10. bölüm · 21dakika
ŞÜPHE
Buz Krallığı 2 — Sena Nur Işık
BÖLÜM 9: ŞÜPHE
MEGAN
Bilgi, sahip olabileceğiniz en büyük güçtür. Dünyanın en iyi ustalarının hazırladığı kılıçlardan daha keskin ve en başarılı zehirlerden daha ölümcüldür. Elinize bir kılıç alıp düşman karşısına çıkmak yerine, karşındakinin zayıflıklarını bilmek en temiz savaş yöntemidir.
Elinizi kana bulamak, bitmek bilmeyen bir dövüşün içine girmek ve bir cesetle baş başa kalmak yerine sırların peşine düşmeniz gerekir. Gerçekleri öğrenme şansını kazandığınızda iyi bir plan yaparak kazanmak en mantıklı seçimdir.
Sürgüne gönderilmeden önce gerçekleri öğrenmeye çok yaklaşmış ve her bir olasılığı değerlendirip Damon ve babamın bana destek sağlayacağını bildiğim planlar hazırlamıştım. İdam sehpasına çıkarken tereddüt etmememin en büyük sebebi ben öldüğümde bile işleyecek planlara sahip olmaktı.
Bir dağ evinin salonunda yere uzanmış tavanı izlerken neler olup bittiğini bilmemek beni deliye çeviriyordu. Ailem, arkadaşlarım ve ülkenin durumu hakkında bilgi alamadığım için hangi planla devam edeceğime karar veremiyordum.
Hiç kimseden haber alamadığınız bir dünyada yaşamak cehennemde yaşamakla eş değerdi.
Ares’in evden ayrılışının üzerinden iki gün geçmişti. Tüm bu süreçte yorganın altında uzanmış ve geleceğimi düşünmüştüm. Her sabah yaptığım gibi kaçmaya çalışmamış, kek yapmakla uğraşmamıştım.
İlk günün sonunda yaşadığımdan endişe eden esmer subay beni şöminenin yanındaki koltukta yatarken bulmuştu. Bir yanım sırf subayı görevinde başarısız etmek için kendime zarar vermeyi düşünüyor, mantıklı yanımsa asla böyle bir şey yapmayacağımı biliyordu. Bir başkasının canını yakmak için kendime dokunmayacaktım.
Evin kapısının açıldığını duyduğumda içeri giren kişiyi umursamadan tavanı izlemeye devam ettim. İki koltuğun arasında yerde hareketsizce uzanırken delirmemek için büyük bir çaba harcıyordum.
“Megan…” İsmimi söyleyen adamın sesi çok tanıdık gelse de kim olduğunu çıkaramadım. “Megan, iyi misin?” Hareket etmedim.
Kimin geldiği umrumda değildi. Artık değildi.
“Neden yerde uzanıyorsun?”
Bot sesleri adamın yanıma yaklaştığını haber verirken, “Hey!” dedi. “İyi misin?” Telaşla yanıma oturup kolumu tuttuğunda bakışlarımı ona çevirdim. Prens Darion’ın yeşil gözlerini gördüğümde kaşlarımı çattım.
“Megan!” Parmağını bileğime dolamıştı ve nabzımı ölçüyordu. “Bayıldığını ya da öldüğünü sandım.” Kolumu bırakırken, “Beni korkuttun,” diye ekledi. Bana bir şey olmasından korkarak vücudumu kontrol etti.
“Neden konuşmuyorsun?”
Sessiz kaldığımda sarışın subayla dövüşürken bedenimde oluşan izleri gördü. Kollarımdaki ve bileğimdeki mor halkaları incelerken, “Bunları nasıl yaptın?” diye sordu. “İstersen hepsini iyileştirebilirim.”
Dizlerinin üzerine çökmüş prensten uzaklaşmak için kenara doğru kaydım. Büyü konusunda tecrübesiz bir prensin bana yardım etmesini istemiyordum. Zaten onun büyüsü yüzünden iki gün boyunca uyuyakalmıştım. Bebeğimi öğrenmesini ya da ona zarar vermesini göze alamazdım.
“Seni üniversitede gördüğümü hatırlıyorum.” İki gündür hiç konuşmadığım için sesim pürüzlü çıktı. “Sarayda seni ilk gördüğümde ve…” Yutkundum. “Bir prens olduğunu söylediklerinde inanmakta zorluk çektim.”
Prens Darion kafası karışmış bir ifadeyle, “Megan,” diye fısıldadı.
“Prenslerin üniversiteye gitmesi yasak.” Ellerimi karnımın üstünde birleştirdim. “Topluma karışmaları ve sıradan insan gibi davranmaları yasak.” Dudaklarımı büzdüm. “Hep merak etmeme rağmen bunu sana sormaya fırsat bulamadım.” Prensin koyu yeşil gözlerine baktım. “Neden kurallara karşı geldin?”
“Megan.” Bakışları yüzümde gezindi. “İyi gözükmüyorsun.” Elimi sıkıca tutarken, “Sana yardım etmeme izin ver,” dedi. Beni yerden kaldırmak için kollarımdan çekiştirdiğinde ona direnmedim. Beyaz elbisemin eteklerini düzelterek ayağa kalktım.
