çok sevildiklerini anlamak artık daha kolaydı. Her zaman dürüst davranıyorlardı.
“O zaman…” Onu kışkırtmaya çalıştım. “Kim olduğunu söyle!”
“O…” Yutkundu. “Kendi açısından haklıydı. Hiç kimse eşini gizli bir örgütün içinde görmeyi istemez.” Ares’e hak vermesi beni dumura uğrattı. “Megan’ı öldürmesi…” Nancy gözünden akan bir damla yaşı aceleyle silerken iç çekti. “Bunu istemezdim.” Kirpikleri gözyaşlarıyla ıslandı. “Ama onu anlayabiliyorum.”
“Sen…” Ağzım açık kaldı. “Ares’i anlıyor musun?”
“Çok kızgınım.” Başını öne eğdi. “Çaresizlik, içimi parçalıyor.” Tırnaklarının kenarındaki deriyle oynuyordu. “Sanki ölmedi.” Yanağından yaşlar hızla akarken, “İnanamıyorum,” dedi. Omuz silkti. “İnanmak istemiyorum.”
“Nancy…” Ona doğru uzandım ama dokunmaya korktum. “Özür dilerim.” Bana baktığında içten bir ifadeyle, “Çok üzgünüm,” diye mırıldandım. Ares’le karşılaştığım an yüzünün ortasına yumruk geçirecektim. Adi herif, herkesin hayatını mahvetmişti.
“Ben…” Titreyen ellerini kontrol etmekte zorluk çekiyordu. “Hatırlamıyorum.” Bana baktı. “Her şey bir anda oldu. Kılıç, onun boynuna inerken korkuyla çığlık attığımı ve gözlerimi kapattığımı hatırlıyorum ama…” Uzaklara daldı. “Bazı şeyler eksik.” Ares’in zamanı durdurduğu an yaşadıklarını sorguluyordu. “Her şey bir anda oldu. Siyah torbada giden bir beden gördüm.”
Nancy hıçkırarak ağladığında kulaklarım çınladı. Sanki hemen arkamda gerçekleri anlatmam gerektiğini söyleyen bir fısıltı vardı. Orada hiç kimse olmadığını biliyordum ama bir şey beni dürtüyordu. Nancy, Megan’ın yaşadığını bilmeliydi.
Bir karar vermeye çalıştığım sırada, “O, yapmak zorunda kaldı,” dedi. Ares’in kararını haklı bulması beni hasta edecekti. “Bir kral olarak görevi buydu ama…” Nancy düşüncelere daldığında aklım karıştı.
“Ama ne?”
“Megan, bana söz vermişti.”
“Ne sözü?”
“Ona söylemek istemedim.” Tırnağının kenarıyla oynarken parmağını kanattı. “Kimin yaptığını söylemek istemedim ama Megan peşini bırakmadı.” Başını yukarı kaldırıp bana baktı. “O, asla pes etmez. İstediğini elde edinceye kadar uğraşır.”
Megan’a ne söylediğini, konunun ne olduğunu sormak istedim ama Nancy benimle konuşmuyordu. Duyguları arasında kaybolmuştu ve her şeyi kendine anlatıyordu. Bir şeyleri itiraf ediyor gibi hissediyordum. Bu yüzden sorularla konuşmasını bölmek istemedim.
“Düğün günü artık bir kraliçe olduğu için tüm sorunları zarar almadan çözebileceğini söyledi.” Nancy pişmandı. “Bu hayatta güvendiğim sadece bir kişi var.” Mavi gözleri, gözlerime kenetledi. “O da Megan.” Dudaklarını birbirine bastırıp nefes aldı. “O bir sorunu çözeceğini söylerse çözer. Ondan dünyanın en imkânsız şeyini iste!” Zorla gülümsedi. “Yapar.”
Nancy, bakışlarını kaçırıp ona verdiğim mendile burnunu sildi. Yerden bir yaprak alıp onunla oynamaya başladığında, “İnandım,” dedi. “Kendine zarar vermeden intikamımı alacağına inandım. Ona gerçeği söyledim ama…” Yanaklarından yaşlar aktı.
“Nancy…” Dayanamıyordum. “Ne intikamı?”
“Benim intikamımı almak için evlendi.” İtirafı karşısında donakaldım. Nancy gözyaşları içinde, “Benim intikamımı….” derken nefesi kesildi. Hıçkırarak ağladığında kelimeleri birbirine girdi fakat söylemek istediğini anladım.
“Benim intikamımı almak için öldü,” demişti.
İçimden defalarca kez küfrederken çantama uzandım. Telaşla matarayı ona verirken, “Al şunu,” dedim. Ağlarken boğulacakmış gibi sesler çıkarıyordu ve hiç olmadığım kadar endişeliydim. “Su iç, Nancy!”
