İçeriğe atla

Buz Krallığı 2

2/26 · ÖLÜM

0%

2. bölüm · 17dakika

ÖLÜM

Buz Krallığı 2 — Sena Nur Işık

BÖLÜM 1: ÖLÜM

MEGAN

Ölüme bir nefes kadar yakın olduğunuzda hayatınızın gözlerinizin önünden hızla geçeceğini ve her şeyi hatırlayacağınızı söylerler ama hiç kimse size ölümün kıyısına gelmenize sebep olan hataların pişmanlığını hissedeceğinizden bahsetmez.

Sizi bir idam sehpasına sürükleyip dizlerinizin üzerine çöktüren şeyin güvenmek olacağını söylemezler…

Ben Megan Maureen Sheran, hiç kimsenin önünde eğilmeyeceğine ve her zaman dik duracağına dair tanrıların üzerine yemin etmiş kadın, bir idam sehpasında âşık olduğum adamın önünde onun kararıyla ölümün beni almasını bekliyordum.

Bir kış günü beni sarayın bahçesinde yakalayan buz mavisi bir çift göze yenilmenin bedelini ödüyor, bana baktığında içimi gördüğünü, beni anladığını sandığım dağ gibi bir adama güvenmenin pişmanlığını yaşıyordum.

Etrafıma ördüğüm buzdan duvarları aşmasına izin verdiğim adamın beni içine düşürdüğü durumu düşünürken ailemin kulaklarımı sağır eden çığlıklarını, Damon’ın sarayın askerleriyle boğuştuğunu ve halk arasında yükselen şaşkınlık nidalarını duyuyordum.

Kabullenmek, inkâr etmekten daha kolaydı ve ben ilk defa kolay yolu seçmiştim. Kendimi savunmadım, hayatım için mücadele etmedim. Beni bırakmaları için çırpınmadım. Sadece kabul ettim.

Boynumu bir kılıcın altına yatıran adama hayatım için yalvarmadım.

Etrafımda duyduğum çığlık sesleri beni ölümden daha çok korkuturken annemin yanına koşmak istedim. Kollarımı onun boynuna dolayıp beni sevmediğini düşünerek öfkeli davrandığım her gün için özür dilemek ve onu her şeye rağmen çok sevdiğimi söylemek istedim.

Kız kardeşlerime güçlü kalmak zorunda olduklarını ve arkamdan ağlamamaları gerektiğini, ne olursa olsun Nancy’nin intikamının alınacağını ve babamın, benim intikamımı almak için kendine zarar vermemesi gerektiğini söylemek istedim.

Damon’ın bana ulaşmak için muhafızlarla boğuştuğunu duymak canımı yakıyordu. Kırılan kemik seslerinin arkadaşıma mı muhafızlara mı ait olduğunu bilmiyordum ama başı bir kılıcın altında yatan kişi ben olmama rağmen Damon için endişe ediyordum.

Sevdiklerimi düşünmek beni çok korkutuyordu ama bir yanım gerçeği biliyordu.

Korkmuyordum çünkü ölmeyecektim.

Ares’in bana ders vermek ya da onurumu kırmak için beni bu sahneye çıkardığını düşünüyordum. İçimden bir ses beni asla öldürmeyeceğini haykırıyordu. Bu dünyadaki herkes ölümümü izleyebilirdi ama o, bunu yapamazdı.

Ares, bu kadar cesur değildi.

Korkuyordum çünkü ölmeyecektim.

Eğer cellat kılıcını boynuma vurup hayatıma son vermezse yapacaklarımı biliyordum. Bu sahneden indikten sonra beni ve çocuğumu öldürmeye çalışan adamdan alacağım intikamla dönüşeceğim kişiden korkuyordum.

Ben, artık aynı kişi değildim.

Hemen yanımda bir hareketlilik olduğunda dikkatimi uzun saçlarımın arasına gizlenen adama verdim. Cellatın kılıcının sivri ucu yukarı doğru yükseldiğinde ölümün yaklaştığını anladım. Etrafımdaki seslere rağmen adamın dudaklarının arasından çıkan sıkıntılı nefesi duydum. Cellat ayaklarını iki yana açıp kılıcını havaya kaldırdığında boynuma vurmak için doğru açıyı aradığını fark ettim. Saniyeler sonra hayatım sona erecekti.