Prens Darion elimi bırakırken koluma destek sağladı. “Ayakta durabilecek misin?” diye sorduğunda gözlerimi devirdim. “Ben iyiyim, prens.” Kolumu ondan kurtarıp geniş koltuğa oturduğumda ayaklarımı sehpanın altına doğru uzattım.
Prensin gözleri bir süre üzerimden ayrılmadı. Beni yalnız bırakabileceğinden emin olduğunda mutfağa gitti. Kahkaha atmamak için kendimi zor tuttum. Uzun bir süredir burada yalnız yaşadığımın farkında değil miydi?
Elinde bir bardak suyla geri döndüğünde onu geri çevirmedim. İçimdeki yangını söndürmesini umut ederek günlerdir su içmemiş gibi tüm bardağı bitirdim. Boş bardağı sehpaya bırakırken genç prens karşımdaki koltuğa oturdu.
İkimiz de bir süre sessizlik içinde bekledikten sonra ilk konuşan ben oldum. Bakışlarımı onun kusursuz üniformasında gezdirirken, “Neden yasaları çiğnedin?” diye sordum.
“Bir prens olmak umrumda değil.” Omuz silkti. “Sıradan bir genç kadar özgür olmayı, toplumun içine karışmayı ve eğitim almayı hak ediyorum.” Sırtını geri yaslayıp koltukta rahat bir pozisyon ararken, “Buz Krallığı’nın yasalarında yanlışlar ve eksikler var,” dedi.
İtirafına karşılık, “Yasadaki yanlışları düzeltmek, eksikleri tamamlamak senin elindeyken tahta sırt çevirmen mantıklı mı?” diye sordum.
“Taht sırasında üçüncü kişiyim.” Ne söylemek istediğini anladım ama bekledim. Prens pes ederek, “Ares yirmi yedi, Roberto yirmi dört yaşında,” dedi.
“Farkındayım.” Daha derine inmesini, bana kendisini açmasını istiyordum.
“İkisinin de uzun süre yaşayacağına eminim. Onlar hayatlarını kaybettiğinde sıra çocuklarına geçecek.” Ceketinin altın sarısı düğmelerini açarken, “Ayrıca sıra bir gün bana gelse bile hakkımdan feragat edebilirim. Küçük kardeşim Michael’in işini layıkıyla yapacağına eminim,” dedi.
Bıkkın bir ses tonuyla, “Sorumun cevabı bu değil,” dedim.
“Tahta sırt çevirmiyorum, Megan. Sıranın hiçbir zaman bana gelmeyeceğini bildiğim için kendime başka bir hayat çiziyorum.” Ceketini çıkarıp koltuğun kenarına bıraktı. “Her zaman kardeşlerimin yanında olacak ve onlara destek vereceğim ama kendi hayatımı da çöpe atmayacağım.”
“Roberto gibi konuşuyorsun,” dediğimde sahte bir alınganlıkla yüzünü buruşturdu. “Beni o serseriye benzeterek hakaret ettiğinin farkında mısın?”
Kardeşler arası didişmelerine gülümsediğimde Darion’ın gözleri beni mutlu etmenin verdiği özgüvenle parladı. Eve girdiği ve beni bulduğu ilk andan dakikalar sonra yüzümün gülmesi büyük bir gelişmeydi.
“Ona güveniyor musun?”
Kimden bahsettiğimi anladığında, “Evet,” diye fısıldadı. “Ares’in, babamın bıraktığı dağılmış ülkeyi toparlayacağına inanıyorum. Ailesi ve sevdikleri yanında olduğu sürece her şeyin üstesinden gelebilir.”
Konuyu değiştirerek, “Seninle yalnızca tarih dersinde karşılaştığımızı hatırlıyorum,” dedim. Amfide sıradan insanların arasındaki rahat davranışlarından sonra onu sarayda görmek ilginç bir deneyimdi. “Hangi bölümü okudun?”
“Dünya tarihi,” derken gözleri ışıl ışıldı. “Kendi ülkemdeki sorunları çözebilmek için geçmişe bakıyor ve yaşananlardan dersler çıkarıyorum. Ayrıca Buz Krallığı dışında diğer ülkelerin de yasalarını, tarihini ve toplumsal yapısını öğrenmek faydalı oluyor.”
Anlattıklarından yaptığım çıkarımla, “Henüz mezun olmadın,” dedim.
“Hayır.” Başını salladı. “Seninle aramızda üç dönem vardı.”
“Ailen…” Bacak bacak üstüne attım. “Biliyorlar mı?”
“Annem.” Hüzünle başını öne eğdi. “Bu konuda bana çok destek oldu. İlk başta ona da söylememiştim ama öğrenmenin bir yolunu buldu ve herkesten gizledi.” Şöminede yanan ateşi izledi. “Son olaylardan sonra kardeşlerime de söyledim.”
Yüzüme düşen saçları geriye çekerken, “Saraya ilk geldiğimde bana soğuk davranmanın sebebi buydu,” diyerek basit bir tahminde bulundum.
“Soğuk olmak bizim kanımızda var.” Şakacı bir tavırla, “Bu yüzden Roberto hepimiz için bir utanç kaynağı,” derken göz kırptı. Roberto, diğer kardeşlerin aksine sıcak, çapkın ve konuşkandı.
