İçeriğe atla

Buz Krallığı 2

7/26 · HAYAL KIRIKLIĞI

0%

7. bölüm · 13dakika

HAYAL KIRIKLIĞI

Buz Krallığı 2 — Sena Nur Işık

BÖLÜM 6: HAYAL KIRIKLIĞI

MEGAN

Herkesi tek başına kurtarabileceğine inanan bir kadın, hiç kimsenin onu kurtarmadığı bir eve sıkışıp kalmıştı. Etrafını saran dört duvarla arkadaş olmuş ve güneşin yeniden doğduğu her gün başka bir umuda bağlanmıştı.

Sabahları bu yerden kurtulmak için subaylarla dövüşüyor ve başarısız oluyordum. Eve döndüğümde sıfırdan kek yapmaya çalışıyor ama tarifi tutturamıyordum. Sinir krizi geçirerek etrafa bıçaklar fırlattığım sabahlarla subayların nöbetlerini takip ettiğim geceler birbirini kovalıyordu.

Bir haftanın sonunda bir at arabasıyla odun, sebze, meyve gibi evin ihtiyacı olabilecek malzemeler getirdiklerinde bu evde daha uzun süre kalacağımı anladım. İki tane hizmetli tüm malzemeleri yerlerine yerleştirirken kollarımı göğsümde birleştirip gözlerimi onlara dikerek olabildiğince rahatsız hissetmelerini sağladım.

Her köşesi çeşit çeşit kekle dolu mutfakta bir kek hamuru daha çırptım. Amacım bana getirdikleri kekleri yemek değildi. Nancy ile beraber hazırladığımız kekin aynısını yapıncaya kadar devam etmekti.

Başarısızlığa tahammül edemiyordum. Can sıkıcı derecede inatçıydım. Tekrar ve tekrar deneyecektim. O keki doğru yapacaktım çünkü konu yalnızca kek değildi.

Bu evden kaçmanın bir yolunu bulmak zorundaydım.

İçinde en rahat ettiğim kıyafetleri ve botu giydim. Saçlarımı tepeden at kuyruğu yaptıktan sonra aşağıya doğru dökülen saçı ördüm. Dövüş esnasında kolayca ulaşabileceğim yerlere bıçaklarımı koydum. Bana yük olmasını istemediğim için hafif ve sıcak tutan bir pelerini omuzlarıma geçirdim.

Merdivenden aşağı inerken kendimi bir kulenin tepesine kapatılan masal karakteri gibi hissediyordum. Fakat benim hikâyemde birkaç farklı durum vardı: Beni kurtarması gereken prens tarafından bir kafese kapatılmıştım ve bana hiç kimse yardım etmeyecekti.

Ben kendimi kurtaracaktım.

Bakışlarımı son kez mutfağa çevirdikten sonra salona geçtim. Evin tüm düzenini geldiğim günkü gibi bırakıp çıkışa ilerledim, devasa kapıyı açtım ve dışarı çıktım. Kapının önünde bekleyen subayları umursamadan hafif kar yağışının olduğu bahçeye doğru adım attım.

Her gün yeni bir plan yapmaktan, subayları gözetlemekten ve dövüşmekten sıkılmıştım. Bu evden kurtulmak için bir plana ihtiyacım yoktu çünkü en iyi planın ne olduğunu biliyordum. O planın etrafından dolanarak hareket etmek bana fazlasıyla zaman kaybı yaşatmıştı.

“Nereye gidiyorsun?”

Sarışın subayın sesini tanıdım. Sorusuna bir cevap vermeden ön bahçede ilerledim. Tam ormanın sınırına ulaştığımda biri kolumdan tutup beni kendine doğru çevirdi ve sarışın subayla göz göze geldim.

“Nereye?”

Kolumu onun iri elinden kurtarmak için sertçe çektim. Genç adam ne olduğunu anlamaya çalışırken kaşlarını çattı. Beni bıraktığında arkamı döndüm ve sık ağaçların arasına daldım.

Sadece iki adım atmıştım ki beni tekrar yakaladı. Bileğimden tutup çekiştirdiğinde yere düşmemek için onun peşinden gitmek zorunda kaldım. Ağaçların arasından ön bahçeye çıktığımızda bileğimi aniden bıraktı. Dengemi bulmakta zorlanırken ellerimi yumruk yaptım. Beni bir çanta gibi sürükleyip fırlatmasına çok sinirlenmiştim.