Saniyeler sonra…

Kılıcın havada süzülüp rüzgârı keserken çıkardığı ıslık sesini duyduğum an gözlerimi sıkıca kapattım. Sessizlik tüm dünyayı ele geçirdi. Saçlarımı savuran rüzgâr aniden kesildi. Omzumda bir dokunuş hissettiğimde dudaklarımdan istemsiz bir çığlık döküldü. Kendi sesim yankı yapıp bana geri döndüğünde nefes alamadım.

Kalbim göğsümden çıkmak istercesine atmaya devam ettiğinde ölmediğimi anladım. Öncekine benzer bir darbe tekrar omzuma indi ama canım yanmadı. Bana ulaşmaya çalışan bir ses duyduğumda tereddütle gözlerimi araladım.

Bir el kolumdan tutup beni kendine çevirirken bir başka el çenemden tutup başımı yukarı kaldırdı. Saçlarım sırtıma dökülürken Prens Darion ile göz göze geldim. Prensin ifadesi sakin olsa da bakışlarında telaş vardı.

Bana, “Megan,” diye seslendiğinde onu duymadım. Dudaklarının hareketinden söylemek istediği şeyi anladım. “Kalk!”

Bedenim bana ihanet ederek hareketsiz kaldığında Prens Darion bakışlarını üzerimden ayırmadı. Elinin tersiyle yanağımdan akan yaşları silinceye kadar ağladığımı fark etmemiştim. Kolumdan tutup beni tek hamlede yerden kaldırdığında ayaklarımın üzerinde durmakta zorlandım. Bacaklarım titriyordu.

“Zamanımız yok.”

Kalabalığın arasında sadece prensin sesini işittiğimde telaşla arkamı döndüm. Cellatın havada asılı duran kılıcıyla karşılaştığımda kendimi korumak isteyerek bir adım geri çekildim ve prensin sert göğsüne çarptım. Cellatın siyah maskesinin ardındaki donuk siyah gözler ve boynuma inmek için yolun yarısında hareketsiz kalan kılıcı aklımı karıştırdı.

Annemin sesini duyduğum en son yere baktım. Yanaklarında kuruyan yaşlarla, ağzı açık bir şekilde donmuştu. Sanki bağırmaya devam ediyordu ama sesi çıkmıyordu. Meydandaki hiç kimse hareket etmiyor, nefes dahi almıyordu.

Prens Darion kolumdan çekiştirip, “Bunun için vaktimiz yok, Megan,” dedi. “Gitmek zorundayız.”

Ne için vaktimiz yoktu?

Prens idam sehpasının merdivenine doğru ilerlerken beni de peşinden sürükledi. Meydandaki insanlardan bakışlarımı ayıramadığım sırada, “Ares daha fazla dayanamaz,” diyen prens beni kendime getirdi.

Onun adını duymak yaşadığım trans halinden çıkmama sebep oldu. Adım atmayı bırakıp kolumu onun elinden kurtardığımda prens gücüm karşısında şaşırdı. Beni idam sehpasına çıkaran adamın olduğu sahneye döndüğümde onunla göz göze geldim.

Leonard Ares Henderson.

Sarayının bahçesinde onunla ilk karşılaştığımda önce buz mavisi gözlerini fark etmiştim. Bir heykeli andıran soluk beyaz teni, tüylerimi ürpertecek kadar sert olan sesi beni kendine çekmişti.

O gün duruşunun bir kralı andırdığını düşünmüştüm. O zamanlar irademi yavaşça kırıp beni içten içe parçalayacağını bilmediğim adam şimdi tam karşımda büyük bir taç, kral unvanı, yüzünde öfke ve gözlerinde acıyla beni izliyordu.

“Dışarıda bunun için idam edilebilirsiniz,” demişti.

Beni gördüğü an kurduğu ilk cümleyi hatırladığımda içine düştüğüm duruma rağmen gülümsedim. Ona ne kadar çabuk güvendiğimi ve beni kandırdığını anladığımda gözümden bir damla yaş akıp yanağımdan çeneme doğru süzüldü.

Ares kaşlarını çattığında kahkaha atmakla hıçkırarak ağlamak arasında ince bir çizgide duruyordum. Beni bir idam sehpasına çıkarmayı göze alacak kadar cesur ama ağladığımı izleyemeyecek kadar korkak bir adamdı.