Prens Darion’ın içine kapanık tavırları bana kardeşim Nancy’yi hatırlattı. İkisi de ailenin üçüncü çocuklarıydı. Herkes ailenin ilk çocuklarının özel, son çocuklarının sevgi dolu büyüdüklerini ama arada kalanların harcandığını iyi bilirdi. Onlar büyük ve küçük kardeşler arasında unutulurlardı.
Darion ve Nancy, büyük kardeşe verilen ayrıcalığı, küçük kardeşe verilen sevgiyi izlemek zorunda kalırken kendilerini bir yere ait hissedemeyen ve hayatları boyunca onlara ait bir ev arayan ortanca çocuklardı.
Sessizliklerinin sebebi konuşmak istememeleri değil, hiç kimsenin onları dinlemeyeceğini bilmeleriydi. Kendilerine kolayca kıymalarının nedeni hayatlarının değersiz olduğunu düşünmeleriydi.
Darion üniversiteye giderken Nancy evlenmek isteyerek her şeyden kaçmış ve kendilerine yeni bir ev aramışlardı. Belki de yanlış hissediyordum ama ikisini de yalnızlıklarını dindirmeye çalışan çocuklar olarak görüyordum.
Prensle birlikte bir süre şömineden gelen ateş çıtırtısı eşliğinde sessizce oturduk. Dalgalanan alevleri farklı şekillere benzettiğim sırada Darion aniden bana döndü. Aklına gelen şeyi söylemek için heyecanlandığında korkmuştum.
“Dışarıda ateş yakmak ister misin?”
Fikrini düşünürken, “Bahçede mi?” diye sordum.
“Evet.” Yerinden kalkarken ellerini birbirine sürttü. “Şenlik ateşlerine benzeyen büyük bir ateş yakmalıyız.” Gömleğinin kol düğmelerini açıp dirseğine kadar kıvırırken, “Ateş başında çay içer, bir şeyler yeriz,” dedi.
Prens Darion koltukların arasından geçip çıkışa doğru ilerlediğinde yerimden kalkıp peşinden koştum. Kapıyı açmadan hemen önce kolundan tuttuğumda prens durdu. Bakışları bana dönerken elimin altında kasılan iri kolunu bıraktım.
“Bunu neden yapıyorsun?”
Prens ellerini ceplerine soktu. “Neyi?”
“Neden buradasın?” Başımı yukarı kaldırdım. “Neden benimle vakit geçiriyorsun?”
“Bu sıkıcı evin içinde aynı şeyleri yapmaktan bıkmışsındır diye düşünüyorum.” Bakışlarında acıma duygusu aradım ama o samimi bir tavırla beni izliyordu. “Megan…” Beni yatıştırmak için koluma dokundu. “Abimin verdiği kararı yanlış buluyor ve asla desteklemiyorum. Seni buradan çıkarmam mümkün değil. Elimden gelen tek şey yanında olmak.”
Gözümde biriken yaşlar tek tek akmaya başladığında prens, “Megan…” diye fısıldadı. “Özür dilerim.” Başımı utançla öne eğdiğimde ne yapacağını bilemedi. “Seni ağlatmak istemedim.”
Yumuşak ve içten sesi bana Nancy’yi anımsatıyordu. Kardeşlerimle beraber geçirdiğim güzel zamanları anımsadığımda prensin teklifini reddetmek istemedim. Güney halkının yapmaktan hoşlandığı gibi büyük bir ateş yakabilir ve güzel zaman geçirebilirdik.
Yanağımdan akan yaşları silerken, “Tamam,” diye fısıldadım. “Tamam.” Kızardığından emin olduğum burnumu çektim. “Ateş yakalım.” Çok çabuk ikna olmuştum. O kadar yalnızdım ki her teklifi havada kapacak kadar acınası bir haldeydim.
Prens Darion, “Sen üstüne kalın bir şeyler giyerken ben de subaylarla konuşayım,” dediğinde başımı salladım. Arkamı dönüp koşarak merdivene doğru ilerledim. Prensin kapıyı açtığını ve subaylara emirler yağdırdığını duydum.
Giyinme odasından içeri girdiğimde dolaplardan kalın bir pantolon, gömlek ve korse aldım. Hepsini sırayla giyindikten sonra ayağıma dizimin altında biten beyaz bir çizme geçirdim. Saçlarımı tepede at kuyruğu yaptım. İçi kürk olan deri bir ceketi omzumlarıma alırken aynadaki yansımama baktım.
Göz kapaklarım birkaç gecedir ağladığım için balon gibi şişmiş, göz altlarımda koyu mor halkalar oluşmuştu. Beyaz tenim solgun gözüküyordu. Çatlayan dudaklarımı dilimle ıslattım. Bebek saçlarımı kulaklarımın arkasına sıkıştırdım.
Giyinme odasının yanındaki odaya geçip kovalarda bulduğum soğuk suyla yüzümü yıkadım. Ellerim su yüzünden adeta buz tuttuğunda gözlerime parmak uçlarımla masaj yaptım. Boynumu ve ensemi de biraz suyla ıslattıktan sonra bir havluyla kurulandım.
