İçeriğe atla

Buz Krallığı 2

12/26 · DUVAR

0%

12. bölüm · 20dakika

DUVAR

Buz Krallığı 2 — Sena Nur Işık

BÖLÜM 11: DUVAR

MEGAN

İnsanlardan korunmak için etrafıma ördüğüm duvarlar o kadar yüksek ve kalındı ki, bir başkasının aşmasının mümkün olmadığı gibi artık kendim de duvarların ardını göremiyordum. Bazı günler yalnızlıkla başa çıkmakta zorlanıyor ve birilerinin beni o duvarların arkasından çekip almasını, kurtarmasını bekliyordum.

Herkesin sırtını döndüğü ve gözden çıkardığı ilk kişi olmanın verdiği buruk his beni mahvediyordu. Güzel anıları düşünmeye çalışsam da kaçırdığım zaman aklımdan bir an bile çıkmıyordu. Günden güne eksiliyor ve zamanla yok oluyordum.

Elimde duran hançerin sivri ucunu okşarken evin devasa ahşap kapısına baktım. Kendime oyalanacak bir şeyler ararken kapıyı hedef tahtasına çevirmiştim. Hançerlerin saplandığı kapının ardında bekleyen subaylar önce şaşırmış olsalar da sonra bu sese alışmışlardı.

Kapı o kadar kalındı ki bıçaklarım ahşabı aşıp diğer tarafa geçmiyordu. Bu yüzden farklı açılardan ve uzaklıklardan fırlattığım bıçaklar ahşapta çirkin bir desen oluşturuyordu ve ben bu desenleri izlerken içimin biraz soğumasını diliyordum.

Küçük hançeri parmaklarımın arasında çevirdikten sonra belirlediğim noktaya fırlattım. Tekli koltuğun kenarından kalktım ve kapıya doğru ilerledim. Her bir adımımda yükselen bot sesleri yalnızlığımı bana hatırlatırken hançeri tahtadan ayırdım. Koltuğun yanına gelip kenarına oturdum. Hançeri attım. Kalktım. Yürüdüm. Hançeri aldım. Geri döndüm. Oturdum.

Sabrımın sınırlarını zorlayan bu evin her bir köşesini mahvetmek, ateşler içinde bırakmak istesem de Ares’in anlattıkları yüzünden elim kolum bağlanmıştı. Her şeye rağmen ailesi için önemli olan bu eve ve annesiyle geçirdiği zamana saygısızlık yapamazdım.

Belki de evi korumak için annesiyle ilgili bir yalan uydurmuş ve buna inanmamı sağlamıştı. Belki de bu ev bir başkasına aitti ve ondan çalmıştı. Belki de gerçekleri söylemişti.

Çığlık atmak yerine kapıya bir hançer daha fırlattım. Kendi etrafında dönerek kapının tam ortasına saplanan bıçağı izledim. Anılarla dolu bir evin bile canını yakmaya kıyamadığım sırada sevdiğim adamın beni nasıl parçalara ayırdığını düşündüm.

Gözümden akan bir damla yaş yanağımdan süzüldü. Çenemden boynuma oradan göğsüme inerken kalbim sıkıştı. Boğazım düğüm düğüm olurken burnum tıkandı. Akmak için bekleyen gözyaşı selini yüreğimi bürüyen nefretle tuttum.

Koltuktan kalktım. Yürüdüm. Hançeri aldım. Geri döndüm. Oturdum. Hançeri fırlattım. Ayağa kalktım. Yavaş yavaş yürüdüm. Hançeri saplandığı yerden çıkardım. Geri döndüm. Koltuğun kenarına oturdum.

Ares bana bir oyun oynamıştı. Örgütü bahane ederek beni sürgüne göndermiş ve cezam bitinceye kadar burada tutacağını söylemişti. Prens Roberto ve Darion, Ares’in bu oyununa ortak olmuş, benim bu yalana inanmamı sağlamışlardı.

En başından beri Hector’un yazdığını sandığım, Damon’ın beni bahçeye çağırdığı notu aslında Ares hazırlamıştı. Beni idam sehpasına çıkarmak için arkadaşım Damon’ı kullanmıştı. Damon’ı ya da beni zaten öldürmeyecekti. Amacı sürgüne gitmemi sağlayacak bir oyun kurmaktı.

Duygularımla hareket etmenin bedelini kendi özgürlüğümle ödüyordum. Arkadaşımı ölümün kıyısında gördüğüm zaman sağlıklı düşünmeyeceğimi Ares de biliyordu. Buna göre bir plan yapmıştı. Zaaflarımı öğrenmiş ve onları kullanmıştı.

Hançeri atmak için kolumu havaya kaldırdığım an kapı açıldı. Ares içeri girdiğinde bakışlarımız buluştu. Ne yaptığımı anlamaya çalışarak kaşlarını çattığı sırada kapı arkasında kapandı ve ben hançeri fırlattım.

