İçeriğe atla

Buz Krallığı 2

5/26 · YALNIZLIK

0%

5. bölüm · 16dakika

YALNIZLIK

Buz Krallığı 2 — Sena Nur Işık

BÖLÜM 4: YALNIZLIK

MEGAN

Dört bir yanımı saran yalnızlıkla mücadele etmek gün geçtikçe daha da zorlaşıyordu. Sevdiğim herkesin beni terk ettiğini ve hiç kimsenin beni bu lanet evden kurtarmak için gelmeyeceğini düşündüğüm her an kalbimden bir parça kopuyor, eksiliyordum.

Roberto’nun gidişinin üzerinden üç gün geçmişti. Tek başıma üç koca gün... Akşamları birileri gelir umuduyla gözlerimi kapıya dikip beklemiştim ama bu dağın başında benden başka hiç kimse yoktu.

Üç gün boyunca her gün farklı bir yöntemle kaçmaya çalışmıştım. Her kaçışımda karşımda başka bir subayı bulmuş ve yakalanmıştım. Yine de hemen pes etmemiştim. Hepsiyle nefessiz kalana kadar dövüşmüştüm.

Subaylar kaybettiğimi sanıyorlardı ama benim onlarla antrenman yaptığımın farkında değillerdi. Belki de biliyorlardı ve bu durumu umursamıyorlardı. Bir gün dördünü birden yeneceğime inanmıyor ve beni küçümsüyorlardı.

Sorun değildi.

Ben, beni hor gören adamların arasından sıyrılıp yoluma devam etmenin bir yolunu her zaman bulmuştum. Tekrar bulurdum. Bu yüzden her gün yeniden deneyecektim. Birini, nasıl dövüştüğünü bilmeden yenmeniz zordu ama hamlelerini ve zayıflıklarını ezberlediğinizde kazanma şansınız oldukça yüksekti.

Yalnız kaldığım ikinci günün ortasında subaylara yemek ikram etmiştim. Başta şüpheyle yaklaşsalar da kabul etmişler ve afiyetle yemişlerdi. Onlara karşı sadece fiziksel olarak değil duygusal olarak da kazanmak istiyordum.

Bana karşı gardlarını indirip duygularını açtıkları an darbeyi indirecektim.

Üç gündür kek yapmaya devam ediyordum ama her denediğimde başka bir sorun çıkıyordu. İlkinde kekin altı yanmış, ikincisinde şeker koymayı unutmuştum. Bu sabah başarısız bir kaçış deneyiminden sonra kek hamurunu hazırlama işlemi sırasında sinir krizi geçirmiş ve mutfağı darmadağın etmiştim.

Mutfak tezgâhına ve dolaplarına dağılan hamur midemi bulandırmıştı. Birkaç kez kustuktan sonra mutfağı toplamak yerine öylece bırakmıştım. Zaman algımı kaybedinceye kadar uyumak istemiştim ama akşam olmadan uyanmıştım.

Tek başına uyuyan biri için çok büyük olan yataktan kalktım. Kalın kürklü bir pelerini alıp üzerime geçirdim ve uzun beyaz çizmelerimi giydim. Örgü yaptığım saçlarımı açtığımda kalın dalgalar sırtıma döküldü.

Merdiveni hızlı adımlarla inip mutfağa hiç bakmadan salona geçtim. Devasa kapıyı sonuna kadar açıp temiz havayı içime çektim. Son iki gündür kar yağışı yavaşlamıştı. Yerde oluşan buzlara dikkat ederek birkaç adım attım ve kapıyı arkamdan kapattım.

Boğazına bıçak dayadığım subay başını bana çevirip tek kaşını soru sorarcasına kaldırdı. Bir kaçma girişiminde bulunup bulunmayacağımı anlamak istercesine beni baştan aşağıya süzerken diğer subay orada değilmişim gibi davrandı.