Prens Darion bir kez daha kolumdan tutup beni çekiştirdiğinde dikkatim dağıldı. Ares’in hemen yanında duran Prens Roberto abisine bir şeyler söyleyip duruyordu ama Ares de benim gibi hiçbir şeyin farkında değildi.

Bakışlarımızı bir an bile birbirimizden ayırmadığımız sırada Ares’in burnundan akan kan dudaklarının üzerinden çenesine doğru ilerledi. Yüzündeki kırmızı lekeyi izlerken neler olduğunu fark ettim.

Ares, zamanı durdurmuştu.

Büyüsünün ne kadar kuvvetli olduğunu gördüğümde dudaklarım şaşkınlıkla aralandı. Meydandaki onlarca insanı, boynuma inmek üzere olan kılıcı donduracak ve zamanın akışını durduracak kadar güçlü bir büyü daha önce hiç duymamıştım.

Prens Darion, “Kahretsin,” diye mırıldandığında ne saçmaladığını sormak için ona dönmeye fırsat bulamadım. Parmakları boynuma değmeden hemen önce, “Bunun için özür dilerim,” dedi ve bilincimi kaybettim.

&

ARES

İçeriden gelen tartışma sesleri yüzünden dişlerimi sıkarken ceketimin ön cebinde sakladığım şişeyi çıkardım. Ensemden başlayıp kafamın içine doğru inanılmaz bir hızla yayılan ağrıyı uyuşturmak için şifacıların verdiği ilacı içtim. Boş şişeyi çöpe fırlatırken ellerimi şakaklarıma götürüp baskı yaptım.

Alnımı soğuk mermer tezgâha yasladığımda ağrıyı azaltmak için aldığım ilaçların boşuna olduğunu biliyordum. Salondan gelen kavga sesleri ve uykusuzluk durumuma yardımcı olmuyordu. Sessizliğe kavuştuğumda iyi bir uyku çekip bu ağrıdan kurtulacaktım.

Gözlerimi yavaşça aralayıp başımı tezgâhtan kaldırdım. Kafamın içindeki sesleri susturmaya yardımcı olacağını düşündüğüm içkiye uzandım, tadı beklediğimden daha şekerliydi. Bir bardak doldurup salondaki tartışmaya dahil olmak için yavaş adımlarla ilerledim.

Şöminenin ısıttığı sıcak odaya girmeden hemen önce sıkıntılı bir nefes verdim. Kardeşlerimin yanından geçip tekli koltuğa otururken elimdeki bardağı sıkıca tuttum. Sağ bacağımı sol dizimin üstüne koyup sırtımı geriye yasladım.

Roberto, “Sadece birkaç saat uyuması gerekiyordu,” dediğinde sesinde endişe vardı.

Darion telaşla, “Uzun süredir gücümü kullanmıyorum,” diyerek kendini açıklamaya çalıştı. Bakışları koltukta uzanan Megan’a dönerken gözlerinde korku vardı.

“Onu uyandırmalısın.”

Darion, “Nasıl yapacağımı…” dediği an Roberto onu omuzlarından geriye doğru iterek sözünü kesti. Darion beklemediği bu darbe karşısında dengesini bulmakta zorlanırken Roberto bağırdı.

“Krallığın en güçlü kadını sana büyüyü nasıl kullanman gerektiğini öğretti!” Parmağını yatağa uzatıp Megan’ı işaret etti. “Ve sen onu uyandırmak gibi basit bir büyüyü yapamadığını mı söylüyorsun?”

“Farkında olmadan fazla güç kullandım.” Darion’ın sesi titriyordu.

Elimdeki bardağı dudaklarıma götürürken, “Roberto,” diye fısıldadım. Başımı geriye yaslayıp gözlerimi kapadım. Büyü yaptığımdan beri midem bulanıyor, başım dönüyordu.

“İki gün oldu, Darion!”

Bu sefer yüksek sesle, “Roberto!” dediğimde ikisi de sessiz kaldı. Gözlerimi aralayıp bakışlarımı onlara çevirdiğimde küçük kardeşimin başını utançla öne eğdiğini gördüm. Roberto öfkeli gözlerle ona bakmaya devam ediyordu.