Kendi etrafında dönerek havada süzülen hançer Ares’in kolunun yanından geçerken o gözünü bile kırpmadı. Yorgun ve umursamaz bir tavırla başını bir saniyeliğine kapıya çevirdi ve ortaya çıkardığım eseri inceledi.

“Beni günlerce bir odaya kapattığın zamanı hatırlıyor musun?” Koltuğun kenarından kalkıp yavaş adımlarla Ares’e doğru ilerledim. Kapıya saplanan hançeri alıp geri dönerken, “Acını paylaşmak için senin yanında olmak istediğim sırada bir prensesle vakit geçirdiğin zamanı hatırlıyor musun?” diye sordum.

Ben aynı yere tekrar otururken Ares, ipini çözdüğü pelerini omuzlarından alıp koltuğun kenarına bıraktı. “Hatırlıyorum, güzelim.” Gereğinden fazla süslü olan altın sarısı işlemeli beyaz üniformasının ceketini çıkardığında bakışlarımı ellerime çevirdim. “Sarayda yaşayan herkesin günlerce odasından çıkması yasaklanmıştı.”

O günlerin anısı zihnimde canlanırken, “Değdi mi?” diye sordum. “Hepimizin özgürlüğünü elimizden aldığına değdi mi? Babanın ölümü doğal mıydı yoksa bir katili mi vardı? Öğrendin mi?”

Ares gömleğin yakasındaki iki düğmeyi açtığında göğsü ortaya çıktı. “Öğrendim.” Gömleğinin kol düğmelerini de açtıktan sonra dirseğine kadar kıvırmaya başladı. “Biri babamın yemeğine zehir koydu.”

Gözlerim şaşkınlıkla açıldığında Ares, “Bunu yalnızca bir gün yapmadı,” dedi. “Her gün az miktarlarda vererek onu yavaş yavaş öldürdü.” Ellerini pantolonunun ceplerine soktu. “Annem babamı iyileştirmeye çalışırken o zehir yüzünden hastalandı.”

Ares’in sözleri sayesinde kendi dertlerimin hepsini unuttum. Krala bir suikast düzenlenmesine inanamadım. Babamın en yakın arkadaşı ve bir zamanların en sevilen kralına bunun kimin yapacağını bilmiyordum. Dostlarından ya da düşmanlarından haberdar değildim. Tek bildiğim babam, arkadaşının öldürüldüğünü öğrendiğinde yıkılacaktı.

Prens Darion annesinin iyileştiğini söylediğinde çok şaşırmıştım. Bu durum kraliçenin nasıl kendine geldiğini ve toparladığını daha iyi açıklıyordu. Kralı iyileştirmeyi bıraktığında zehirden uzaklaşmıştı. Bir yanım kral öldürüldüğü için üzgünken bir yanım kraliçe iyileştiği için mutluydu.

Kral Benjamin’le çocukken yaşadığım birkaç anı vardı ama onu tanımaya fırsat bulacak kadar birlikte vakit geçirmemiştik. Babam arkadaşından bahsederken hep onun iyi yönlerini anlatmıştı ve kalbimde iyi biri olarak kalmıştı. Ülkenin sürüklendiği durumu fark ettiğimde kralın yönetiminden sıkça şikayet etmiştim ama kralın kendisine karşı bir his beslememiştim.

Kralın tahtıyla aramızda o kadar çok mesafe vardı ki onunla ilgili bir çıkarımda bulunmak zordu. Yönettiği ülkenin durumuna bakıldığında iyi bir adam olduğu söylenemezdi ama Ares’in babasına olan sevgisini gördükçe kral hakkında kötü duygular hissetmekte zorlanıyordum.

Ares’i o kadar çok seviyordum ki onun sevdiği herkesi ve her şeyi de sevmek istiyordum.

Kaçırdığım bakışlarımı yeni krala çevirdiğimde, “Üzgünüm,” diye fısıldadım. “Babanı tanımaya fırsat bulamadım ama senin onu çok sevdiğini biliyorum.”

Ares büyük bir minnettarlıkla, “Teşekkür ederim,” dedi.

“Kimin yaptığını buldun mu?”

“Evet.” Bana doğru yaklaştığında yüzündeki yaraların çoğunun iyileştiğini gördüm. Yaralarını neden zamana bıraktığını merak ediyordum. Ares yüzünde morlukla gezecek bir adam değildi. “Karımın öldürmek istediği kişi yaptı.”

Karım kelimesini duyduğum an dumura uğradım. Katilin kim olduğuna odaklanamadım. “Benimle…” Göğsüm sıkıştı. “Bu şekilde konuşma.”

Tam önümde durduğunda, “Nasıl, güzelim?” dedi. Parmaklarımın arasında çevirdiğim hançerin sivri ucunu Ares’in pantolonunun kalın kemerine bastırdım. Onun bedenini hafifçe geriye doğru iterken, “Bana yaklaşma,” dedim.

