8. bölüm · 11dakika
KALP KIRIKLIĞI
Buz Krallığı 2 — Sena Nur Işık
BÖLÜM 7: KALP KIRIKLIĞI
ARES
Koridorda birkaç kez ileri geri giderken ellerimi saçlarımın arasından geçirdim. Tuttuğum nefesi sıkıntıyla verdim. Elimde imkân varken onu iyileştirememek canımı çok sıkıyordu. Omzunda ve kolunda açılan kesikler ciddi yaralar değildi. Megan gibi güçlü bir kadının canını yakmazlardı. Onu tanıyordum, koyu mavi gözlerinin derinliklerindeki acı başka bir şey olduğunu söylüyordu.
Sanki aramızda geçen basit bir diyalog bile onu yaralıyor, gözlerimiz her buluştuğunda kalbi acıyordu. Ona dokunamıyor, yanına yaklaşamıyordum ama hayal kırıklığını kilometrelerce öteden hissedebiliyordum.
“Örgütün sana verdiği görev uğruna evlenmedin mi?”
Damon’ın Megan’a söylediği söz kulağımda çınladığında koridordan ayrıldım. Merdiveni hızla inip mutfağa doğru ilerledim. Benim yaşadığım acının sebebi çok açıkken bir görev uğruna evlenen ve karşısındaki adamı sevmeyen bir kadının hayal kırıklığının sebebini anlamıyordum.
Mutfak tezgâhındaki sürahiden bir bardak su doldururken temizlenip tezgâhın üstüne dizilen bulaşıklar dikkatimi çekti. Kurumaya bırakılan tabakları incelediğimde Megan’ın bu malzemeleri kek yaparken kullandığını hatırladım.
Ona tüm ihtiyaçlarını gönderdiğimde sevdiği keklerden de eklemiştim. Megan kadar az yemek yiyen bir kadın gelen bütün kekleri bitirmiş olamazdı. Kilerin bulunduğu dolabı açtığımda kekleri gördüm.
Evde kek varken neden kek yapmaya devam ediyordu?
Aklım karışırken elimdeki bardağı kafama diktim. Uzun bir yolculuktan gelmiştim ve saraya gitmeden önce Megan’ın yanına uğramak, iyi olduğunu öğrenmek istemiştim. Hem çok susamış hem de çok acıkmıştım. Keklerden bir dilim alıp ağzıma atarken Megan’ın kek yapma konusundaki inatçılığının sebebini düşündüm.
Bir sonuca ulaşamadığımda bardağı tezgâha bırakıp salona geçtim. Bakışlarım bir kez daha merdivene kaydı ve o uyurken yaralarını iyileştirmeyi düşündüm ama bunu yapamazdım. Bedenine ondan izinsiz dokunmayacaktım.
Öfkemi yukarıda uyuyan kadına değil de onun vücudunda yaralar açan adama yöneltmeye karar verdim. Evin devasa kapısını açıp dışarı çıktığımda kapının önünde bekleyen subay başını öne eğerek reverans yaptı.
“Majesteleri,” diye fısıldadığında, “O nerede?” diye sordum.
Esmer subayın bakışları ormana kayarken, “Kulübede,” dedi.
“İçeri geç.” Evi gösterdim. “Salondaki şömineyi yak ve odun getir.”
Subay önümde eğildikten sonra sözümü ikiletmeden eve girdi. Ellerimi pantolonun ceplerine sokup karın içinde yürümeye başladım. Rüzgâr, kalın pelerinimin eteklerini uçururken subay ve Megan’ın dövüştüğü bahçeyi inceledim. Karın emdiği kırmızı kan koyulaşmış ve siyaha çalan bir renk almıştı.
Benim onları durdurmamla dövüşün resmen bitmesine ve subayın onu bırakmasına rağmen Megan genç adamın karın boşluğuna bıçağı geçirmişti. Başka bir zaman olsa bunun adil bir dövüş olmadığını söylerdim ama subayın onu yaralaması bir yana, dokunduğunu bilmek bile beni deliye çeviriyordu.