Az önce aynı mataradan su içmiştim. Onu zehirlemeyeceğimi anlamalıydı. Kapağını açtığım mataraya uzandığında tuttuğum nefesimi bıraktım. Sonunda ikna olmuştu. Nancy suyu içerken sakinleşmeye çalıştı. Başını yukarı kaldırıp gökyüzüne baktı. Bir süre ağaçların dalları arasından gözüken yıldızları izledi.
“Onun nasıl düşündüğünü tahmin ediyorum.” Kararlı bir ses tonuyla, “Yangınların neden çıktığını biliyorum,” dedi. Matarayı bana uzattığında bakışlarımız buluştu. “O yapıyor.” Tek kaşımı kaldırdığımda, “Evet, biliyorum,” dedi. “Öldü.” Yanaklarını temizledi. “Ama eminim. Yangınların sebebi, Megan.” Saçlarını geriye çekti. “Hayata gözlerini yumduğunda bile bana verdiği sözü tutar.”
Yerinden kalkmaya çalıştığında, “Nancy,” diye seslendim.
“Megan’ı idam sehpasına taşıyan şey benim intikamım.” Nancy ayağa kalktığında kıyafetlerindeki yaprakları silkeledi. “Ona verdiğim isim yüzünden öldü.” Pelerinin şapkasını başına geçirdi. “O adamı öldüreceğim.”
Arkasını dönüp ağaçların arasına daldığında hızla yerden kalktım ve peşinden gittim. “Nancy!” Onu kolundan yakalayıp kendime çevirdiğimde, “Nereye gidiyorsun?” diye sordum. “Bir adamı tek başına öldürebileceğini mi sanıyorsun?”
Nancy itiraz etmek için ağzını açtığında, “Kıyafetlerine bak!” diyerek kızdım. “Sana bol geliyorlar. Bu kıyafetlerle rahat hareket edemezsin!” Nancy’nin çenesi gerildi. “Her şeyi geçtim!” Beni çok kızdırmıştı. “Dövüşmeyi biliyor musun ki?”
Nancy’nin bakışları kolunu tutan elime kaydı. En az Megan kadar acımasız gözlerle elime baktığında kolunu bıraktım. Nancy, “Birini öldürmek için dövüşmeyi bilmeme gerek yok!” dedi. “Hançerlerim var.”
“Hançerleri adama kim savuracak sanıyorsun?” Kollarımı göğsümde birleştirdim. “Sen adama hançer saplamayı düşünürken o öylece duracak mı?” Burnumdan soluyordum. “Az önce sana saldırdığımı sandığın için şakır şakır ağladın. Ölümden bu kadar korkarken bir intikamın peşinden gitmen mantıklı değil!”
Nancy dişlerinin arasından, “Ölümden korkmuyorum!” dedi.
“O zaman neden o kadar çok ağladın?” Aramızdaki mesafeyi kapattım. “Korktuğun şey ne?” Nancy beni daha iyi görebilmek için başını geriye atmıştı. Gözlerini yüzümden ayıramazken kelimeler dilinin ucuna geldi ama konuşmadı.
Ellerini göğsüme bastırıp beni geriye doğru itmeye çalıştı. Bir milim bile kımıldamadığımı anladığında dudakları arasından bir küfür çıktı. Kendi etrafında dönüp saçlarını savurarak gittiğinde hangisine daha çok şaşırdığımı bilmiyordum.
Küfür etmesine mi yoksa küfür ederken bu kadar çekici durmasına mı?
“Nancy!” Birkaç adımda ona yetiştim. “Dur!” Kolundan yakaladım. “Yeter artık!” Onun sırtını en yakındaki ağaca yasladım. “Bensiz hiçbir yere gitmiyorsun!” Çenesinden tutup başını yukarı kaldırdım. Göz göze geldiğimizde, “Ateşi söndüreceğim. Atı ve eşyalarımı alacağım,” dedim.
“Asıl seninle hiçbir yere gitmiyorum!” Çenesinde duran elime vurduğunda cesareti karşısında kalakaldım. “Beni rahat bırak, majesteleri!” Ağaçla aramda kalan boşluktan çıkıp yola koyulduğunda son kozumu oynadım.
“Nancy Rosa Sheran!”
Ona tam adıyla seslendiğimde durdu. Bana doğru yavaşça döndüğünde gözlerimiz buluştu. Ağzımdan çıkan her sözün bir prense ait olduğunu hatırlatmak zorunda kalmaktan hiç hoşlanmıyordum ama tek başına hiçbir yere gitmeyecekti.
“Kraliyet emirlerine bir kez daha karşı gelmeyin!”