“Eve geç.”

Sarışın subay kaslı kollarını göğsünde birleştirip ormanla aramda duvar oldu. Önceliğim ona bir zarar vermeden buradan gitmek olduğu için sağa doğru bir adım attım ama o da sola doğru aynı adımı atıp önümde belirdi. Sola gittiğimde sağa geçti ve yolumu kesti.

Uyarıcı bir ses tonuyla, “Sana son bir şans veriyorum,” dediğimde soru sorarcasına tek kaşını kaldırdı. “Yolumdan çekilmen için.”

Küçümseyici bakışlarla beni incelemesi sabrımı taşıran son damla oldu. Suratının ortasına sağlam bir yumruk geçirdiğimde başı beklemediği bu darbeyle geriye savruldu. Acıyan kolumu kendime doğru çekerken sarışın subayın burnundan akan kanlar her yere sıçradı.

Subay bir elini burnuna götürüp akan kanı kontrol ettiği sırada şaşkınlıkla bana baktı. Parmakları kan içinde kaldığında, “Sağlam vurdun,” dedi. Onun bir şey söylemesine gerek yoktu. Bileğimdeki acı ne kadar sert vurduğumu net bir şekilde anlatıyordu.

Subayın bakışları kısa süreliğine eve döndü ve bir elini havaya kaldırıp orada bekleyen diğer subayı durdurdu. Ormana doğru bir adım attığımda beni tekrar tutmaya çalıştı ama ondan hızlı davrandım ve dirseğimi karnına geçirdim.

Genç adam kolumu sıkıca kavrayıp sırtımı bir ağaca yaslarken, “Sorun değil,” diye fısıldadı. Başını öne eğdiğinde burun buruna geldik ve kanın kokusunu aldım. “Beni yenersen…” Başıyla ön bahçeyi işaret etti. “Gitmene izin veririm.”

Kollarını iki yana açtığında hiç düşünmeden teklifini kabul ettim. Üç büyük adımda ön bahçeye geçtim. Hemen arkamda olduğunu biliyordum. Bir dövüş pozisyonu almasına fırsat vermeden hızla arkamı döndüm ve dizine bir tekme attım. Çenesine yumruk geçirmek için sağ kolumu savurduğumda bileğimi havada yakaladı.

O, kolumu geriye doğru bükerken korsemin içine sakladığım küçük hançeri çıkardım. Bileğimi tutan koluna hançerle bir kesik attığımda beni bıraktı. Geriye doğru yürüdüğüm sırada yüzünde şaşkın bir ifade vardı.

Bakışları benimle kolu arasında gidip gelirken, “Artık bu şekilde mi dövüşüyoruz?” diye sordu. Kendi belindeki hançerlerden bir tane çıkardı. Uzun hançeri ustalıkla parmaklarının arasında çevirirken aramızdaki mesafeyi koruyarak yana doğru iki adım attı.

Onu taklit ettiğimde kaçtığım ev sağımda kaldı. Sarışın subay elinde hançerle tam karşımda beklerken ayaklarımı yere sabitleyip dövüş pozisyonu aldım. Birkaç cümle dışında benimle hiç konuşmayan esmer subay evin kapısının önünde bizi izliyordu.

Büyük ihtimalle arkadaşının kazanacağını düşünüyordu ve bu yüzden ona yardım etme gereği duymuyordu ama bugün kaybetmeyecektim. Vücutlarını paramparça edinceye kadar onları kesmeye devam edecek ve asla vicdan azabı çekmeyecektim.

Sarışın asker yeşil gözlerinde büyük bir kararlılıkla ilk hamleyi yaptı. Hançerini bana savururken eline basit bir tekme attım ve hançer parmaklarının arasından kayıp karın içine saplandı. Hançeri oradan almayı çok istesem de omzuna bir yumruk atacak kadar vaktim oldu ve bu ânı sonuna kadar değerlendirdim.

Aramızdaki mesafeyi kapatıp üzerime yürümeye başladığında geriye doğru adım atıp ondan kaçtım. Boyu çok uzundu ve yakın mesafede iri cüssesiyle beni kolaylıkla alt edebilirdi. İsabeti bulma konusunda hiç hata yapmadığım hançerleri uzaktan fırlatmam daha iyi bir seçim olurdu.