“Arnie.”

Roberto ellerini saçlarının arasından geçirip bana doğru gelirken, “Sen annem değilsin!” dedi. Ses tonundan her an yüzüme yumruk geçirmek üzere olduğunu anladım. “Başınız her sıkıştığında ikinci isimleri kullanmayın.” Gözlerini devirdi. “Artık sarayın bahçesinde koşturan o küçük çocuklar değiliz.”

Son cümlesini söylerken Darion’a küçümseyici bir ifadeyle baktı. Megan’ı idam sehpasından kaldırıp dağ evine getirmek gibi basit bir görevi tamamlayamadığı için ona çok kızgındı.

“O zaman bir çocuk gibi davranma.”

Roberto tek kaşını kaldırıp ukala bir tavırla yanıma geldi. Elimdeki bardağı alıp içkiden bir yudum içti. “Dedi, karısını idam sehpasına çıkaran adam.” Bardağı bana uzatırken göz kırptı.

Megan’ın idam sehpasındaki görüntüsü zihnimde canlandığında yaşadığından emin olmak isteyerek uzandığı koltuğa baktım. Göğsünün yukarı aşağı hareketini gördüğümde içimden bir rahatlama geçti.

Odaya sessizlik çöktüğünde Roberto mutfağa doğru ilerledi. Eşikten geçmeden önce, “Sen de ister misin?” diye kardeşine sordu. Darion, onun peşinden mutfağa giderken şömineden gelen odunların çıtırtı sesiyle baş başa kaldım.

Megan’ın yastığın üzerinden yere doğru uzanan dalgalı saçlarına bakarken göğsüm sızladı. Uzun kirpikleri, keskin çene hattı ve çıkık elmacık kemikleri kusursuz gözüküyordu. Kalın dudaklarının rengi değişmiş, soluk bir pembeye dönüşmüştü. Bir an önce uyanması ve su içmesi gerekiyordu ama iki gündür gözlerini açmamıştı.

Gözleri…

Bayılmadan önce bana nefretle bakan koyu mavi gözlerine duyduğum hasret boğazımı düğüm düğüm ediyor, kalbimin tam ortasında tarif edemediğim bir acıya sebep oluyordu.

Ona çok kızgındım.

Onu çok özlüyordum.

İçine düştüğüm durumu kurtaracakmış gibi sıkıca tutunduğum bardağı dudaklarıma götürdüm. İçkiden bir yudum daha alırken kardeşlerim odaya girdiler. Megan’ın karşısındaki geniş koltuğa yan yana otururlarken Darion başını öne eğmiş, Roberto bakışlarını Megan’a dikmişti.

Bardağın içindeki sıvıyı çevirirken, “Onu oraya ben çıkarmadım,” dedim.

“Savunman bu mu?” Roberto sinir bozucu bir şekilde gülümsedi. “Seni öldürmeden önce daha iyi bir açıklama bulmalısın.”

“Beni öldürmeyecek.”

Bana yapabileceklerini düşünerek tereddütle Megan’a baktığımda Roberto, “Ölmek isteyeceksin,” dedi. Ayaklarını orta sehpaya uzatıp koltuğa iyice yerleşti. “Seni öyle mahvedecek ki bunu izlerken çok keyif alacağım.”

“Benim tarafımda olmalısın,” diye mırıldandım. “Onun değil.”

“Karısını idam sehpasına çıkaran bir adamın tarafında olmayacağım.” Roberto bana en az Megan kadar kızgındı. İki gündür her fırsatta öfkesini kusmanın bir yolunu buluyordu. “İdam sehpasına yürürken titremeyen bir kraliçenin yanında olacağım.”

Sevdiğim kadını daha iyi tanımalı ve ona meydan okumamam gerektiğini bilmeliydim. Arkadaşını kurtarmak için yerine geçebileceğini söylediğimde benimle beraber oturması için canımı bile verebilecekken tahttan kalkıp idam sehpasına yürüyeceğini akıl etmeliydim.

Eğer korkmuşsa bunu yüzünde görmemiş ya da hissetmemiştim. Ölüme giderken bile merdivenden inip Hector’u tehdit edecek, ailesinin karşısında dimdik durup onlara bakışlarıyla güven verecek kadar güçlü bir kadındı.