“Neden?” Ares hançeri umursamadan aşağıya eğildi. Yumruk yaptığı ellerini kalçamın iki yanına koyduğunda burun buruna geldik. “Hayatımda gördüğüm en güzel kadınla evliyim.” Kokumu içine çekti. “Sana iki şekilde de hitap edebilirim.”

Konunun babasından buraya gelmesine inanamadığım sırada geriye doğru çekildim. Hançerin sivri ucunu kemerinden göğsüne doğru yavaş yavaş sürüklerken, “Iskalamadığımı biliyorsun,” dedim. Az önce fırlattığım hançerden bahsediyordum.

“Bana zarar vermeyeceğini biliyorum, güzelim.” Buz mavisi gözleri yüzümde gezindi. “Benim sana veremediğim gibi.” Başını sağa sola salladı. “Aynaya her baktığında benden nefret ettiğini söylesen de hiçbir zaman etmeyeceksin.”

“Hançeri göğsüne saplamak için senden nefret etmeme gerek yok.” Hançeri gömleğin üzerinden bastırmama rağmen Ares geri çekilmedi. Bıçağı sonuna kadar soksam da kımıldamazdı. “Canımı sıkman yeterli.”

Hiç düşünmeden, “Canını mı sıkıyorum?” diye fısıldadı.

“Çok fazla.”

Rahatsız olacağını sandığım cevabım onu mutlu etti, gözleri mutlulukla ışıl ışıl parladı. Ona karşı hissettiğim duyguların Ares’i arsızlaştırdığını anladığımda onu yanıltmak için hançeri göğsüne saplamayı düşündüm.

“Birini ilk hatasında affedersen ikincisini yapması için fırsat sunarsın.” Göğsünden boynuna doğru sürüklediğim hançerin keskin olmayan tarafını onun boğazına bastırdım. “Beni ilk kez bir odaya kapattığında seni affetmek en büyük hatamdı.”

“Hayır.” Ares soğuktan kuruyan dudaklarını yaladı. “En büyük hatayı benden sır sakladığında yaptın. Karşıma geçip gözlerimin içine bakarak yalan söylediğinde.”

“Bundan sonra ne olacak?” Omuz silktim. “Sana yalan söyleyen, arkandan iş çeviren ve asla güvenmediğin bir kadının, tahtına oturmasına izin mi vereceksin?”

“Bilmiyorum.” Ares’in eli, boynunda duran koluma uzandı. “Bildiğim tek şey var.” Parmaklarını bileğime dolayıp hançeri kendinden uzaklaştırdı ve bedenlerimizin arasında tuttu. “Bir gün bu hançer ikimizden birine saplanacak ama en çok hayatta kalanı yaralayacak.”

Bileğimi onun ellerinden kurtarırken, “O kişinin kim olacağını benim kadar iyi biliyorsun,” dedim. Elimi bacaklarımın arasına koyarak hançeri gizledim.

“Biliyorum, güzelim.” Ares yüzüme düşen tutamları parmaklarının ucuyla geriye çekip kulağımın arkasına sıkıştırdı. “O gün beni üzen şey hançer yarası değil geride bıraktığın kalp kırıklığı olacak.”

Kalbi kırılan tek kişinin o olmadığını söylemek istesem de dudaklarımı birbirine sıkıca bastırıp sessiz kaldım. Ares’in tüm bedenimi uyandıran ve dikkatimi dağıtan yakınlığından uzaklaşmak için geriye doğru eğildim ama biraz daha eğilirsem koltuğa düşecektim.

Sesimin kızgın çıkmasına özen göstererek, “Ares,” dediğim an, “Reen,” dedi. İsmim onun dudaklarından bir yalvarış, bir yakarış gibi çıktığında dengem bozuldu. Koltukta geri düşmeden hemen önce Ares kolunu belime dolayıp beni sıkıca sardığında bir anlık refleksle koluna tutundum.

Saçlarım omuzlarımdan sırtıma doğru döküldüğünde Ares’in can alıcı bakışları gömleğin açıkta bıraktığı göğsüme kaydı. Gözleri göğsümden boynuma oradan da dudaklarıma doğru bir yolculuğa çıkarken, “Reen,” diye fısıldadı.

Bir süre sessizlik içinde birbirimize tutunduk. İkimiz de bir diğerinin hamle yapmasını beklerken dakikalar geçti. Nefesi yüzüme akarken hissettiğim çaresizlik canımı yaktı. İçimi yakan soğuk gözleri gözlerimi bulduğunda, “Neden bana anlatmadın?” diye sordu.

Ares’e ülkesindeki kadınları kurtarmak için bir örgüte üye olduğumu, çoğunlukla kadınları taciz eden ya da çocukları zorla evlendirmeye çalışan erkekleri öldürdüğümü, Hector’un kız kardeşime tecavüz ettiğini ve aynı zamanda kadın ticareti yapan örgütlerin bazılarını yönettiğini anlatmak isterdim. Onun karşısına geçip yaşanan her şeyi söylemek ve bir çözüm bulmasını beklemek kolay olurdu ama Ares’in anlamadığı çok şey vardı.