Kendimi daha iyi hissederken odadan çıktım ve merdivenden indim. Salona geçtiğimde dış kapı ardına kadar açıktı ve prens ön bahçede yürüyordu. Kolları arasında taşıdığı odunları, ateşi yakacağı zemine bırakırken prensin sırtı bana dönüktü ve arkadan Ares’e o kadar çok benziyordu ki yüzümdeki gülümseme ister istemez silindi.
Kollarımı ceketin içinden geçirirken çıkışa doğru yürüdüm. Prens odunları yere bıraktıktan sonra bana doğru döndü ve bakışları üzerimde gezindi. “Çok güzel olmuşsun.”
Verandanın altından geçerken, “Teşekkür ederim,” dedim. Yeni yağan karın üzerinde yürürken ellerimi ceketin ceplerine soktum. “Ne yapıyoruz?”
“İlk önce subayların kulübeden getirdiği odunları bir yerde topluyoruz.” Üst üste dizdiği odunları gösterdi. “Aslında şimdilik bu kadar odun yeter.” Esmer subay ağaçların sık olduğu ormanın içinden iki büyük kütükle bize doğru geldiğinde prens, “Kütükleri odunların yanına bırakabilirsin,” dedi.
Esmer subay başını öne eğdi ve ikimizin de yüzüne bakmadan kütükleri karın içine koydu. Hemen arkasından sarışın subay iki kütükle ortaya çıktı. O da arkadaşını taklit ederek kütükleri yerleştirdi ve tekrar gözden kayboldular.
Prens Darion odunların yanında duran küreği aldı ve odunları dizmek istediği yerdeki karları küredi. Ona yardımcı olmak için odunların birkaçını kucağıma alıp bir adım yanındaki kürenen yere taşıdım. Karların düz olduğu zemine odunları dizdiğim sırada prens, “Saraya ilk geldiğinde sırrımı açığa çıkarmandan korktum,” dedi.
Prens küreği kenara bırakıp benimle birlikte birkaç odun taşıdı. Odunlarla bir daire oluştururken, “Ama yapmadım,” dedim. Prens başını sallarken daireyi oluşturan son odunu koydu.
“O zamanlar seni tanımıyordum.” Odun almak için arkamı döndüğümde, “Odunları ben taşıyayım, sen diz,” dedi ve bu şekilde iş bölümü yaptık. Onun getirdiği odunlarla bir kule oluşturmaya başladım.
“Beni şimdi de tanıdığını sanmıyorum, prens,” dediğimde gülümsedi.
“Olabilir.” Rüzgâr estiğinde ince gömleği bedenine yapıştı ve vücudunun tüm hatları ortaya çıktı. Bakışlarım ister istemez göğsüne kaymıştı. Dikkat çekici karın kaslarına sahip olmaları prenslerin suçuydu. Benim değil.
“Abim senin diğer kadınlara benzemediğini söyledi.”
Konuya Ares dahil olduğunda elim havada asılı kaldı. Onun benimle ilgili konuştuğu konuları ister istemez merak ettiğimde canım sıkıldı. “Bu akşam abin hakkında konuşmak istemiyorum,” dediğimde prens başını anlayışla salladı. Son odunu da yerleştirdiğimde yerde piramite benzer bir kule oluştu.
“Odunları tutuşturmalıyız.”
Prens kuleyle arasına bir adım kadar mesafe koyarken, “Ben yaparım,” dedi. Büyüsünü kullanacağını anladığımda telaşla yerden kalktım. Kardan ıslanan dizlerimi temizledikten sonra kuleden uzaklaştım.
“Emin misin?” Prens tek kaşını kaldırdığında, “Odunları tutuşturmaya çalışırken tüm ormanı ateşe vermenden endişelenmeli miyim?” diye sordum. Sonuçta beni bayıltması gerekirken iki gün uyutmuştu.
“Megan.” Prens kahkaha attığında sesi ön bahçede yankılandı. “Endişen için sana hak veriyorum ama bunlar sadece odun.” Minik kuleyi aniden ateşe verdiğinde dudaklarım şaşkınlıkla aralandı.
“Bu inanılmaz.” Sıcaklık yüzüme çarparken yanaklarım ısındı. “Böylesine bir güce sahip olmak…” Bakışlarımı ona çevirdim. “Dehşet verici.”
“Evet.” Omuz silkti. “Her erkeğin duymak isteyeceği şekilde iltifat ediyorsun.”
“Kötü anlamda söylemedim,” diyerek kendimi açıkladım.
Yanan ateşin yanındaki küreği alırken, “Biliyorum,” dedi. Ateşin etrafındaki karlara kürekle şekil verdikten sonra bir kütüğe uzandı. Ona yardım etmek için eğildim. “Megan.” Sesi sertti. “Ben hallederim.”
Kütük taşımam büyük bir saçmalıkmış gibi beni izlediğinde utanmıştım. Bedenimi doğrultup ellerimi ceplerime koyduğumda prens ısrarcı davranmadığım için rahatladı. İri kütüğü kolaylıkla kaldırıp ev ile yaktığımız ateşin arasına yerleştirdi.