“Bugün çok sessizsin.” Subay korkusuzca bana doğru gelirken, “Acımasız sözlerine ve alaycı davranışlarına alışmıştım,” dedi. Sırtımı eve doğru çevirip ön bahçede bir daire çizerken yere düşen hançer bahçenin tam ortasında kaldı.

Gözlerimi subayın iri gözlerinden ayırmadan, “Beni çok özleyeceksin,” diye fısıldadım. Aramızda bir adım mesafe kaldığında ikimiz de durduk. Ona göz kırptığımda omzuma doğru bir yumruk savurdu. Boyumun kısa oluşunu kullanıp yere eğildim ve darbesinden kıl payı kurtuldum.

Subay karnıma doğru bir tekme savurduğunda kendimi sağa doğru attım. Yerde yuvarlanmadan önce hançerim subayın bacağını sıyırdı ve pantolonunda bir kesik açtı. Hızla yerden kalkıp ondan uzaklaşırken hareketlerimi yavaşlatan pelerinin ipini çözdüm. Pelerinin eteğinden tutup bir kenara fırlattım.

Korsemin altından bir bıçak çıkardığım sırada bana doğru gelen hançer dikkatimi çekti. Yana doğru eğilip kolumu kurtarmaya çalıştım ama hançerin keskin kenarı tenimi çizdi. Acı vücudumda yayılmaya başladığında beyaz üniformamın rengi değişmeye başladı.

Subay, “Seni öldüremeyeceğimiz konusunda net bir emir aldık,” derken sakindi. Sol elimde tuttuğum bıçağı ona doğru fırlattığımda havada yakaladı. Ben şaşkınlıkla onu izlerken bıçağı beline sıkıştırdı. “Ama hiç kimse yaralanman hakkında bir şey söylemedi.”

Bana doğru geldiğinde sağ elimde tuttuğum hançerin kabzasını sıktım. Karnını deşmek istemiyordum ama mecbur kalırsam yapacaktım. Subay karnıma bir yumruk geçirmek istediğinde hançerimi ona doğru savurdum ve geri çekildi. Hançerimden kaçması işime geldi ve yumruk yaptığım sol elimi yüzüne geçirdim.

Elim hiç beklemediğim anda çenesiyle buluştu ve başı sağa doğru savruldu. O da bunu beklemiyor olacaktı ki şaşkınlıkla donup kaldı. Dudağının kenarından akan kan hoşuma gitti. Çünkü bir daha karnıma yaklaşmaması gerektiğini öğrenecekti. Hiç kimse bebeğime dokunamazdı.

Sarışın subay ağzında biriken kanı yere tükürdükten sonra bana baktı. Yüzündeki sevimli ifade ortadan kalktı ve nefret dolu bir adama dönüştü. Yeşil gözleri ölüm gibi parladığında duruşumu sağlamlaştırdım.

Benim kolum acıyla yanarken bedeninde açtığım kesikler onu hiç etkilememişti. Bana doğru yaklaştığında karnına bir yumruk savurmak istedim ama ona göre yavaş kaldım. Subay bileğimden tutup kolumu çevirdiğinde kendi etrafımda döndüm. Hançeri bırakmam için bileğimi daha da burkunca parmaklarımı gevşettim.

“Ölüm beterdir.” Kulağıma doğru fısıldarken ona ait olan hançeri aldı. “Ama bazı yaralar vardır ki ölümden daha beterdir.” Hançerin keskin ucunu boynuma yaslarken, “Sana hasar vermekten çekinmem, kraliçe,” dedi.

Ayak parmaklarımın ucunda yükselirken riske girdim. Bugün hiçbir şekilde kaybetmeyecektim. “Bedenimde istediğin yarayı açabilirsin.” Boynumu kesmesi ihtimaline rağmen başımı geri savurdum.

Sınırlarımı bilmiyordu.

Kafam onun çenesine çarptığında boştaki elimi boynumdaki hançere yönelttim. Bedenimi korumaya çalışırken ayağımı arkaya savurdum ve yaralı bacağına tekme attım. Kendi etrafımda dönüp onun elinden kurtulmayı başardığım an hançeri omzumu sıyırdı ve bir kesik açtı.