Kitap Kulübü’nün sırrı bana ait değildi. O kulübe ait herhangi bir bilgiyi anlattığımda orada çalışan diğer kadınlara zarar verebilir, sadece âşık olduğum için bana güvenen insanlarla dolu bir örgütün tüm işlerini mahvedebilirdim.

Hector’un kız kardeşime tecavüz ettiğini ona nasıl söyleyebilirdim ki? Bu, Nancy’nin sırrıydı. Bana söylemesi için yalvardığım, kendi anne ve babasına bile her şeye rağmen anlatmadığı sırrı, bu ülkenin kralına haber veren kişi ben olamazdım.

Ayrıca Nancy’ye intikamını alacağıma dair bir söz vermiştim. Bu intikamın peşine düşecek kişiler yalnızca kardeşim ve ben olmalıydık. Bir başkasının onun intikamını aldığını öğrenirse Nancy’nin nasıl hissedeceğini biliyordum. Kardeşimin sırrını ya da intikamını ondan izinsiz bir başkasıyla paylaşmayacaktım.

Erote Örgütü’ne gittiğimde Hector’un kadın ticareti yaparken kullandığı ismin Baron olduğunu ve bu ülkede yaşayan kadınlarla çocukların hayatlarını parayla takas ettiğini Ares’e söylemeyi çok kez denemiştim. Kelimeler dilimin ucuna kadar gelmişti ama Ares’in konu Hector olduğunda kendi kardeşi, Prens Roberto’ya bile nasıl davrandığını görmüştüm. Onu kaybetmemek, kendimden uzaklaştırmamak için sessiz kalmıştım ama şimdi aramızda sırlardan oluşan koca bir uçurum vardı.

Ares belimi hafifçe okşadığında daldığım düşünceler arasından çıktım. Sessizliğim hoşuna gitmemiş olacak ki, “Bana güvenmemen için sana hiçbir sebep vermemişken neden bana sırtını döndüğünü anlamıyorum,” dedi.

“Ares…” Dudaklarımı yalarken bakışlarımı ondan kaçırdım. Kolunu tutmayı bıraktığımda, “Sana hiçbir zaman sırtımı dönmedim,” dedim. Elimdeki hançeri botumun içine sıkıştırmak için bacağımı hafifçe yukarı kaldırdım.

“Neden gözlerimin içine bakarak yalan söyledin?”

“Sana hiçbir zaman yalan söylemedim.” Yüzündeki solan yara izlerini incelerken samimi bir tavırla, “Bana ait olmayan bir bilgiyi sana veremezdim. Bir başkasının sırrını seninle paylaşamazdım,” dedim.

Ona hiçbir açıklama borçlu olmamama rağmen her şeyi anlatmak istiyordum. Kalbimden geçen tüm hisleri ve aklımda dönen tüm planları bilmesini, bana yardım etmesini, elimden tutmasını arzuluyordum ama o kadar çaresiz bir durumdaydım ki sesimi çıkaramıyordum.

“Ülkenin sorunlarını çözmek için benim arkamdan iş çevirmene gerek yoktu, Megan.” Sesi öyle yaralı çıkıyordu ki içim sızladı. “Eğer sorunları bana anlatsaydın her zaman yanında olur ve elini sıkıca tutardım.”

“En yakın arkadaşın ve aldığın her kararı danıştığın kişi, benim öldürmeye çalıştığım adamsa senin arkandan iş çevirmem ve gerçeklerin tamamını anlatmamam kadar doğal bir şey yok.” Gözlerimi devirdim. “Kendi kardeşin bile onun hakkındaki şüphelerini dile getirdiğinde tepki gösteren ve tavır alan birisin. Elimde bir kanıt olmadan seninle nasıl konuşabilirdim?”

Ares’le, Hector hakkında konuşmak için somut bir kanıt bulmaya çalışıyordum. Eğer o kanıtı bulsaydım zaten her şeyi anlatacaktım. Amacım hiçbir zaman onun arkasından iş çevirmek ya da onu dışlamak değildi.

“Reen…” Ares belimi saran kolunu çekti. Beni tutmayı bıraktığında geriye doğru düşecek gibi oldum ama kendimi hemen toparladım. Burnunun ucu burnuma değdikten sonra sırtını dikleştirdi ve aramıza mesafe koydu.

“Benimle her konuyu konuşabilirsin.” Ellerini pantolonunun ceplerine soktu. “Bir planın varsa bana anlatmalısın ki yan yana savaşalım. Eğer planını bana söylemezsen hiçbir şey yapmana izin vermem.”

Aniden değişen tavırları karşısında nutkum tutuldu. Onu baştan aşağıya süzerken, “Seninle hiçbir planımı paylaşmayacağım,” dedim. Bir anlığına dünya üzerinde benden daha önemli bir insan daha yokmuş gibi davranırken başka bir an benden nefret ediyormuş gibi davranıyordu.