İkisinin ortasında durup bakışlarımı karşımda duran ağaçlara çevirdim. Güneş henüz batmamıştı ve ağaçların arkasına saklanırken gökyüzünü turuncuya boyamıştı. Beyaz bulutların her birini incelerken ellerimi pantolonumun ceplerine soktum.

“Kaç yaşındasın?”

Dün ilk defa sorduğum soruyu bugün tekrar yönelttim ama ikisinden de ses çıkmadı. Başımı hafifçe sola doğru çevirip, “Ben yirmi iki yaşındayım,” dedim. “İkiniz de benden genç görünüyorsunuz ama daha tecrübelisiniz.”

Sarışın subayın dudağının bir kenarı gururla havaya kalksa da sağımda duran subayda hiç tepki yoktu. Aramıza ördükleri duvarı yıkacak soruyu buluncaya kadar sabırlı davranmalıydım.

“Benimle sohbet etmeniz yasak mı yoksa bu sizin kişisel tercihiniz mi?” Bir cevap duymak umuduyla birkaç dakika bekledim ama sessiz kaldılar. “Nöbet değişimini ne zaman yapıyorsunuz? Bir insanın saatlerce soğuk havada hareketsiz kalması mümkün değil. Belki de sinir krizleri geçirmek yerine nöbet değişimlerinizi takip etmeliyim.”

Sarışın subay söylediklerime çok minik tepkiler verse de sağımdaki kişinin kayıtsızlığı canımı sıkıyordu. Başımı ona doğru çevirip, “Nasıl yemek yiyorsunuz ve ne zaman uyuyorsunuz, merak ediyorum,” dedim. “Evin yakınlarında konakladığınız bir yer olmalı.”

Bakış açısına girmek için öne doğru bir adım atıp bedenimi sağımda kalan esmer askere döndüm. Gözlerini ağaçlardan ayırmasa da beni görebildiğini biliyordum. “Rütben ne?” Onu baştan aşağıya süzerken, “Albay mısın?” diye sordum.

“Binbaşı?” Rütbeleri hatırlamaya çalışıyordum. “Teğmen, yarbay?” Kaşlarımı çattım. “İsimlerinizi bile bilmiyorum. En azından rütbelerinizi söyleseniz.”

Subayın geriye doğru taradığı saçlarından bir tutam yüzüne düştüğünde tebessüm ettim. Bir heykeli andıran asaletiyle gözünü bile kırpmadığı sırada doğa onun tarafını tutmuyordu. Ellerimi onu taklit ederek belime yerleştirip dik durdum.

“Kapıda beklediğinize göre belki de çavuş olmalısınız,” diye mırıldandım. “Ben çocukken babam evimize bir köpek getirmişti. Bahçede bir kulübesi vardı ve bizi koruduğu için ismini Çavuş koymuştu.”

Sarışın askerin dudakları arasından bir kıkırdama döküldüğünde esmer asker kaşlarını çattı. Gözlerinde öfke parıltısı gördüğümde, “Size hakaret etmeye çalışmıyorum,” derken samimiydim. “Siz konuşmadığınız için kendim tahmin yürütmek zorundayım.”

Esmer asker derin bir nefes aldığında, “Bana neden kızdığını anlamıyorum. Çavuş ismi köpekler arasında popüler. Bu benim suçum değil,” dedim.

Sarışın asker, “Neden önemli?” dediğinde konuşmasına şaşırdım. İlk gün kapıyı açıp beni içeri tıktığından beri ağzını açmamıştı.

“Kiminle dövüştüğümü bilmek istiyorum.” Göz kırptım. “Bu evden kaçıp aileme ve arkadaşlarıma kavuştuğumda onlara yendiğim kişilerden bahsederken rütbelerinizle hava atacağım.”

Sarışın asker alaycı bir şekilde gülümsedi ama bir cevap vermedi. Yeniden ikisinin arasındaki boşluğa geçip gün batımını izlemeye kaldığım yerden devam ettim. Bir süre sonra esmer askerin sesini duydum.