Bir başkasına âşık ve evli olmasam prensten kesinlikle etkilenirdim. Can alıcı bir yakışıklılığa ve güce sahipti ama onu öne çıkaran şey mütevazi oluşuydu. Yüz hatları Ares ve Roberto’ya çok benzese de yeşil gözleri onu diğerlerinden ayırıyordu. Sakin ama kendinden emin duruşu onu çekici kılıyordu.
Prensi Kitap Kulübü’nde tanıştığım arkadaşım Emma’yla yan yana hayal edebiliyordum. Emma bitmek bilmeyen pozitif enerjisiyle prensin etrafında fır fır döner, ona aradığı evin anahtarını vererek kaybolduğu yerden çıkarabilirdi.
İkisi için daldığım hayallerden sıyrılıp, “Evden battaniye getireyim,” dedim.
Prens başını sallayıp işine devam ederken eve doğru ilerledim. Merdivenin altındaki saklama alanında battaniyeler vardı. En kalınlarından dört tane seçip kucağıma aldım. Battaniyeleri önüme dikkat ederek taşırken yolun yarısında prens yanıma geldi. İki battaniye alıp kucağımdaki yükü hafifletti. Yaktığımız ateşle ev arasına dizdiği kütüklerin üstüne battaniyeleri serdik.
Prens heyecanla, “Sıra mutfakta,” dediğinde gülümsedim. Ben önde o arkada eve yürüdük ve mutfaktan bardak, tencere, çay, su ve sevdiğimiz yiyeceklerden aldık. İkimizin de elleri ve kolları dolduğunda hepsini dışarıya taşıdık.
Mutfaktan getirdiğimiz malzemeleri karın içine bırakırken, “Kekler vardı,” dedim. “Unuttum.” Prensi ateşin yanında bırakıp koşarak eve gittim. Ares’in getirdiği keklerden ve tatlılardan bir torbaya doldurdum. Bir daha buraya yürümemek için son kez gözlerimle mutfağı taradım. Her şeyi aldığımızdan emin olduğumda dışarı çıktım.
Karda önceden oluşturduğumuz izlere basmaya çalışarak ilerlediğim sırada dakikalar içinde ateşin yanındaki ortamın değiştiğini fark ettim. Adımlarım yavaşlarken gözlerim etrafı inceliyordu. “Sen…” Şaşkınlıkla aranan dudaklarımı kapatmakta zorlandım. “Çok güzel olmuş.”
Güneyde şenlik ateşleri sahillerde yakılırdı. Ateş tek bir noktada olduğu için sahil karanlık kalırdı. Bu yüzden sahildeki kumların içine mumlar yerleştirir, her yeri aydınlatırlardı. İnsanlar mumları kullanarak oturacakları alanlara çemberler çizer, sahilin girişinden ateşe kadar uzun yollar yaparlardı.
Prens Darion ben evdeyken ateşin etrafını süslemişti. Kütüklerin yanlarından ormana kadar uzanan mumdan bir yol hazırlamıştı. Mutfakta uzun süre kalmış olmalıydım. Tüm bunları bu kadar kısa sürede yapması mümkün değildi.
“Bu kadar mumu tek başına nasıl dizdin?” Kekleri yiyeceklerin yanına bıraktım. “Ayrıca sen tüm bunları nereden biliyorsun?”
Prens ellerini ateşe uzatırken, “Mumları subaylar getirdi,” dedi. “Onlar hazırlamama yardım ettiler. Hızlı adamlar.” Yüzünde bir gülümseme oluştu. “Sarışın subay şenlik ateşlerinde her zaman mumların olduğunu söyledi.”
Sahildeki kumların içine gömülen mumları kuzeyde karların içinde görmek olağanüstü bir deneyimdi. Şenlik ateşimiz göğe uzanmaya çalışır gibi yukarıya dalgalanıyor, bulutların terk ettiği gökyüzünde binlerce yıldız parlıyordu. Krem ve kahverengi tonlarındaki battaniyeler ortama uyum sağlıyor, her şey kusursuz gözüküyordu.
“Bu…” Sağ taraftaki kütüğe yavaşça oturdum. “Bu inanılmaz derecede güzel.”
Gecenin sunduğu tüm huzuru kabul ederken günler sonra ilk defa kendimi iyi hissettim. Sanki sürgüne gönderilen bir kraliçe değil de üniversiteden arkadaşıyla kafa dağıtmaya tatile gelen bir genç kız gibiydim.
Prens kaynatmak için tek saplı bir tencereye su doldurdu. Tencereyi ateşin üzerine tuttuğunda kaşlarımı çattım. “Bu ateşte mi su ısıtacaksın?” Karşımdaki manzaraya inanamıyordum.
Prens omuz silkerek, “Evet,” dediğinde kahkaha attım. Sesim ön bahçede yankılanıp bize geri döndüğünde, “Bu ateş onun için çok büyük,” dedim. Şenlik ateşlerine göre küçük, su ısıtmak için büyük bir ateşti. “Tencereyi yakacaksın.”
Bana o kadar tecrübesiz bakıyordu ki istemeden kıkırdadım. “Tam bir prenssin.” Yerimden kalkıp ateşin üzerinden çektiği tencereye uzandım. Sesimi kalınlaştırıp, “Sıradan bir genç kadar toplumun içine karışmayı hak ediyorum,” diyerek onu taklit ettim.