Babamın bana bıraktığı tahtta oturup doğru kararlar verememek ve halkımı koruyamamak beni korkuturken Megan’ın bir örgütün içine girip cesurca savaşması, onun Buz Krallığı tahtını benden daha çok hak ettiğini gösteriyordu.

“Megan’ı oraya ben çıkarmadım.”

Roberto inatla, “Çıkmasını istedin,” dedi.

“Mecburdum.”

“Değildin.” Kaşlarını çattı. “Her zaman başka bir yol vardır.”

Megan’la nişanlandığımız ilk andan itibaren ona her zaman yanında olacağımı, bana karşı dürüst davranması gerektiğini söylemiştim. Bana ihanet ederse onu affetmeyeceğimi hatırlatmıştım. Tüm bunlara rağmen bir örgütün parçası olmuş ve bana yalan söylemişti. Tüm krallığın önünde küçük düşmüş, onu defalarca kez savunduğum Hector gibi adamlara karşı haksız çıkmıştım.

Hector…

Zamanı durdurduktan sonra bile içimde cılız bir şekilde dolaşmayı başaran güç, tekrar dışarı çıkmak istercesine benimle savaştığında gözlerimi kapattım. Başka bir anıya odaklanmayı ve dikkatimi dağıtmaya çalıştım.

Darion, “Çığlığı…” diye fısıldadığında düşüncelerimden sıyrıldım. Darion onun omzuna dokunduğunda Megan’ın attığı çığlık zihnimde canlandı. “Megan için endişelendim.”

“Ve gücünü en yüksek noktada kullanıp bizi bu duruma düşürdün.” Sürekli aynı şeyi söylüyordu.

Roberto kardeşiyle alay ettiğinde Darion’ı savunmaya geçerek, “Yıllardır gücünü hiç kullanmadı. İçinde biriken güç kontrolsüzce dışarı çıktı,” diye onuncu kez açıkladım.

“Sizin de kullanmadığınızı sanıyordum.” Darion suçlayıcı bir tavırla konuştu. “Kendinizi gizlice geliştirip…” Yutkundu. “Zamanı durduracak noktaya geldiğinizi bilmiyordum.”

Darion’ın gözlerinin içine baktığımda bize olan kırgınlığını gördüm. Onu kendimizden uzaklaştırdığımızı düşünüyordu. Ailesi hakkındaki önemli bilgileri en son öğrenen kişi olmak canını sıkmıştı.

Roberto, “Ailenin söz dinleyen çocukları olma görevini sana ve Michael’a bıraktık,” dediğinde Darion’a olan güvenimi göstermek için, “En azından aklımızı kaybedersek yerimize geçecek prens bir dâhi,” diye ekledim.

Darion başını hızla bana çevirip sözlerimde ciddi olup olmadığımı anlamaya çalıştı. Yüzündeki endişenin sebebini merak ettiğim sırada Roberto içkisinden bir yudum alıp bana baktı.

“Üniversite okumuş bir prens.” Gülümsedi. “Belki de ülkenin buna ihtiyacı vardır.”

“Belki de…” derken omuz silktim.

Düşüncelerimiz arasında kaybolduktan bir süre sonra Darion kararlı bir tavırla, “Ben tahta geçmeyeceğim,” dedi. “Çok istiyorsa Michael yerinizi alabilir.”

Darion eğitim için saraydan sık sık ayrıldığında aramıza tahmin ettiğimden daha fazla mesafe girmişti. Bir veliaht prens olarak babamın bana bıraktığı mirası korumaya çalışırken kardeşlerimle geçirdiğim zaman ister istemez azalmıştı ama özellikle Darion’la en son ne zaman abi kardeş olarak zaman geçirdiğimizi hatırlamıyordum.

Sevdiklerime ayırmadığım her an için ileride pişman olacağımı bilmeme rağmen babamın izinden gidiyor, onun yaptığı hataları tekrarlıyordum. Bir an önce kendime çeki düzen verip dönüşmeye korktuğum insanlara benzer hareketler yapmayı bırakmalıydım.

Roberto, “Hayatının sonuna kadar kütüphanede kitap okuyamazsın,” dediğinde Darion’ın dudağının bir kenarı havaya kalktı.