“Bizi asla yenemeyeceksin.”

İlk defa konuşmuştu. Onu sohbete dahil eden şeyin kışkırtmak olduğunu fark ettim. Gücüyle ya da rütbesiyle dalga geçtiğimi düşündüğünde cevap verecekse belki de gerçekten bunu yapmalıydım.

“Sizi şu an yenemiyor olabilirim ama bu durum değişecek.” Esmer askere baktım. “Çok küçük yaşta bir askeriyeye girip sizler gibi eğitim görmemiş olabilirim ama ne kadar güçlü olduğumu biliyorsun.”

Subayın çenesi gerildiğinde bunu bir evet olarak kabul ettim. İyi bir konuşmacı değillerdi ama iyi birer dinleyicilerdi. İçimde biriken tüm duyguları ve fikirleri sırasıyla dökmem için güzel bir fırsattı.

“Rakibimle karşılaşırken yaptığım hamlelerin sizin yanınızda biraz serseri kaldığının farkındayım. Ben dövüşmeyi sokakta öğrendim. Başıboş gezen adamlar ya da paralı askerler sizde olan disipline sahip değiller. Subaylar hakkında çok şey duymuştum ama…” Dudak büzdüm. “Bu kadar istikrarlı, soğukkanlı ve disiplinli olduğunuzu bilmiyordum.”

Göğüsleri övgümle şiştiğinde gülümsedim. “Açıkçası burada olmanızı bir iltifat olarak kabul ediyor ve kendimle gurur duyuyorum. Kralınız sıradan paralı askerleri iki gün içinde aşıp kaçacağımdan emindi. Bu yüzden onların yerine sizler buradasınız.”

Güneş tamamen batarken rüzgârın sesini dinledik. Onların nöbetine eşlik ederken kadınlar askeriyeye alınmadığı için üzüldüm. Benden iyi bir kraliçe ya da eş olmamıştı ama ülkesine hizmet etmek için savaşan iyi bir subay olurdu.

Hava karardığında subayları nöbetinde yalnız bıraktım. Şömine söndüğü için soğuyan salondan geçip üst kata çıktım. Yatak odasındaki şömineye birkaç odun atıp ateşi harladım. Çizmelerimden ve kıyafetlerimden kurtulup annemin seçtiği geceliklerden birini giydim. Yatağa uzanıp kalın yorganın altına girdim. Karnımdan gelen sesleri umursamadan uyudum.

&

Ağzıma giren saçları çıkarırken gözlerimi araladım. Bir anlığına nerede olduğumu anlamadım. Kendi etrafımda dönüp yatağa sırtüstü uzandım. Gözlerimi ovuştururken burnuma gelen tanıdık koku dikkatimi çekti.

Yatağın sağ tarafına döndüğümde yatmadan önce düzgün olan örtünün bozulduğunu gördüm. Yorgan açılmıştı ve çarşaf kırışmıştı. Yastıktan Ares’in kokusunu aldığımda ben uyurken yanıma uzandığını düşündüm.

Şimdiye sönmüş olması gereken şömine harıl harıl yanıyordu. Ben uyuduktan sonra eve gelmişti. Ne kadar süredir uyuduğumu bilmiyordum. Karnımda bir anlık umutla uçuşan kelebekleri susturmak için belki de çoktan gittiğini ve evde yine yalnız kaldığımı kendime hatırlattım.

Günler sonra birini göreceğim için mi yoksa o kişi Ares olduğu için mi heyecanlandığımı bilemeden yorganı bir kenara atıp yataktan kalktım. Uzun, lacivert geceliğimin eteklerini düzeltip yatak odasından çıktım. Koridoru geçip merdiveni inerken mutfaktan gelen sesleri işittim.

Mutfak kapısının önünde hareketsiz bir şekilde durdum. Bana sırtı dönük olan Ares başını tezgâha eğmişti. Bir tahtanın üstünde ekmeğe benzer bir şeyler kesiyordu. Karnımdaki kelebekler haklı çıktıkları için kanatlarını daha hızlı çırpıyorlardı.