Prens yaptığım taklide gülerken kendini savundu. “Daha önce şenlik ateşine katıldım.”
“Ne yaptınız?” Tek kaşımı kaldırdım. “Sosyetenin şımarık çocuklarıyla sarayın önünde ateş mi yaktınız?” Yüzündeki ifade onu ele verdiğinde tekrar kahkaha attım. “Gerçekten öyle yaptınız!”
“Tam olarak söylediğin gibi sayılmaz.” Kızgın gözükmeye çalışsa da gözlerindeki gülümsemeyi gizleyemiyordu. “Üniversiteden arkadaşlarımla gittik.”
“Kuzeyde mi?” Sesim istediğim kadar küçümseyici çıkmadı. “Tüm bunlar bittiğinde…” Tutsak olduğum evi gösterdim. “Seni gerçek bir şenlik ateşine, güneyin sahillerine götüreceğim.”
Oturduğumuz alana yakın ama prensin hazırladığı güzel ortamı bozmayacak kadar uzak bir yere ilerledim. Tencereyi karın içine gömüp yedek odunların üst üste dizildiği yerden biraz odun aldım. Onları bir piramit oluşturacak şekilde dik koyduğum sırada prens yanıma geldi.
“Sürgüne gönderilmiş bir kraliçeye göre fazla özgüvenli konuşuyorsun.”
Yerden kalkarken ellerimi birbirine vurarak temizledim. “Ne çabuk unuttun!” Ukala bir ifadeyle, “Biz bu krallıkta tahta sırtını dönmeye cesaret eden tek kişileriz,” dedim. Prens tüm dişlerini göstererek güldüğünde ona göz kırptım.
“Odunları yak…” Daha cümlemi bitirmeden prens odunları tutuşturdu. Başımı sağa sola sallarken yüzümde tebessüm vardı. Su dolu tencereyi ateşin üzerine koyup bekledim. O sırada prens ateşimizin yanına gidip yiyecekleri hazırladı. İş bölümü sayesinde her şey çok hızlı oldu.
Kaynayan suyla çay demledikten sonra verandanın altında bekleyen subaylara da birer bardak çay verdim. Hiçbir uzatmamda geri çevirmedikleri portakallı ve elmalı keklerden yanıma aldım. Onlara doğru yürüdüğümü fark ettiklerinde başlarını öne eğip bakışlarını benden kaçırdılar. Karşılarına geçtiğimde bile orada yokmuşum gibi davrandılar.
Sarışın subayla dövüşürken hançerimi çıkarmam ve Ares’in dövüşü bitirmesine rağmen onu karnından bıçaklamam adil değildi. Herkes yaptığımın bir hata olduğunu düşünebilirdi ama benim durumumda onlar olsaydı rakipleriyle dövüşmez, ilk gün öldürürlerdi.
Subaylarla zaman geçirdiğim her gün onlara karşı içimde bir merhamet duygusu büyüyordu ve hepsi de bunun farkındaydı. Onları öldüremeyeceğim, hatta zarar veremeyeceğimi düşündükleri için çok rahatlardı ama zarar verdiğim an işler değişmişti.
Yüzüme bile bakmıyorlardı.
Buradan çıkmama engel oldukları için benim onlara tavır almam gerekirken onların gözlerini kaçırması ironikti. Bir anlık kızgınlıkla geri dönmeyi düşündüm ama kendimi bardakları onlara uzatırken buldum.
Subaylar başlarını yerden kaldırmadan bardakları aldıklarında şaşırdım. Sarışın subay kek paketine de uzandığında kafam karıştı. Benden nefret ettikleri için yüzüme bakmadıklarını sanıyordum ama sebebi başka bir şey olmalıydı.
Düşüncelere dalmış bir halde prensin yanına doğru yürüdüm. Eğer yalnızlık bu kadar zoruma gitmeseydi onlara tek bir kelam bile etmez, yanlarına yaklaşmazdım. İçine düştüğüm duruma acımaya başladığımda içim sızladı.
Prensin sağındaki kütüğe oturduğumda bacaklarımı ateşe doğru uzattım. Prens subayların yanına gittiğimde çayımın soğumasını istemediği için elinde tutarak beklemişti. Bardağı bana uzattığı sırada yüzümü gördü.
“Sorun ne?” Arkasına doğru baktı. “Neden ağlıyorsun?”
Yanağımdan akan yaşları sildikten sonra prensin elindeki bardağı aldım. “Aslında hiç ağlamazdım.” Çaydan bir yudum içtim. “Ben ağlayan biri değildim.” Burnumu çektim. “Bu evde uyandığımdan beri gözümdeki yaşları tutamıyorum.”
Beni teselli etmek için cümleye, “Megan…” diye başladı ama devam edemedi.
“İçimde sanki gözyaşlarıyla dolu bir baraj vardı. Biriken tüm suyu bir duvar tutuyordu.” Çaydan bir yudum alırken bardağa sıkıca sarıldım. “İdam sehpasına çıktığımda o duvarda bir delik oluştu ve yaşlar hiç durmadan akmaya başladı.”