“Güzel fikir ama benim gelecek için planlarım bunlar değil.”

“Ne zamandır geleceğimizi düşünüyoruz?” Roberto şaşkındı. “Ben yarını bile tahmin edemiyorum.”

“Her gün başka bir soruna uyandığımız bu krallıkta geleceğe dair hayaller kurmanın zor olduğunun farkındayım ama bazen hayal kurmanın sorunların üstesinden gelmenin ve güne devam etmenin en iyi yolu olduğunu düşünüyorum.”

Roberto kardeşinin söylediklerini düşünürken ben bakışlarımı Darion’dan ayırmadan, “Bize gelecekle ilgili planlarından bahset,” dedim. Megan’ın uyanmasını beklerken kardeşimle kaçırdığım zamanın bir kısmını telafi etmeyi umuyordum.

“Hiçbir zaman bir tahta oturmayacağım.” Koyu yeşil gözlerini yere çevirdi. “Sevdiğim kadınla tanıştığımda onunla beraber güneye gideceğim. Büyük bir bahçesi olan iki ya da üç katlı mütevazı bir eve taşınacağım.”

Roberto, “Bir evin tüm katını kütüphaneye çevireceksin,” dediğinde Darion gülümsedi.

“Senin için bir oda ayırmayacağım. Dilinden düşürmediğin o kütüphanede kalacaksın.”

Aralarındaki şakalaşmayı görmezden gelip merakla, “Sonra,” dediğimde Darion anlatmaya devam etti.

“Çocuk istiyorum.” Serçe yutkundu. “Eğer eşim kabul ederse bir düzine çocuk istiyorum. Sarayın kaosundan uzakta büyümelerini, dünyanın tüm güzelliklerini görmelerini, sevmeyi ve sevilmeyi öğrenmelerini istiyorum.”

Hayalini bile kurmaya cesaret edemeyeceğim derece huzurlu gözüken gelecek planını dinlerken ilk defa kardeşimi kıskandım. Taht sırasında üçüncü oğul olmanın verdiği avantajla hayatını istediği şekilde yaşayabilecek olmasına imrendim.

Sadece bir anlığına krallığı yönetmek zorunda olmadığımı düşündüm. Megan’la beraber herkesten ve her şeyden uzakta sıcak bir limanda çocuklarımızla beraber sessiz ve sakin bir hayat yaşadığımızı hayal ettim.

Asla sahip olamayacağım bu hayatın hayali göğsümün tam ortasında acımasız bir sızıya sebep olduğunda bardakta kalan tüm içkiyi kafama diktim. Ne ben ne de sevdiğim kadın bu ülkeye sırtımızı dönüp kendi yolumuza bakmayacaktık.

Roberto, “O kadınla tanıştın mı?” diye sorduğunda Darion başını sağa sola salladı.

Megan koltukta hareket ettiğinde bakışlarımız ona çevrildi. Kendine daha rahat bir pozisyon arayarak sırtını bize döndüğünde üzerine örttüğüm battaniye beline kadar açıldı.

Roberto sabırsızca, “Artık uyanmalı,” dediğinde, “Uyanacak,” dedim.

Darion mahçup bir sesle, “Nasıl?” diye sordu.

“En güçlü büyülerin bile etkisi bu kadar uzun sürmez.”

Roberto bir farkındalıkla, “Annem, babamı iyileştirmeye çalıştığında aynı büyüyü tekrarlardı,” dediğinde başımı salladım.

“Büyünün etkisi geçmiş olmalı.” Sağ bacağımı yere indirdim. “Eğer birkaç saat içinde uyanmazsa onu ben uyandıracağım.”

Darion, “Daha fazla büyü yaparsan kendine zarar verirsin,” dedi.

Kollarımı dizlerime dayayıp öne doğru eğilirken sessiz kaldım. Boş bardağı Roberto’nun ayaklarını uzattığı sehpaya bırakırken başım döndü. Gözlerimi kapatıp açarak kendimi toparlamaya çalıştığım sırada Roberto ayaklandı.

“Megan uyandığında burada olmak istemiyorum.” Mutfağa doğru ilerken, “Altı adama karşı nasıl dövüştüğünü gördüm,” diye mırıldandı. Darion sehpaya bıraktığım bardağı alıp onun peşinden gitti.