Koltuğun kenarından kalkıp karşısına dikildim. “Senin derdin ne?” Dengesiz hareketlerinin sebebini anlamaya çalışıyordum.

Ares öfkeyle, “Benim ülkem için kendi canını tehlikeye atmayacaksın!” dediğinde konunun ne olduğunu fark ettim. Onun ülkesi için ondan habersiz savaşıyordum ve bu durum kanına dokunuyordu. “Senin anlamadığın şey de bu! Tüm dünyayı tek başına kurtarabileceğini sanıyorsun.”

Kurtarabileceğimi sanmıyordum. Biliyordum.

“Belki de kurtarabilirsin. Her şeyin üstesinden tek başına gelebilirsin.” Onun aksine ben sakindim. Ares’in sesi gittikçe yükselirken, “Ama neden sana yardım etmek isteyen insanların yardımı kabul etmediğini anlamıyorum!” dedi.

“İnsanların yardımlarını kabul ediyorum.” Babam, Damon, Roberto, Kitap Kulübü… Bana yardım eden insanların listesi çok uzundu. “Tek başıma savaşmıyorum.” Ares ne demek istediğimi anlamaya çalışırken geriye doğru birkaç adım attı.

Bakışlarım aramıza giren mesafeye odaklıyken, “Senin de anlamadığın şey şu,” diye mırıldandım. Onun canını yakacağını bilmeme rağmen gerçeği dile getirdim.

“Senin yardımını istemiyorum.”

Cümlem bittiği an salona bir sessizlik çöktü. Kendi nefes sesim dışında hiçbir şey duyamadım. Ares’in ölümcül bakışlarını üzerimde hissederken karşısında durmak zordu. Bu yüzden salondan çıkmaya karar verdim ama yalnızca iki adım attıktan sonra kolumu yakaladı.

“Beni bırak.”

“Neden böylesin?”

Yoluma devam etmeye çalıştım ama tutuşu sertti. Kolum acıdığında pes ettim ve ona doğru döndüm. Başımı yukarı kaldırıp yorgun bir ifadeyle gözlerine baktığımda sözlerime kırıldığını gördüm.

Beni bir tartışmaya sürükleyeceğini tahmin etmeme rağmen, “Nasılım?” diye sordum. Ares, yanında kalacağımdan emin olduğunda beni bıraktı. Kollarımı göğsümün altında birleştirip sabırla cevabı bekledim.

“Acımasız.”

“Senin kurduğun bu boktan düzende hayatta kalmaya çalışıyorum ve acımasız olan ben miyim?” Dudaklarım şaşkınlıkla aralandı. “Senin derdin ne?” Kaşlarımı çattım. “Sorunun ne, Ares?”

Özgürlüğü birkaç saatliğine bile elinden alınmamış bir adam karşıma geçmiş acımasız olduğumu söylüyordu. Bir başkasının onu yönetmesine asla izin vermezdi ama benim hayatımı kendi istediği şekilde yönetmeye çalışıyordu.

Ares, “Bana karşı böyle davranmana…” dediği an ona öyle bir baktım ki cümlesi yarım kaldı. Söze nasıl devam edeceğini biliyordum. Eğer susmazsa canını yakmaktan çekinmeyecektim.

“Sürekli sana olan davranışlarımdan, sözlerimden bahsediyorsun.” Ona doğru bir adım attım. “Benim yaptıklarım, benim söylediklerim…” Çok öfkeli olmama rağmen sesim titremediği için kendimle gurur duydum. “Sen hiç kendi yaptıklarının farkında mısın?”

“Benim yaptığım her şeyin bir açıklaması var.” Ares beklediğimden daha kızgındı. “Ama sen davranışlarının sebeplerini açıklayamıyorsun.” Bir elini cebinden çıkarıp saçlarının arasından geçirdi. “Hiç kimseyi buna değer görmüyorsun!”

“Sen…” Havaya kaldırdığım elim titriyordu. “Önce etrafıma duvarlar örerek özgürlüğümü elimden alıp sonra hangi hakla o duvarları neden yıktığımı sorabilirsin?”

Ona karşı acımasızca davrandığımı düşünüyordu ama çok yanılıyordu. Bana bu şekilde davranan başka bir adam olsaydı şu an karşımda duramazdı. Onu çoktan öldürmüş ve bir ağacın altına bırakmış olurdum.

Ares, ona duyduğum sevginin beni merhametli birine dönüştürdüğünü göremeyecek kadar aptal bir adamdı. Beni gerçekten tanısaydı, nasıl biri olduğumu bilseydi karşımda bu tavırla konuşmaya cesaret edemezdi.

Ona âşık olduğum için çok şanslıydı.