Konunun Ares ile bir ilgisi yoktu. Uzun süre sonra tanıdık bir yüz gördüğüm için heyecanlıydım. İçimden defalarca kez aynı sözleri tekrarlayıp nabzımı sakinleştirmeye çalıştım.

Etrafı incelerken mutfak dolaplarının ve tezgâhın temizlendiğini gördüm. Ares’in her yeri toparladığını ve sildiğini anladığımda şaşırdım. Başkasının pisliğini temizleyecek bir adama benzemiyordu. Krallar sıradan insan işleriyle uğraşmazdı.

Ares dolabın kapağını açıp bir tabak çıkarırken gözlerimi kıstım. Uzağı göremediğim için tabağa dizdiği yiyeceği tam olarak anlayamadım. Ares, tabağı adaya koymak için döndüğü sırada beni fark etti ve hareketleri yavaşladı.

Beyaz bol bir pantolonun üzerine giydiği beyaz gömleğin yakası açıktı. Çok açıktı. Sadece alttan iki düğmesi kapalıydı ve karın kaslarının bir kısmını görebiliyordum. Geniş omuzlarını ortaya çıkaran gömlekten bakışlarımı ayıramıyordum.

Kalbim göğsümden çıkmak istercesine atarken konunun Ares’le ilgili olduğunu kabul ettim. Midemdeki kelebeklere karşı ellerimi havaya kaldırdım ve suçu üstüme aldım. Haklıydınız…

Ares'in yüzüne bakmayı başardığımda onun da aynı şekilde beni incelediğini gördüm. Buz mavisi gözlerinde özlemle lacivert geceliğime ve yırtmacın açıkta bıraktığı bacağıma bakıyordu. Tüm bedenimi ateşlere atacak bir yavaşlıkla yüzüme ulaşan gözleri önce dudaklarıma uğradı.

Ona doğru ilerlediğim sırada başını sağa sola sallayıp önüne eğdi ama tam karşısındaki sandalyeye otururken tekrar bana baktı. Gözlerimiz buluştuğunda alnına dökülen saçlarını geriye itmek için büyük bir istek duydum. Bir yanım ona dokunmak istiyordu ama kendimi kontrol etmek için ellerimi birbirine kenetledim.

Ares boğazını hafifçe temizleyip, “Hangisini sevdiğini bilmiyorum,” dedi. “Bu yüzden hepsinden getirdim.”

Bana arkasını dönüp torbalardan çıkardığı diğer yiyecekleri dilimlerken gözlerim tezgâha döndü. Dört tabağın içinde birbirinden farklı kekler vardı. Kakaolu olduğunu fark ettiğim kekin yanındaki tabağa uzandım. Açık sarı rengindeki keki burnuma yaklaştırdığımda limon kokusu aldım.

Ares iki tabağı daha tezgâha bıraktığında dudaklarım şaşkınlıkla aralandı. Çok fazla kek vardı. Vişneli, portakallı, yaban mersinli, havuçlu, bademli ve fındıklı… Hayatımda daha önce hiç bu kadar çeşidi bir arada görmemiştim.

Ares hem kendi hem de benim önüme boş bir tabak, çatal ve bir bardak sıcak çay bıraktığında koyduğu üç tabağın sonuncular olduğunu anladım. Tam karşıma oturup limonlu keke uzandığında bakışlarım günlerdir yapmaya çalıştığım elmalı ve tarçınlı kekin üzerindeydi.

Biri ona kek yapmaya çalıştığımı ve her defasında başarısız olduğumu haber vermişti. Bu yüzden benim için her çeşitten kekler hazırlatmış ve getirmişti. Birinin benim için yaptığı en güzel şey miydi bilmiyordum ama başka zaman olsa kalbimi bir pamuğa çevirecek kadar düşünceli bir hareketti. Kalbim bir buz gibi erirken zihnim beni bir kafese kapattığını hatırlatıyor ve bu güzel ânı mahvediyordu.