Yüz yüze geldiğimizde acı dolu bir sesle, “Beni asla öldürmeyeceksin,” dedim. Yere eğilip botumun içinden ince bir bıçak aldım. Evin yakınlarından gelen kişneme sesi dikkatimi dağıttığında subayın attığı tekme sağ tarafıma çarptı ve yere düştüm. Ondan uzaklaşmak için yerde dönerken ayağıyla yolumu kesti. Bacaklarını açıp karnıma oturduğu sırada bıçağı onun göğsüne saplamak için hamle yaptım.

Subay ellerimi havada yakalayıp bıçağı kendinden uzaklaştırdı. Bileklerimden sıkıca tutup başımın üzerine doğru iterken altında çırpındım. Attığım tekmeler boş havayı döverken tüm ağırlığını üstüme verdi. Başımın üzerine sabitlediği ellerimi sıkıca tutarken kollarını iki yana yasladı ve hareketlerimi tamamen kısıtladı.

Saniyeler önce bir atın nal sesini duyarken şimdi sadece sessizlik vardı. Ormandaki kuşlar bile susmuştu. Subay bana doğru eğilirken ikimiz arasında yükselip inen göğsüm dışında kımıldamıyordum.

“Kaybettin, kraliçe.” Başını sağa sola salladı. “Sana sabretmen gerektiğini söylemiştim,” derken yüzünde ukala bir gülümseme vardı. Kırık burnu ve dudağının kenarında kuruyan kana rağmen çekici gözüküyordu.

Bir eliyle parmaklarımın arasındaki bıçağı yavaşça aldığı sırada karşı koymadım. İki elinden birini üzerimden çekmiş olması işime yarardı. Ben bu sırada nabzımı düşürmeye ve biraz dinlenmeye çalışıyordum. Subayın arkasında bir hareketlilik hissetsem de iri cüssesi yüzünden hiçbir şey göremiyordum. Göğsü önümde gölge yapıyordu.

“Asıl ben sana söylemiştim, subay.” Ona doğru yaklaşmak istedim ama beni sıkıca tuttuğu için yapamadım. Bu hareketimi fark ettiğinde bana istediğimi verdi ve yüzünü yüzüme yaklaştırdı. Burun buruna geldiğimizde, “Ben pes etmem,” diye fısıldadım.

“Bu kadar yeter!”

Ares’in öfkeli sesi ön bahçede yankılandığında genç subayın dikkati dağıldı. Sağ bileğimi ondan kurtarıp öncesinde yere düşen hançeri aldım ve subayın karın boşluğuna sapladım.

Hiç beklemediği bu hamle karşısında subayın gözleri şaşkınlıkla açıldı. Sırtını dikleştirip üstümden kalkmaya çalışırken karnına baktı. Kendine ait hançeri bedeninde gördüğünde dumura uğradı.

Subayın ağır bedenini sola doğru ittirdiğimde yana düştü. Canı ne kadar çok yansa da savaşacak kadar güçlüydü ama bunun yerine karın içine sırtüstü uzandı. Ares’in hemen yanımızda olduğunu bilirken bana dokunmayacaktı.

Yerden kalkarken bakışlarımı nefretle ona çevirdim. “Gitmek için…” derken gözlerim karın boşluğundaki hançerin üzerindeydi. “Senden izin aldığımı hatırlamıyorum.”

Ares yanımıza yaklaşırken kardan ıslanan sırtımı temizledim. Subayın omuzumda açtığı yarayı bakışlarıyla kontrol eden Ares, “Siz ikiniz?” derken bizi işaret etti. “Ne yaptığınızı sanıyorsunuz?”

Buz mavisi gözlerinden çıkan öfke yerde yatan subayı ve beni hedef alırken sakin kalmak için gereğinden fazla çaba harcadım. Soğuktan yaşaran gözlerimin altındaki nemi, parmaklarımın kenarıyla sildim.

Subay, hançeri bedeninden çıkarmadan yerden kalktı ve ellerini önünde birleştirip Ares’e reverans yaptı. Onun bu hareketi karşısında ağzım açık kaldı. Karnında bir bıçak varken bile krala reverans yapmak zorunda olmasını beklemiyordum.