Ares haklı olduğumu bildiği için sessiz kaldı. Bana arkasını dönüp geniş koltuğa oturduğunda başını ellerinin arasına aldı. Büyük bir kavganın altından ikimiz de sağ çıkamazdık. Bu yüzden onu salonda yalnız bıraktım.

Merdiveni yavaş adımlarla çıkıp koridorda ilerledim. Giyinme odasına girdiğimde üzerimdeki tüm hançerlerden kurtuldum. Belimi saran korsenin iplerini çözdükten sonra hançerleri koyduğum rafın yanına bıraktım.

Saçlarımı bir omzumda toplayıp yatak odasına geçtim. Şömineye birkaç odun atıp ateşi harladım. Sıcaklık odanın içine yayılırken kollarımı göğsümde birleştirip yatağın yanındaki büyük camın önünde durdum.

İri kar taneleri gökyüzünden yeryüzüne süzülmeye başlamıştı. Aklımda Ares’in bana oynadığı oyuna karşı yapacağım hamleler varken bahçeye yağan lapa lapa karı izledim. Bu evden çıkacağım, özgürlüğüme kavuşacağım bir plan hazırlamıştım. Sadece planı uygulayacağım en iyi ânı beklerken sabretmek kalmıştı. Çünkü kaçtıktan sonra yakalanmamam gerekiyordu. Kendimi güvenceye almak zorundaydım.

Yatak odasının kapısının açıldığını duyduğumda kımıldamadım. Ağaçların dallarını beyaza bürüyen kardan gözlerimi ayırmadım. Birkaç adım attıktan sonra duran Ares’in şöminenin yanında olduğunu tahmin ettim.

Sessizliği bölerek, “Benimle paylaşmanı istedim,” diye fısıldadı.

Ares’in itirafı şöminede yanan odunların sesine karıştı. Bedenimi yavaşça sesin geldiği yöne doğru çevirdim. Ben sırtımı pencerenin pervazına yaslarken o, şöminenin yanında elleri cebinde duruyordu. Her zaman yüzüne yerleştirdiği sert ifadesini geride bırakmıştı.

Buz mavisi gözlerini gözlerimden ayırmadan, “Hiç kimseye inanmazdım,” dedi. Sözler ağzından kolaylıkla çıksa da derinlerde bunları söylemek için zorlandığını görebiliyordum. “Kendi kardeşime bile.”

Bana doğru yaklaşırken sırtını dikleştirdi. Herkesin bilmesi gereken bir gerçeği dile getirircesine, “Ama senin elinde bir kanıt olmasa da sana inanırdım,” dedi. Hector’dan bahsediyordu.

Ellerini pantolonunun ceplerinden çıkarıp çenesini kaşıdığında gerginliğini hissettim. “Bırak doğruları söylemeyi, Megan.” Birkaç tutam saç alnına düştüğünde gülümsedi. Sanki pes etmişti. “Karşıma geçip yalan söylediğinde bile sana inandım ben.”

Ares’e ona yalan söylemekle bir başkasının sırrını güvende tutmak arasındaki farkları anlatmayı düşünsem de dudaklarımı birbirine bastırıp sessiz kaldım. Hayatı boyunca ilk defa birine kendini açıyor gibi dururken ona engel olmayacaktım.

“Çok öfkelendim.” Kalın dudaklarını yaladı. “Arkadaşını idam sehpasına çıkaracak, çok istiyorsan senin de çıkabileceğini söyleyecek kadar çok sinirlendim.” Tam karşıma dikildiğinde başımı geriye attım.

“Kızdım, Megan.” Yüzüme yaklaştırdığı elinin tersiyle yanağımı okşadı. Parmaklarının ucunu çenemde gezdirdiğinde içim ısındı. “Sana değil.” Başını salladı. “Bir başkasına değil.” Parmakları kulağımın altından saç diplerime doğru ilerlerken, “Kendime kızdım,” diye mırıldandı.

“Bana yalan söylediğini öğrendiğimde bile bir yanım seni savunmaya devam ettiği…” Zorlukla yutkundu. “O mavi gözlerine her baktığımda orada bir sır gördüğüm ve benimle paylaşacağın kadar iyi bir adam olamadığım için kendime kızdım.”

Ares’in boşta duran eli belimi bulduğunda göğsümde birleştirdiğim kollarım serbest kaldı. Samimi olduğunu hissettiğim sözlerini dinlerken ellerim istemsizce onun göğsüne kaydı. Parmaklarımın uçları gömleğin açıkta bıraktığı tene dokundu. Duygularımızın yerle bir olmaması için birbirimize sıkıca tutunuyorduk.

Ares bana kırgınlıkla bakarken, “Senin gözünde yetersiz bir adam olduğum için kendime kızdım,” dedi. Ondan sakladığım sırların Ares’i bu şekilde özgüvensiz hissettirebileceğini hiç düşünmemiştim.