Elmalı ve tarçınlı keke doğru uzanıp kendi tabağıma bir dilim koydum. Çatalın kenarıyla keki kesip ağzıma bir parça attım. Tarçın tadı az geliyordu. Nancy’nin yaptığı kadar iyi olmasa da gerçekten güzel bir kekti.

Ares son iki gündür hiçbir şey yememiş gibi her kekten büyük dilimler alıp yediğinde benim de iştahımı açtı. Vişneli ve yaban mersinli keklerden de birer dilim yedikten sonra tekrar elmalı ve tarçınlı kek yedim.

İkimiz de sessizlik içinde karınlarımızı doyururken ara ara bakışlarımız buluşuyor ama ilk cümleyi kuran kişi olmamak için büyük bir çaba sarf ediyorduk. Ondan korkuyor ya da kaçıyor değildim. Onunla iletişim kurarsam kaybedeceğimi biliyordum.

Bir yanım onun ağzından çıkacak olan her şeye inanacaktı. Ares karşıma geçip hangi yalanı söylerse söylesin, her cümlenin yalan olduğunu bilsem bile ona kanacaktım. Kalbimin tamamı ona duyduğum aşkla doluyken doğru kararlar veremeyecektim. Her şekilde beni etkilemeyi başaracaktı.

Fakat onunla konuşmazsam uzun süre daha buradan çıkamayacaktım ve ben şimdiden çok sıkılmıştım. Bir an önce buradan kurtulmak, aileme ve arkadaşlarıma neler olduğunu öğrenip söz verdiğim intikamı almak istiyordum.

Sıcak kupayı iki elimle tutup çaydan bir yudum içtikten sonra, “Cezam ne zaman bitecek?” diye sordum. Ares başını önündeki tabaktan kaldırıp gözlerimin içine baktı. Sorunun cevabını bir süre düşündü.

“Belirli bir tarih yok.”

Belirli bir tarih yok demek, ben ne zaman istersem o zaman mı demek?” Gözlerim kızgınlıkla bakarken dudaklarımda tebessüm vardı.

Ares alnına düşen saçları geriye taradı. Rahat bir pozisyon bulmak için taburede kımıldandı. “Öyle gözüküyor.” Çayından bir yudum aldı.

Sorularıma kayıtsız kalmak için çabalasa da yüz ifadesi onu ele veriyordu. Getirdiği kekleri yiyor, onunla konuşuyor ve tavır almıyor olmam hoşuna gitmişti. İkimiz de birbirimizi suçluyor, nefret etmeye çalışıyorduk ama başka bir yanımız birbirimizi affetmek için can atıyordu.

“Peki.” Başımı hafifçe yana eğdim. “Ne zaman istiyorsun?”

Hiç tereddüt etmeden, “Ortalık sakinleşince,” dedi.

“Ortalık karışık mı?” diye sordum.

Kaşlarını çattı. “Biliyorsun.”

Hiçbir şey bilmiyorum deyip çığlık atmak yerine sakin kalarak, “Burada hiçbir şey bilmiyorum,” dedim. Ares’in karşısında sinir krizi geçirmek istemiyordum çünkü onun istediği tam olarak buydu.

Limonlu kekten bir parça alırken, “Anteros’un yarattığı dağınıklığı toparlıyorum,” diye açıkladı.

Bakışlarımı onun tabağından yüzüne doğru çevirdim. Gözlerimiz buluştuğunda kararlılıkla konuştum. “Onu şimdiye kadar öldürmüş olmalıydın.”

Erote Örgütü’nden saraya geldiğimiz günün üzerinden çok uzun süre geçmişti. Aylar olmuştu ve Ares defalarca kez Anteros’u öldürmek için saraydan ayrılmıştı. Bu konunun çoktan kapanmış olması gerekiyordu.