“Yalnız değilsin.” Ayaklarını benim gibi öne uzattı ama bacakları o kadar uzundu ki botlarının tutuşacağından korktum. “Saraydan ayrıldığından beri herkes çok mutsuz.” Anılara dalarak ateşi izledi. “Özellikle cenaze töreni…” dediği an sözünü kestim.
“Ne?” Kekeledim. “Cenaze töreni mi?”
Bir şeyler söylemesi için beklediğim prens donakaldığında cenaze konusunu ağzından kaçırdığını anladım. “Kim öldü?” Yerimden telaşla kalkmaya çalışırken, “Babam mı?” diye sordum.
Çünkü babam sürgünde olduğumu bilirken güneye gitmezdi. Ailemi yanına alıp eve dönmezdi. Kızını düşmanların arasında yalnız bırakmazdı!
Prens bileğimden tuttuğunda korkuyla, “Kim öldü, Darion?” diye sordum. Ona ilk defa ismiyle seslenmiştim. Hiç olmadığım kadar çaresiz bir halde ağzından çıkacak kelimeleri bekliyordum.
“Sakin ol.” Beni kütüğe geri çekerken, “Kuzeyde bir lord öldü,” dedi. Adamın ismini söylediğinde kaşlarımı çattım. “Ona düzenlenen cenaze töreninde senin sürgünün hakkında kavgalar çıktı.”
Yanına tekrar otururken, “Yalan söylüyorsun,” dedim.
“Hayır.” Prens bileğimi tutmayı bıraktı. “Konuşmama izin vermedin ki!” Şaşkındı. “Cümleye başlarken yanlış anlayacağını düşünmedim.”
O kadar uzun süre yüzüne baktım ki prens bakışlarını kaçırmak zorunda kaldı. Koyu yeşil gözlerinin derinliklerinde yalan arasam da samimi gözüküyordu. Tüylerimi ürperten şüphe göğsümün ortasına yerleşti ve boğazımı düğüm düğüm yaptı.
“Megan, doğru söylüyorum.” Bir elimi kendine doğru çekip tuttu. “Tanrının üzerine yemin ederim ki ailen iyi. Sevdiklerin iyi. Herkes iyi.” Mahçuptu. “Seni gereksiz yere üzdüğüm için özür dilerim.”
Elimi onun elinden çekerken, “Tamam,” dedim. Prensi çok iyi tanımıyordum ama ona inanıyordum. Gözlerimin içine bakarak yalan söylemeyeceğini düşünüyordum. Özellikle de tanrının üzerine yemin ederken asla yapmazdı.
Korkuyla gerilen bedenim biraz gevşediğinde dizlerimi kendime çekip çayımdan bir yudum aldım. Ağaçların arasına uzanan mumları izlerken yanlış anladığıma emin oldum. Ailemden birini kaybetsem Ares bunu bana söyleyecek cesarete sahip olurdu.
Hasta olduğunu hatırladığımda, “Kraliçe iyi mi?” diye sordum. Onu en son bıraktığımda yatağından çıkmıyordu ve çok yorgun gözüküyordu. Prenslerin anneleri için endişeli olduğunu biliyordum.
“Belki inanmayacaksın ama sen gittikten sonra iyileşti sayılır.”
“Ne?” Benimle dalga geçtiğini sandım. “Benimle ne ilgisi var?”
Genç prens yüzünde tatlı bir gülümsemeyle, “Çok kötüydü, Megan,” dedi. “Onu da…” Uzaklara daldı. “Babam gibi kaybedeceğimizi sandım.” Çayından bir yudum aldı. “Uzun bir süre sonra gözlerini ilk araladığında seni sordu.”
“Nasıl?” İnanamadım. “Neden?”
“Hepimiz çok şaşırdık.” Bacağını yavaş bir ritimle salladı. “Abim artık sarayda olmadığını söylediğinde annem çılgına döndü. Hepimizle öyle bir kavgaya tutuştu ki abimin seni sürgüne gönderdiğini anlatmaya korktuk.”
Ares’in sözleri aklıma geldi. “Annem seni buraya hapsettiğimi öğrenirse beni mahveder. Bunu gerçekten yapar. Seni düşündüğünden daha çok seviyor,” demişti.
“Ona ne söylediniz?” diye sorduğumda, “Kaçtığını,” diye cevap verdi.
Her fırsatta saraydan kaçarak bir yerlere giden ve kendini yaralayan kişi bendim. Bu yüzden kraliçenin buna inanması eminim kolay olmuştur. Sonuçta karnımda bir yarayla döndüğümde büyüsünü kullanarak beni iyileştiren yine oydu.
“İnanmadı.”
Anılarım arasından sıyrılırken, “Ne?” dedim.
“İnanmadı.” Prens elindeki bardağı karların arasına gömdü. Çayını bitirmişti. “Senin bu sarayı asla terk etmeyeceğini söyledi.” Kek paketlerine doğru uzandı ve bir dilim portakallı kek çıkardı. “Açıkçası sana bu kadar düşkün olduğunu bilmiyorduk.”
Prens Darion’ın anlattıkları dengemi bozdu. Kekten bir ısırık aldıktan sonra, “O günden sonra ayağa kalktı,” dediğinde sanki aynı kişilerden bahsetmiyorduk. “Buna inanmanın zor olduğunu biliyorum çünkü gözlerimle görmeme rağmen ben de bir süre inanmadım.”