“Ne yaparsan yap önemli değil.” Alnını alnıma yasladığında gözlerimi kapadım. Burunlarımız birbirine değdiğinde, “Seni tüm hatalarınla kabul edeceğimi ve ne olursa olsun her zaman seveceğimi bildiğim için kızdım,” diye fısıldadı.

Ares belimde duran elini sırtıma götürüp bana sarıldığında kalbim göğsümden çıkacak kadar hızlı attı. Bedenlerimiz birbirine yaslandığında Ares kolunu belime doladı ve beni, kaybetmekten korktuğu bir oyuncağa sıkıca sarılan bir çocuk gibi tuttu.

“Birini her şeye rağmen seveceğini bilmenin verdiği çaresizlikle…” Yanağıyla yanağımı okşadığında yeni çıkmaya başlayan sakalları tenime battı. “İdam sehpasına çıkabileceğini söyledim.”

Bir yanım yaşanan her şeyin Ares’in bir oyunu olduğuna inanıyordu. Beni, sırlarımı itiraf ettirmek için idam sehpasına sürüklediğini ve elinde suç işlediğime dair bir kanıt olmamasına rağmen bilerek bu evde tuttuğunu düşünüyordum.

Diğer bir yanım ise ne yaparsa yapsın kalbimin onu affetmek için bir yol bulmak istediğini ve bana oyun oynayıp kandırsa bile onu seveceğimi biliyordu. Bu yüzden onun tüm kızgınlığının sebebini ve verdiği tepkiyi anlayabiliyordum.

“En çok kendime kızdım.” Ares konuşmaya devam ettiğinde gözlerimi araladım. Bakışları yüzümde gezinirken, “Ama öfkemi senden çıkardım,” dedi. “Suçlu olup olmadığını umursamadım. Beni, sırlarını anlatacak kadar sevmediğin için kırıldım.”

Yanıldığını söylemek için cümleye, “Ares…” diye başladım ama beni dinlemedi.

Saçlarımı geriye doğru taradıktan sonra parmaklarını tutamlara doladı. “Seni kırdıkça kendi yaralarım iyileşir sandım.” Yanağıma minik bir öpücük bıraktı. “Ama öyle olmadı.” Gömleğinin yakasını tutan ellerimi yumruk yaptım. “Daha da çok parçalandım, Reen.”

Ares’in bakışları dudaklarıma kaydığında ürperdim. Özlem dolu bir ifadeyle dudaklarımı izleyen adama yanıldığını anlatmak yerine göstermeye karar verdim. Parmaklarımın ucunda yükselirken yumruk yaptığım elimi açtım ve göğsünden ensesine doğru uzun bir yol boyunca tenini okşadım.

Bir elim koluna dolanırken diğer elimi boynuna sardım. Başımı hafifçe sağa yatırıp onun dudaklarına uzandım ama öpmeden önce bekledim. Nefesi nefesime karışırken Ares beni kendine daha da çok çekip bedenlerimizi birbirine yasladı. Saçlarımı okşarken benden izin alırcasına gözlerime baktığında daha fazla dayanamadım.

Ares’in dudaklarına yumuşak bir öpücük kondurduğum an etrafıma ördüğüm duvarlar yıkıldı. Her bir tuğla tek tek düşerken göğsümden yükselen kalbimin sesini bastırmak için Ares’e sıkıca tutundum. Benim için araladığı dudaklarını öptüm.

Yeniden onun kollarının arasında olmak, bedenimde gezen ellerini hissetmek ve dudaklarımı okşayan dudaklarının tadını almak bir ömür sürmüştü. Ares’in duygularını anlamak, ona duyduğum nefreti bastırmak ve kalbimin onu affetmesi ise yalnızca birkaç dakika.

Onu öperken her şeyi ağırdan aldım. Hiçbir ânı kaçırmamaya özen gösterdim. Her bir duyguyu kalbimin derinliklerinde hissettim. Ciğerlerime esen nefesini, burnuma dolan kokusunu içime çektim. Dudaklarının beni mühürlemesine izin verdim. Her bir saniyenin tadını çıkardım.

Soluklanmak için geri çekildiğimde Ares beni bırakmadı. Kollarını belime dolarken ellerini kalçama yerleştirdi. Alnını alnıma yasladığında, “Bazen seni seviyorum demezsin, Reen…” dedi. “Bir kadının kalbini parçalara ayırmasına göz yumarsın.”

Dudağımın kenarını öptüğünde gözlerimi birkaç saniyeliğine kapattım. Ares çenemin ucunu da şefkatle öptüğünde kollarında erimek üzereydim. “Sana hiçbir zaman seni seviyorum demedim, güzelim.”

Gözlerimi araladığımda bakışlarımız buluştu. Ares, “Bazen birini seni seviyorum demeye cesaret edemeyecek kadar çok seversin,” dediğinde içimde bir fırtına koptu. Onun küçük bir ilgisiyle şımaran tarafım her bir sözüne kolaylıkla inandı.