Ares itiraf etmekten hoşlanmıyormuş gibi, “Kolay değil,” dedi.

“Baron onu desteklediği sürece de kolay olmayacak.”

Ares’in Baron kim diye sormasını beklerken o çok şaşıracağım bir cevap verdi. “Eğer ortada dönen dedikodular doğruysa ve ülkemdeki kadınları ve çocukları diğer ülkelere satıyorlarsa…” Ses tonu kararlıydı. “Hepsini öldüreceğim. Önce kendi ülkemde bana ihanet edenleri sonra da diğer ülkelerde satın alan kişileri.”

Gerçeklere dedikodu demesi canımı sıktı. “Bu bilgilerin doğruluğundan emin değil misin?” Bilgi kelimesini bastırarak söyledim.

“Ne kadar doğru olmasını istemesem de araştırmalarım tek bir sonuca varıyor.” Sırtını dikleştirdi. “Ani karar veren bir kral olmak istemediğim için önlem alıyorum.”

Tek kaşımı şüpheyle kaldırdım. “Ani karar veren bir kral olmak istemiyorsun.” Onu tekrar ederken fısıldamıştım. “Tanıdığım en dengesiz adamsın.” Sonradan aklıma gelmiş gibi parmağımı kaldırdım. “Ah! Bir de en alıngan.”

Ares dirseklerini tezgâha yaslayıp öne doğru eğildi. Gözlerini bir an bile gözlerimden ayırmadan, “Bu yorumu yaparken beni yanına koyup karşılaştırdığın diğer adamları çok merak ediyorum,” dedi. “Bir gün…” Dudaklarını yaladı. “Bir gün tüm bu işler bittiğinde tanıdığın diğer adamların listesini yapacağız.”

Bakışlarındaki ateş tenimi yakarken nefesimi tuttum. Ona canını acıtacağını bildiğim sert bir cevap vermek ve nefretini körüklemek yerine dürüst oldum. Dişlerimin arasına aldığım altdudağımı özgür bırakıp konuştum.

“Seni anlamıyorum.” Kafamı karıştırıyordu.

“Hayır.” Geri çekildi. “Anlaşılmaz olan kişi ben değilim, Megan.” Boş tabakları üst üste koyarken kızgındı. “Gözlerinin içine bakıp benden sakladığın bir sır olup olmadığını sorduğumda yalan söyleyen sendin.”

Yerinden kalkıp tabakları lavabonun içine bırakırken, “Benimle konuşmak, gerçekleri anlatmak yerine sır saklayan sendin,” dedi. Ona itiraz etmek için dudaklarımı araladım ama konuşmama izin vermedi.

“İdam sehpasına çıkıp kendi canınla oynayan sendin.”

“Oraya çıkmamı sen istedin!” Sesim beklediğimden daha yüksek çıktı.

Ares kollarını iki yana açıp tezgâhın kenarlarını sıkıca tuttu. Aramızdaki mesafeden nefret ediyormuşcasına öne doğru eğildi. “Bana tanıştığımız ilk andan itibaren yalan söyledin. Sen ve arkadaşların bir örgütün parçası oldunuz.” Dişlerinin arasından, “Seni herkese karşı savundum,” dedi. “Senin…” Yenilgiye uğramış gibi başını sağa sola salladı. “Senin bana karşı dürüst olduğunu sandım.”

“Sana karşı her zaman dürüst davrandım.”

Arta kalan kekleri getirdiği torbalara koydu. Kek torbalarını kilere yerleştirdikten sonra bir havluyla tezgâhı sildi. Önüme yeni bir bardakta sıcak çay bırakırken, “Davranmadın, Megan,” dedi. “Senin yanında olmak için her şeyi yaptım ama sen her defasında karşımda durmayı seçtin.”

Bana sırtını dönüp lavabonun içindeki kirli tabakları yıkamaya başladı. Onu basit ev işleri yaparken izlemek dikkatimi o kadar çok dağıtıyordu ki kendimi savunacak güzel bir cevap bulmam uzun sürdü.