Kekin kenarından bir parça koparıp bana verdi. Portakallı kek ilk tercihim olmazdı ama ağzıma attığım an kendimden geçtim. En son ne zaman yemek yediğimi bilmiyordum.
Prens iştahımı fark ettiğinde bir dilim kek uzattı. Karın içinde soğuyan keki ateşe doğru uzatıp, “Şu an iyi mi?” diye sordum. Kraliçenin bana yönelen ilgisini merak ederken keki ısıttım.
“Şifacılar iyi olduğunu söylediler.” Ağzındaki lokmayı bitirmekle uğraştı. “Sarayın içinde geziniyor, bahçeye çıkıyor. Hatta birkaç gün önce ata binmeye çalışmış.”
“Onun adına çok mutlu oldum.” Buharı tüten çayı içtim. “İyi olmasına sevindim.”
Bir süre ağaçlardan gelen kuş seslerini ve rüzgârın uğultusunu dinledik. Prens, alevler küçüldüğünde şenlik ateşimize daha fazla odun ekledi. Bir yandan kek yerken diğer yandan çay içiyor ve yıldızları izliyordum.
“Bir kitapta okumuştum.” Ellerini ateşe uzatan prens bana döndüğünde, “Gökyüzünde yıldızların olmadığı bir gece doğan bebekler özel güçlere sahip oluyor ve bu yüzden o çocukları lanetli sayıyorlardı,” dedim.
Prens kaşlarını çattı. “Güçleri oldukları için mi?”
“Evet.” Kitabın bazı sahneleri aklıma geldiğinde ürperdim. “Bir bakıma Buz Krallığı’nda yaşadıklarımıza benziyor. Pandora’nın soyundan gelen çocukları ve kadınları öldürmeleri gibi.”
“Toplumun bir kesimi bir başkasının elinde fazladan güç olmasına tahammül edemiyor.”
“Konu sadece bu değil.” Bardağı karların içine bıraktım. “Elinde güçlerin olmasına gerek yok. Toplumdan biraz farklı davranmaya başladığında bile yargılanıyorsun. Herkes gibi olmadığın için suçlanıyor ve dışlanıyorsun.”
Annemin hayalini kurduğu evlat olmamıştım. Toplumun kadınlardan beklediği şekilde davranmamıştım. Pandora’nın soyundan gelen çocukların birer büyücü ya da cadı olduğu söylenerek öldürülmesi bir bahaneydi. Asıl sorun farklı olmalarıydı.
İkimizin de bakışları yıldızların parladığı gökyüzüne döndü. “Yıldızların Laneti.” Kitabın ismini fısıldadığımda prens içten bir gülümsemeyle, “Belki de insanların lanetidir. Belki de suç yıldızlarda değildir,” dedi.
Uzun bir süre birbirimize okuduğumuz kitaplardan bahsettik. Tarih kitapları dışında kurgu olan kitapları da okumasına şaşırdım. Bir ara takıntılı olduğum kurgu kitapları anlatırken ikimizin de okuduğu ortak bir kitap buldum. Ben kitaptaki erkek karakteri savunurken o karakterle dalga geçmeye başladığında gözlerimi devirdim.
Üniversitedeki arkadaşlarından, derslerin zorluğundan, eğitim veren profesörlerin acımasızlığından ve farklı ülkelerdeki eğitimler hakkında konuşurken zaman çok hızlı geçti. Benden üç yaş küçük olmasına rağmen prens oldukça olgundu. Onunla her konu hakkında hiç çekinmeden konuşabilirdim.
Bana eğitim hayatından bahsederken sık sık çocukluğuna döndü. Prenslerin sarayda nasıl eğitim aldığından ve saraydaki eğitmenlere çektirdikleri acılardan bahsettiğinde çok eğlendim. Kardeşleriyle kavgalarını anlattığında o kadar çok güldüm ki karnımı tutmak zorunda kaldım.
Prense sekiz yaşındayken ablam Carla’nın kıyafetini çaldığım için beni nasıl dövdüğünü anlattığımda gözleri şaşkınlıkla açıldı ve söylediklerime inanamadı. Kız kardeşlerin aralarında geçen kavgaların erkeklerden daha kötü olduğunu öğrendiğinde bugüne kadar hayatta kaldığım için beni tebrik etti.
Aramıza kısa bir sessizlik girdiğinde, “Prens Roberto nasıl?” diye sordum. “Bir süredir gelmedi.” Onu son görüşümün üzerinden çok zaman geçmişti.
“Gitti.” Elini cebine sokup bir zarf çıkardı. “Gitmeden önce sana bir not bıraktı.” Zarfı uzatırken, “Bugün notu sana ulaştırmak için gelmiştim,” dedi. “Aklımda tüm bunlar yoktu.” Ateşi gösterdi.
Kötü bir haber olmasından korkarak zarfı aldım. Kâğıdı çıkarıp katlarını açarken zarf kucağıma düştü. Prens ayağa kalkıp ateşe odun taşıdığında mahremiyet için uzaklaştığını anladım. Beni onlarca şüpheyle yalnız bırakan tek satır iki cümlelik notu okudum.
“Sırrını biliyorum. O evden asla çıkma!”