Roberto odaya geri döndüğünde, “Seni onun gazabıyla yalnız bırakıyorum,” dedi. Bir elini sağ omzuma koyup destek olmak istercesine sıktı. “Eğer uyanmazsa…” dediğinde sözünü kestim.

“Uyanacak.”

“Sabah saraya dönmemiş olursan tahtına geçmekten ve bu krallığı yönetmekten büyük keyif alacağım.” Bakışlarımı Roberto’ya çevirdiğimde, “Bu krallığın görmediği en büyük cenaze törenini düzenleyip seni onurlandıracağım, abiciğim,” dedi.

Darion evin kapısını açtı. “Bu durumla bile dalga geçemezsin.” Abisini uyarmaya çalışsa da Roberto ukala bir tavırla bana göz kırptı.

Bilmiş bir ifadeyle, “Onu sadece uyarıyorum. Megan uyandığında olacaklardan bahsediyorum,” dedi. Darion’ın yanına yürürken ellerini ceplerine soktu. “İyi kardeşler böyle yapar.”

Darion elini Roberto’nun sırtına koyup, “Onunla daha fazla uğraşma,” dedi. “O bir kral.”

Kardeşlerim evden çıkıp kapıyı arkalarından kapattıklarında başımı ellerimin arasına aldım. İki hafta önce her şey alt üst olmaya başladığında yaşadıklarımı bir sıraya koyup tekrar düşündüm. Ülke aniden karıştığında ve bazı bölgeleri kontrol edemediğimde bunun ardında yatan sebebi öğrenmeye çalışırken karşıma çıkan gerçekleri sindirip bir karar vermek için neredeyse hiç zamanım olmamıştı. Hızlı kararlar almak ve hislerime güvenmek zorundaydım.

Ya hata yaptıysam?

Zihnimin bir köşesine yerleşen bu şüphe içimi kemirirken yoluma devam etmek, ipleri elimde tutmak ve halk arasında hızla yayılan bu öfkeyi kontrol altına almak zorundaydım. Güvendiğim insanların benden sakladığı sırların bizi düşürdüğü durumu düzeltmezsem tarihte bir ilke imza atacak, tahtta sadece beş hafta kalan ilk kral olacaktım.

En doğru yolu seçtiğime kendimi ikna etmeye çalıştığım sırada bir ses duydum. Başımı yukarı kaldırıp dirseklerimi bacaklarıma yaslarken Megan kendi etrafında döndü. Battaniye biraz daha açıldığında yerimden kalktım.

Ağır adımlarla ona doğru ilerleyip yere düşmek üzere olan battaniyeyi kenarından tuttum. Omuzlarını örtecek şekilde battaniyeyi yukarı çekerken Megan’ın alnından akan terleri fark ettim.

Bunaldığı için kendi etrafında dönüp durduğunu ve kıyafetinin ıslandığını anladığımda battaniyeyi bir kenara bıraktım. Ne kadar uyanmayacağını bilsem de sessiz adımlarla odadan çıktım. Mutfağa girmeden hemen önce sağda kalan merdiveni tırmandım.

Yatak odasının yanındaki giyinme odasına geçtiğimde benim kıyafetlerimin yanına yeni yerleşen Megan’ın kıyafetlerine yöneldim. Gecelikleri bulmaya çalıştığımda gereğinden fazla oyalandım. Korselerin alt rafında farklı renklerdeki gecelikler arasından parlak lacivert bir kumaş gözüme takıldı.

İpek kumaşların hepsi yaşadığımız duruma göre fazla cüretkâr gözüktüğünde elimi geceliklerden çekip daha sade bir elbise arayışına girdim. Dolabın köşesine sıkışmış dantelden ve süslerden uzak düz beyaz bir elbise bulduğumda onu askıdan aldım. Megan uyandığında kıyafetinden rahatsız olmasını istemiyordum. Özellikle onu giydiren kişi ben olacağım için.

Kolları uzun, ince, pamuklu, beyaz elbiseyle beraber merdiveni inip odaya döndüm. Megan’ın battaniyeden tamamen kurtulduğunu ve onu yere attığını gördüğümde dudağımın kenarı istemsizce havaya kalktı çünkü her sabah yorganımı yerde bularak uyandığım çocukluğum aklıma gelmişti.