“Birlikte hareket etmiyor olmamız senin karşında durduğumu göstermez.” Temiz tezgâhtaki çay bardağına uzandım. “Aynı amaç için savaşıyorsak karşında değilimdir.”

“Ama yanımda da değilsin.” Islak ellerini havluya silerken bana döndü. “Arkamdan iş çevirmeyi seviyorsun ama herkesi tek başına kurtaramayacağını anlamıyorsun.”

Yanılıyordu. Herkesi tek başıma kurtaracak kadar güçlüydüm. Ondan yardım istememi ve yan yana savaşmamız gerektiğini düşünüyordu. Eskiden olsaydı ona katılırdım. Elinden tutup her savaşa beraber girerdim ama artık olmazdı.

Ares hakkında öğrendiğim yeni bilgilerden sonra ona güvenemezdim.

Ben sessiz kaldığımda, “Sana en başında söylemiştim,” dedi. “Aldığın kararların her zaman en doğrusu olduğunu düşünen insanlarla çevriliyken gerçekleri görmek zor, kandırılmak kolaydır.”

İşlerini bitirdikten sonra tabureye oturup kollarını göğsünde birleştirdi. “Sen beni öldürmek için can atarken senden etkilenmemin ve evlenmek istememin sebebi buydu. Herkes bana hayal satarken sen gerçekleri yüzüme haykırdın. Yanımda yalan söyleyen, sadece kendini düşünen ya da ülkesini umursamayıp yarın hangi elbiseyi giyeceğine karar vermeye çalışarak uyuyan bir kraliçe istemedim.”

Bakışlarımı ondan kaçırdım ve bardaktan çıkan dumanı izlemeye başladım. Ares sıkıntılı bir nefes aldı. “Ne olursa olsun güvenebileceğim birini istedim,” dedikten sonra biraz duraksadı. “Ve güvendim.”

“Birilerine güvenip hayal kırıklığı yaşayan tek kişi sen değilsin, Ares.”

“Hayır.” İtiraz etti. “Ben hayal kırıklığı yaşamadım.” Başımı kaldırıp gözlerine baktım. “Bir kralla evlendin diye mücadele etmeyi bırakacağını hiçbir zaman düşünmedim. Başını derde sokacağını, eskisinden daha güçlü bir şekilde kadınlar için savaşacağını ve asla pes etmeyeceğini biliyordum.”

Ares yerinden kalktı ve tezgâhın en köşesinde duran büyük bir torbadan üzeri kapalı bir tabak çıkardı. Geniş tabağı ikimizin arasında duran mermere bıraktığında kapağın altında ne olduğunu merak ettim.

Ares tabağın üzerinde duran kapağı açmadı. Bana sırtını dönüp boş torbaları katladı. O an gideceğini anladım ve telaşla konuştum. “Sorun ne?” Pes etmeyeceğimi biliyorsa neden kızgındı?

Sessiz kaldığında, “O zaman sorun ne, Ares?” diyerek sorumu tekrarladım.

Boş torbaların hepsini daha küçük bir torbaya koydu. Bana yüzünü döndüğünde, “Ülken için savaşırken…” dedi. Söyleyeceği şeyden tereddüt ederek bakışlarını benden kaçırdı. Bu tavrı karşısında merakım daha da arttı. Gözlerimi onun yüzünden ayırmadan söyleyeceği şeyi bekledim.

“Güneyde büyüyen Leydi Megan Maureen Sheran olarak değil, Buz Krallığı’nın kraliçesi Megan Maureen Henderson olarak savaşmanı beklerdim.”

Ares sözlerini bitirip bana arkasını döndüğünde sıktığım dişlerimi serbest bıraktım. Mutfağın çıkışına doğru yürüdüğünde dudaklarımda tatlı bir tebessümle konuştum.