Ares genç subayı baştan aşağıya süzerken yüzünde onu öldürmek isteyen bir ifade vardı. Neden bu kadar çok sinirlendiğini anlamadım. Benim bu evden kaçmak isteyeceğimi ve buradaki tüm subaylarla dövüşeceğimi en başından beri biliyordu. Sorun neydi?

Basit bir el hareketiyle subayı yanımızdan gönderdiğinde bakışları bana döndü. “Sen…” Yaşananlara inanamıyormuş gibi durakladı. “Her defasında beni şaşırtmanın farklı bir yolunu buluyorsun.”

Yaralarıma rağmen ellerimi belimde birleştirip sırtımı dikleştirdim. Tek kaşımı ukala bir tavırla kaldırırken, “Sorun nedir?” diye sordum. “Hayalini kurduğun kraliçe böyle biri değil miydi?”

Ares soğuktan kızaran ellerini pantolonunun ceplerine soktu. Kızaran elmacıkkemikleri ve burnunun ucu uzun bir yolculuk yaptığını gösteriyordu. Bana doğru bir adım attığında, “Rüyalarını süsleyen kadın şu an sarayda senin ona sunduğun hayatı yaşıyor olurdu, değil mi?” diye üsteledim.

“Rüyalarım hakkında…” Ares kuruyan dudaklarını yalarken öfkesi azalmıştı. “Hiçbir fikrin yok,” dediğinde sözlerinden bir anlam çıkarmaya çalışmadım.

“Her sabah şöminenin ısıttığı o sıcak odanda, ipek çarşaflara sarılmış mükemmel bir güzelliğe sahip bir kadınla uyanmak güzel olurdu.” Yüzüme alaycı bir gülümseme yerleştirirken onunla aramdaki mesafeyi kapattım.

“Ülkedeki en güzel çiçeklerden yapılmış sabunlarla yıkanan ve yanına her yaklaştığında bir çiçek bahçesi gibi kokan bir kadınla evlenmek daha iyi olurdu.” Ares’in aklımı başımdan alan erkeksi kokusunun yanında ben baştan aşağıya toprak ve kan kokuyordum.

Ellerimi iki yana açıp, “Dantellerle süslenmiş kabarık bir eteği olan…” derken pantolonumun yerinde olması gereken hayali bir eteği gösterdim. “Göğsü taşlarla kaplanmış elbiseler giyen bir kadın hayatını daha da kolaylaştırırdı.”

Ares’in gözleri sarışın subayın omzumda ve kolumda açtığı yaralar yüzünden yırtılan kıyafetimde gezinirken öfkesi tamamen geçmiş, yerini endişe almıştı. “Ah! Unutuyordum!” Karlar içinde yuvarlanmaktan dağılan saçlarımı kulaklarımın arasına sıkıştırdım. “Kusursuz saçlarına ülkedeki tek bir kişinin sahip olabileceği o devasa tacı takan bir kadınla harika bir hayat yaşardın.”

İtiraz etmek istercesine, “Megan…” dediğinde ondan önce davrandım. “Hayır.” Başımı sağa sola salladım. “Sarayın o altın duvarları arasında her akşam başka bir parti düzenleyen, sosyeteyle iyi anlaşan bir kadın…”

“Megan.” Ares’in sesi sertti. Susmamı istiyordu ama gerçekleri ikimiz de biliyorduk. “Buz Krallığı’nın yetiştirdiği subaylarla dövüşen, kendini yaralayan, her şeye karşı gelen bir kadın yerine sözünden bir an olsun çıkmayan ve senin her istediğini yapan bir kadına sahip olmak seni utandırmazdı.”

Ares fısıltıyla, “Senden utanmıyorum, Reen,” derken sözlerinin samimi olduğunu hissettim ama durmadım. Duramadım.

“Ülkeyi kurtarmaya takıntılı bir kadın yerine sana vâris veren…” Dudaklarımda hafif bir gülümseme olsa da gözlerim istemsizce doldu. “Sarayın bahçesine bir idam sehpası kurmak ve oraya eşini çıkarmak yerine o bahçede çocuklarının koştuğu, oyunlar oynadığı bir hayatı arzulardın.”

Ares yanağımdan akan bir damla yaşı yakalamak için elini aramıza uzattığında bileğini havada yakaladım. “Sakın!” Elini aşağıya indirip bir adım geri çekildim. “Bana dokunma!”