Megan’ın üstüne çıkması, karnına oturması, ellerinin karımın üzerinde olması gözümü döndürüyordu. Eğer Megan bıçağı ona saplamasaydı ben adamın kafasını koparacaktım. Bu işi ikimizden birinin halletmesi iyi olmuştu.
Tüm sakinliğimi korumaya çalışarak ağaçların arasında ilerledim. Ormanın derinliklerine girip evin yakınında olan kulübeye doğru yürüdüm. Subayların kaldığı küçük kulübenin önüne ulaştığımda gözlerimi kapatıp bakışlarımı gökyüzüne çevirdim.
Bu ülkeye hizmet etmek için yıllarını vermiş genç bir subayı kıskançlığım yüzünden öldürmeyecektim.
Evin kapısını açıp içeri girdim. Küçük salonda bir koltuk takımı, sehpa ve şömine dışında çok bir şey yoktu. Kapıyı arkamdan kapattığımda sağda kalan yemek masasında oturan subay dikkatimi çekti. Üniformasının ceketini çıkarmıştı ve yarı çıplak bir şekilde karnındaki yarayı temizliyordu.
Başını bana doğru çevirdiğinde gözleri şaşkınlıkla açıldı. Telaşla yerinden kalkarken sandalyenin bacağına takıldı. Yere düşmemek için boştaki eliyle masanın kenarına tutundu. Beyaz bir bez parçasını yarasına bastırırken başını öne eğdi.
“Majesteleri.”
Yüzüne dökülen sarı saç tutamları terleyen alnına yapışmıştı. Omuzlarında ve karın kaslarında boncuk boncuk terler vardı. Beyaz bez parçası zamanla kırmızıya dönerken yarasının canını çok yaktığı belliydi. Dişlerini o kadar çok sıkıyordu ki çenesi kırılacaktı.
Sadece bir anlığına ona acıdım ama sonra karıma dokunduğu ve onu yaraladığı aklıma geldi. Genç subay, askeri eğitim sırasında bu yaraların çok daha büyüklerini almış ve kolaylıkla atlatmanın yollarını öğrenmişti ama Megan onunla aynı koşullarda yetişmemişti. O, küçük ya da büyük herhangi bir yarayı subaylar kadar kolay atlatamazdı.
Sarışın subay iltihap kapmamak için acele ederken inatçı karım büyük ihtimalle yatağın altına girmiş ve yaralarını umursamamıştı. Onun yanında olup yaralarını iyileştirmek istiyordum ama kulübeden bozma küçük bir evde yarıçıplak bir subayla başbaşaydım.
Hayat her zaman adil değildi.
Ellerimi sırtımda birleştirip yavaş adımlarla salonun ortasına ilerledim. Orta sehpanın yanından geçip tekli koltuğa otururken subayların konakladığı, beslendiği ve görev değişimlerini yaptıkları evi detaylı inceledim.
Koltuklarda duran yastıkların hepsi bir düzene göre dizilmiş ve sanki buraya geldiklerinden beri hiç dokunulmamıştı. Şöminenin etrafında bir kül tanesi, odun parçası, sehpanın üzerinde minik bir toz tanesi bile yoktu. Zeminde kar birikintisinden dolayı oluşan ıslak izler aradım ama bulamadım. Sehpanın altındaki halı, benim az önce bıraktığım ıslak bot izleri dışında tertemizdi.
Bir bacağımı diğerinin üstüne atıp ellerimi önümde birleştirirken burada yaşayan subayları takdir ettim. Sıradan paralı askerler onlar kadar disiplinli, temiz, itaatkâr ve saygılı değillerdi. Yönettiğim krallıkta yolunda giden bazı şeylerin olduğu görmek güzel bir histi.
“Majesteleri…” Subay tam karşımda hazır olda durduğunda aramızda sadece ortadaki sehpa vardı. “Bir isteğiniz var mı?”