“Sorun benim kim olduğum değil.” Son bir defa bana baktı. Beni anlamak istercesine kaşlarını çatan Ares’e, “Senin beni kim olarak gördüğün,” dedim.

O, evden çıkıp beni tekrar yalnız bıraktığında gözlerimi kapadım. Geriye düşmemek için tezgâhın kenarına tutundum. Ares’in sözlerini bir bir düşünürken onun aksine ben yanıldığını biliyordum.

Her zaman onun kraliçesi olduğumu söylemiş, henüz evlenmemişken bile bana defalarca kez, “Kraliçem,” diye seslenmişti. Fakat çoğu zaman karşısında bir kraliçe varmış gibi davranmamış, hak ettiğim saygıyı bana vermemişti.

Beni bir kraliçe olarak görmemişti.

Tarihte hiçbir kraliçe yaptığı hata yüzünden idam sehpasına çıkarılmamıştı. Hiçbir kraliçe ülkesiyle ilgili bir soruna sebep olduğunda sürgüne gönderilmemişti. Eğer Ares beni annesinin bıraktığı taca layık görseydi onca insanın karşısında küçük düşmeme izin vermez, beni bu duruma sokmazdı.

Ben her geçen gün bir kraliçe olduğumun farkına varıp sorumluluklarımı yerine getirmeye çalışırken Ares, kim olduğumu anlayacak kadar beni tanımamıştı. İkimiz de birbirimizi yeterince tanımamış olmalıydık ki böyle büyük öfke krizleri yaşıyorduk.

Beni, bir Henderson gibi değil hâlâ bir Sheran gibi davrandığım için suçlayıp kışkırtmaya çalışması inanılmazdı. Onun bana verdiği soyisim umrumda değildi. Henderson soyismini hak etmek için onun sözünden çıkmayan bir kadına dönüşmeyecektim.

Gerçekten ülkesi için iyilik yapan ve savaşan bir soyisim istiyorsa belki de Ares, Sheran soyisimini almalıydı. Henderson soyundan gelen hiç kimse bu ülkedeki şiddeti görmezken ben ve ailem farklı şekillerde savaş veriyorduk.

İçimdeki öfke dışarı çıkarken, “Siktir git,” diye fısıldadım. Evde yalnız olduğumu hatırladığımda bu sefer bağırarak küfrettim. Ares ve beklentilerine kafayı takmayacaktım.

Önümde duran tabak dikkatimi çektiğinde ikinci kez düşünmeden kapağı kaldırdım. Dilimlenmiş balkabaklarının üzerine dökülen şerbeti ve serpilen cevizleri gördüğümde, “Aptal herif,” diye mırıldandım.

Balkabağı tatlısı getirmişti.

Kalbimi bir yandan kırarken diğer yandan onarmaya çalışıyordu. O kadar büyük bir aptaldı ki yaptığı hataları göremiyordu. Sanki hiç sevilmemiş ve saygı görmemişti ve tüm bunları kazanmak için herkesle bir savaşa girmişti.

Kendini sevmeyen, saygı duymayan ve kendine bile güvenmeyen bir adamı, onu sevdiğinize ikna edemezdiniz. Güvenmesi için dört dörtlük davransanız da içine yerleşen şüpheyi silemezdiniz. Ne kadar ödün verip fedakârlık yapsanız da onu değiştiremez, onunla beraber kendinize olan sevginizi ve saygınızı da kaybederdiniz.

Ares’in karşısında geri adım atmayacak ve kendimden ödün vermeyecektim. Başka bir zaman olsa ona duyduğum aşk yüzünden canımı verecek kadar ileri gidip her şeyi mahvederdim ama karnımda taşıdığım bebeğin sevgisi hissettiğim her duygudan daha fazlaydı. Bebeğimin iyiliği için babasının karşısında durmak zorunda kalacaksam ikinci kez düşünmeden bunu yapacaktım.

Ares’in nerede durmak istediği ise onun seçimiydi.