Ona arkamı dönüp hızlıca eve ilerlerken resmen ondan kaçıyordum. Tek bir sözünün, tek bir dokunuşunun beni parçalara ayıracağını biliyordum. Onun yanında bu kadar eksik, yalnız ve çaresiz hissetmekten nefret ediyordum.

Benden istediklerini asla ona veremeyecektim. Karnımda onun vârisi olmasına rağmen beklentilerini hiçbir zaman karşılayamayan ve sürekli hayal kırıklığı yaşatan o kadın olacaktım. Onun istediği gibi bir eş olmamak benim hatam değildi ama kendimi içine düşürdüğüm bu durumdan ben sorumluydum.

Kapının önünde bekleyen esmer subay beni görmezden gelirken evin kapısını açıp içeri girdim. Salonda hızlıca ilerleyip üst kata çıkan merdiveni tırmandığım sırada birisi dirseğimden tutup beni kendine çevirdi.

Basamaktan düşmemek için dengemi bulmaya çalışırken bedenim istemsizce Ares’in göğsüne çarptı. O, kollarımı iki yandan sıkıca tuttuğunda, “Bırak beni,” diye fısıldadım. Peşimden geldiğini hatta hemen arkamda olduğunu fark etmemiştim.

“Yaraların…” derken bakışları omzuma kaydı.

“Zamanla iyileşirler.” Bir kolumu ondan kurtardım. “Senin büyüne ihtiyaçları yok.” Bir basamak yukarı çıkıp ondan uzaklaşmak istediğimde bir adım atarak mesafeyi yine kapattı.

Burun buruna geldiğimizde, “Yaralarını iyileştireceğim, Reen,” diye fısıldadı.

“Denesene.” Gözlerine meydan okuyarak baktım. “O büyünün bir kısmını bile bedenime aktarsana.” Ares tepkim karşısında şaşkınlığını gizleyemedi. “İyileştirdiğin her yaradan sonra daha fazlasını açarım.”

İki elimle göğsüne bastırıp onu geri ittim. Bir basamak aşağıya indiğinde arkamı döndüm ve merdiveni koşar adım çıktım. Soğuk odaya girdiğim an gözümden akan yaşlar bir sele dönüştü. Kapıyı arkamdan kapattım. Ayağımdaki botları bir çırpıda çıkarıp kirli kıyafetlerle yatağa uzandım ve yorganın altına girdim.

Beni sürgüne göndermesine rağmen ilk günden beri sunduğu her şeyi kabul ediyordum. Getirdiği tüm yemekleri yemiş, dolaptaki tüm kıyafetleri giymiş ve her imkânı kullanmıştım. İlk defa bir yardımı reddettiğim için şaşırmıştı ama canım ne kadar çok yansa da kabul etmeyecektim.

Çünkü büyüsünü üzerimde kullanırsa bebeği öğrenebilirdi.

Ares bir bebeğe sahip değilken bile beni yanından ayırmıyor, kendi egosu ve acısı için bir eve kapatıyordu. Bebeği öğrendiğinde hiçbir şey yapamazdım. Bir daha ata binmeme ya da dövüşmeme izin vermezlerdi. Bu sefer beni saraya hapseder, yanıma onlarca koruma ve hizmetli dizerdi.

Karnınızda bir krallığın vârisi varken siz önemli olmazdınız. Buz Krallığı’nın bir sonraki kralı ya da kraliçesini karnınızda taşırken bir ülkeyi kurtaramaz, yardım bekleyen insanlara el uzatamazdınız. Bebek sağlıklı doğuncaya kadar özgürce hareket edemezdiniz.

Ares yatak odasının kapısını iki kez tıkladığında olabildiğince sessiz kaldım. Yanaklarımdan akan yaşları görmesini, hıçkırıklarımı duymasını ya da acımı hissetmesini istemiyordum.

Kapının kulpu aşağıya indiğinde nefesimi tuttum. Ares birkaç dakika boyunca tereddüt ettikten sonra kapıyı açmaktan vazgeçti. Koridordan gelen adım seslerini işittiğimde gittiğini anladım ve kollarımı göğsümün altında birleştirip kendime sarıldım. Bacaklarımı yukarıya çekip yorganın altında olabildiğince küçülürken gözlerimi sıkıca kapattım ve içimde büyüyen bebeğin verdiği huzura tutundum.