İki elim omuzlarından ensesine doğru yavaşça ilerlerken Ares’in gözlerindeki ateşi görmek beni daha da harladı. Parmaklarımı saçlarının arasından geçirip onu kendime çektim. Altdudağını dudaklarımın arasına alıp onu sertçe öptüğümde Ares bana eşlik edip öpüşmemizi derinleştirdi.

Kalçamın altından sıkıca tutup ayağımı yerden kesti ve beni havaya kaldırdı. Hiç düşünmeden bacaklarımı onun beline dolayıp kucağına yerleştim. Ares sırtımı duvara yaslayıp dudaklarımı ele geçirdi.

Bir kolunu kalçamın altına sabitlediğinde boşta kalan eliyle bacağımı okşadı. İsmimi fısıldarken geriye çekildi. “Haklıydın.” Beni gözleriyle soyan bakışları yüzüme kaydı. “Cesur olamadım.” Dudaklarıma baktı. “Zamanında söyleyemedim.”

Eli bacağımdan belime oradan da göğsüme doğru çıktı. Parmakları boynumu bulduğunda başparmağıyla çenemden bastırıp başımı yukarı kaldırdı. Altdudağımı dişlerinin arasına alıp çekiştirdiğinde dudaklarımdan bir inilti döküldü.

“Seni seviyorum, Reen.”

Gözümden akan bir damla yaş yanağımdan kayıp boynuma indiğinde Ares gözlerini o yaştan ayırmadı. Tüm kırgınlığını, öfkesini bir kenara bırakıp bana kendini tamamen açmış olmanın verdiği rahatlamayla tekrarladı.

“Seni çok seviyorum, güzelim.”

Alt kirpiğimde akmayı bekleyen başka bir gözyaşını dudaklarıyla yakaladı. Yanağımdan çeneme, çenemden boynuma doğru dudaklarıyla tenimi okşadı. Onun özlemiyle yanan bedenimi istemsizce Ares’in vücuduna bastırırken buldum.

Sesimde derin bir özlemle, “Ares…” diye fısıldadığımda dudaklarımı öptü. Dili dilimi okşarken onun dokunuşları altında kendimi kaybettim. Bir kolunu belime dolayıp beni havada tutarken kendi etrafında döndü. Ellerimi kirli sakallarında gezdirdim. Kalın dudağını emdiğimde Ares’in boğazından hırıltılı bir ses çıktı.

Tüm bedenim ateşler içinde kaldığında Ares yatağa ulaştı. Sırtımı yumuşak yorgana bırakırken ellerini üzerimden ayırmadı. Bir mememi avucunun içine alıp sıktığında kasıklarımı ona bastırdım. Gömleğimin üstten iki düğmesini açtığı sırada kulağımın altını yaladı. Boynuma öpücükler kondurarak aşağıya indiğinde zorlukla mırıldandım.

“Dur.” Ares dudaklarını boynumdan çektiğinde, “Durmalıyız,” diye fısıldadım.

Her bir hücremle Ares’in beni sevdiğini ve ikimizin de bütün aptallıkları, âşık olduğumuz için yaptığımızı biliyordum. Hislerimizi bir kenarda tutarak hayatımıza devam etmemiz zordu ama gerçekler ortaya çıkmadan eskiye dönemezdik.

Ares’in bana oynadığı oyunun bizi nereye götüreceğinden ve benim yaptığım planların ona nasıl zarar vereceğinden habersizken onunla aynı yatağa giremezdim. Birbirimizden sırlar saklarken yeniden biz olamazdık.

Ares zihnimden geçen düşünceleri duymuş gibi, “Anlıyorum,” dedi. Tek kolunu belime dolayıp beni kolaylıkla havaya kaldırdı. Yatağın ortasına sürükleyip bedenimi battaniyenin altına soktu.

Dudaklarımı bir şeyler söylemek için araladım. Başımı yastığa koyduğum sırada Ares benden önce konuştu. “Biliyorum, güzelim.” Alnımdan öptü. “Birbirimizin kalbinde yeni yaralar açmadan önce iyileşmeliyiz.”

Ares sağ tarafıma uzanıp battaniyeyi üstüne örttü. Kolunu belime doladı ve beni kendine çekti. Başımı onun göğsüne, elimi karnına koydum. Bir bacağımı onun bacaklarının arasına yerleştirdim.

Ares sırtımı okşarken saçlarımdan öptü. “Ne yaparsan yap.” Çenemden tutup başımı yukarı kaldırdı. Gözlerimiz buluştuğunda, “Seni hep seveceğim,” dedi. Dudaklarımı öptükten sonra saçlarımı okşadı.

Yanağımı şöminede yanan ateş kadar sıcak olan tenine bastırdım. Onun koynunda uykuya dalmadan önce hislerim karmakarışıktı. Beni yalnızlığa sürükleyen duvarları yıkıp onu içeri almıştım. Artık yalnız değildim ama yaralarımı hatırlatan enkaz hemen yanımızda duruyor, her bir tuğla bana yük oluyordu.