Yerdeki battaniyeyi Megan’ın ayak ucuna, elbiseyi de battaniyenin üstüne koydum. O uyurken kıyafetini değiştirmek zor olacaktı ama benim yüzümden hasta olmasını istemiyordum.

Elbisesinin kalçalarına kadar çıkan eteğinin ucundan tutmak için eğildiğimde bir an ona dokunmak konusunda şüphe ettim. Uyandığında beni görmek bile istemeyeceğini düşündüğüm bir kadının bilinci yerinde değilken üzerini değiştirmek fazla mahremdi.

Sevdiğim kadının ezbere bildiğim yüz hatlarını incelerken karar vermek için kendime biraz süre tanıdım. Yaşayabileceğimiz tüm ihtimalleri düşündükten sonra terden ıslanan saç dipleri ve boynundaki nem yüzünden istemediğim seçimi yaptım.

Büyük bir sabırla korsesinin iplerini tek tek açtıktan sonra tenine dokunmamaya özen göstererek elbisesini çıkardım. Uzun saçları elbiseye dolandığında içine düştüğüm duruma sövdüm. Sırtımdan terler akarken Megan’ın bedeni dışında her yere baktım. O karşımda bu kadar savunmasızken onu incelemeyecektim.

Battaniyenin üstüne bıraktığım elbiseyi başından geçirip aşağı indirmeye çalışırken Megan bir şeyler mırıldandı. Uyandığını sanarak bir anlığına hareketsiz kaldım ama mutluluğum kısa sürdü. O uyumaya devam ederken temiz elbiseyi kollarından geçirip dizlerinin altına kadar çektim.

Kirli elbiseyi yanıma alıp merdivenin karşısında kalan banyoya gittim. Elbiseyi katlayıp bir kenara koyduktan sonra dolaptan küçük bir havlu alıp odaya geri döndüm. Megan’ın yüzünü ve boynunu silip battaniyeyi beline kadar örttüm.

Havluyu banyoya bırakmak için gittiğimde üzerimdeki ceketi çıkardım. Beyaz ince gömleğin kollarını dirseklerime kadar kıvırıp yakamdan ilk üç düğmeyi açtım. Ellerimi ve yüzümü yıkayıp saçlarımı hafifçe geriye tarayarak kendime çeki düzen verdim.

Banyodan mutfağa geçip tezgâhın bir köşesinde duran sürahiyi ve bardağı aldım. Şifacıların verdiği birkaç şişeyi de cebime sıkıştırıp salona doğru ilerledim. Megan’ın yakında uyanacağını biliyordum. Başka bir insanın üzerindeki hiçbir büyünün etkisi bu kadar uzun sürmezdi.

Megan’ın uzandığı koltuğun hemen karşısına sürahiyi ve bardağı bıraktım. Şişeleri de sırayla yanına koyduktan sonra şöminenin karşısına geçtim ve dizlerimi kırarak aşağı eğildim. Odanın sıcaklığını düşürmek için ateşin altında kalan henüz yanmamış odunları dışarı çıkardım. Başımdaki ağrıyı etkilemeyecek küçük bir büyü ile ateşin şiddetini azalttım.

Biraz dinlenebilmek adına odadaki ışıkların çoğunu söndürdüm ama birkaç mumu kendi haline bıraktım. Odanın köşesinde kalan tekli koltuğa yerleşip ayaklarımı öne doğru uzattım. Başımı koltuğun yumuşak sırtına yaslayıp gözlerimi kapattım.

Megan’ın uyanmasını beklerken biraz uyuyabileceğime inanmıştım ama mümkün olmadı. Gözlerimi her kapattığımda idam sehpasında başını öne eğdiği ve ölümü beklediği an zihnimde canlandı.

Pes edip başımı yasladığım yerden kaldırdım ve Megan’ı izlemeye başladım. Bana sırtını dönmüştü ve battaniyeyi bacaklarının arasına sıkıştırmıştı. Zaman hem çok hızlı hem de çok yavaş geçerken onu ne kadar süre izlemeye devam ettiğimi bilmiyordum ama yerinde bir kez daha dönüp gözlerini araladığında iki günün sonunda ilk defa rahat bir nefes aldım.

Uyanmıştı.