Yarasına bastırdığı bez parçası artık yoktu ve üniformasının ceketini aceleyle giymişti. Sadece birkaç düğmesini iliklemiş geri kalanını açıktı bırakmıştı. Ceketin yakası içeride kalmıştı ve dağılmış gözüküyordu.
Onu baştan aşağıya incelediğimde Megan’ın subayda bıraktığı hasar daha net anlaşıyordu. Subayın gözünün altında çizgi şeklinde bir morluk oluşmaya başlamıştı. Büyük ihtimalle burnu kırılmıştı ve akan kan kuruduğu için burundan nefes almakta zorlanıyordu. Dudağının kenarı patlamıştı. Çenesinin altındaki morluk Megan’ın tam olarak sağ taraftan vurduğuna işaret ediyordu. Bahse varım dişlerinden birkaçı kırılmıştı. Dişleri birbirine çarparken dilini ısırdıysa uzun bir süre sıcak bir yemek yiyemeyecekti.
Tüm bunlara rağmen sinir bozucu derecede yakışıklıydı. Bazen askeri eğitime gelen gençleri seçerken dış görünüşüne bilerek dikkat ettiklerini düşünüyordum. Her birinin genetik olarak bu kadar büyük ve keskin hatlara sahip adamlar olması imkânsızdı.
Bu ülkede ya da dünyanın herhangi bir yerinde onlar kadar iyi olan başka bir askeri grup yetişmediği için burada olmalarını seçmiştim. Megan’ın sürgünden kaçmasını zorlaştıracak aynı zamanda dışarıdan gelen tehlikelerden koruyacak sağlam adamlara ihtiyacım vardı ama karşımdaki subayı incelerken bu kararımdan pişman oluyordum.
Genç subayın Megan’ın üstüne çıktığı görüntü aklıma geldiğinde ve karımın bedenindeki yaraları düşündüğümde sakinleşmek için dikkatimi başka bir şeye vermeye çalıştım ama bu sefer de Megan ve subayın birbirlerine meydan okuyarak baktığı ve burun buruna geldiği an zihnimde canlandı.
“O…” Subay başını kaldırıp korku dolu bir ifadeyle beni inceledi. “O çok zor biri.”
Ne kadar sakin kalmaya çalışsam da subay öfkemin sebebini anlamıştı. Ben sessiz kalıp bakışlarımı yüzünden ayırmadığımda kendini açıklamaya devam etti.
“Kaçmaya çalıştığı diğer günlerde tüm subaylarla dövüşüyor ama kimseye zarar vermiyordu. Bir eğitim sırasında yaptığımız sıradan antrenmanlar gibi dövüşüyorduk.”
Megan’ın sürgünde uyandığından beri her sabah kaçmaya çalıştığından haberdardım ama bunun üzerine hiç düşünmemiştim. Bir süredir subaylarla beraber yaşıyor, gün içinde zaman geçiriyor, dövüşüyor ve belki de bilmediğim onlarca şeyi birlikte yapıyorlardı. Sarayda benimle yaşaması gerekirken sürgünde subayların yanındaydı.
Tamamen benim aptallığım yüzünden…
“Yine kaçmaya çalıştı.” Sesi titreyen subay, “Beni yenerse gidebileceğini söyledim,” dediğinde tek kaşımı kaldırdım. Yalnızca benim emirlerimin geçtiği bir yerde karar verme cüretini nasıl göstermişti?
“Tabii ki gidemezdi.” Hiç konuşmamama rağmen subay beni anlamıştı. “Beni asla yenemeyeceği için böyle söyledim.”
Güldüğümü belli etmemeye çalışarak dudaklarımı birbirine sıkıca bastırdım. Hayatları boyunca askeri eğitim aldıkları için yenilmez olduklarını sanıyorlardı ama dünyanın en iyi askerlerini yenebilecek tek kişi varsa o da benim karımdı.
Belki bugün değildi ama bir gün hepsini alt edecekti.
Ben yalnızca o gün gelinceye kadar ülkedeki karışıklığı düzeltmeye çalışıyor ve o gün geldiğinde tüm sorunların çözülmüş olmasını ümit ediyordum. Karşımdaki subayın haberi yoktu ama Megan bir gün bu kapıdaki tüm subayları yenecekti.
“Ona zarar vermek istemedim.” Ellerini yenilgiyle önünde birleştirdi. “Hançeri ilk önce kullanan oydu. Ben…” Dudaklarını yaladı. “Mecbur kaldım.”
Haklıydı. Bir dövüş sırasında biri kuralları bozup hançerini çıkarıyorsa karşı taraf da aynısını yapma hakkına sahipti. Subayın yaptığı hareket ne kadar doğru olsa da konu Megan olduğunda her şeyi yanlış buluyordum.
Gözlerimin içine bakmaya çekinerek, “Özür dilerim, majesteleri,” dedikten sonra başını öne eğdi. Her ne kadar canını yakmak istiyor olsam da benim yerime Megan ona yeterince zarar vermişti. Bu yüzden oturduğum yerden kalkıp ortadaki sehpanın etrafından dolandım.
Genç subayın tam yanından geçerken aklımda evden çıkmak dışında başka bir fikir yoktu ama Megan’ın çileksi kokusu burnuma dolduğunda durmak zorunda kaldım. Yanlış anladığımı sanarak geriye doğru bir adım attım. Subayın burnunun dibine girdiğimde üniformasından yükselen meyve kokusu beni deliye çevirdi.
Sağ elimi subayın boynuna dolayıp onu arkasında kalan duvara yapıştırdım. Subayın sırtı duvara çarptığı an dudaklarından bir inilti döküldü. Tüm kemiklerini kırmayı hayal ederken boğazını sıktım. Subayın gözleri şaşkınlıkla açılırken nefesi kesilmesine ve yüzü kızarmaya başlamasına rağmen çırpınmadı.
Yeşil gözlerinin derinliklerine ölümcül bir nefretle bakarken, “Karımın yanına bir daha yaklaşırsan seni kendi ellerimle öldürürüm,” dedim.
Kırmak için can attığım boynunu aniden bıraktığımda subay nefes nefeseydi. Ona son bir kez uyarıcı bir bakış atıp evden hışımla çıktım. Yeni yağmaya başlayan karın altında ilerlerken Megan’ın kokusunun o adamın üzerine sindiğini unutmaya çalıştım. Kulübeye geri dönüp adamın kafasını koparmakla Megan’ın yanına gitmek arasında seçim yapmakta zorlandım.
Ormanın içinde kısa bir yürüyüş yapıp kendime geldikten sonra esmer subayın yanından geçtim ve eve girdim. Subay emrettiğim gibi şömineyi yakmış, duvarın yanına yeni odunlar dizmişti. Ev çoktan ısınmıştı.
Kalın pelerinimin iplerini çözüp omzumdan aldım ve koltuğun kenarına bıraktım. Üniformamın düğmelerini sırasıyla açıp ceketi çıkardım. İnce gömleğimin düğmelerini de açtıktan sonra kollarını dirseklerime kadar kıvırdım.
Son zamanlarda hiç olmadığım kadar yorgun hissediyordum. Sevdiklerim için güçlü kalmaya çalışsam da verdiğim kararlar ve yaptığım seçimler beni çok zorluyordu. Kollarımı yukarı kaldırıp gerinirken ağrıyan sırtım acıyla sızladı.
Alnıma düşen saçları geriye doğru çektikten sonra şömineye doğru yürüdüm. Üst katta ne kadar odun kaldığını bilmiyordum. Bu yüzden en kalın dört odunu yanıma alarak merdiveni tırmandım.
Yatak odasının önüne geldiğimde içeriyi dinledim. Hiçbir ses duymadığımda yavaşça kapıyı açtım ve odaya geçtim. Yatağın yanına yaklaştığımda Megan’ın tahmin ettiğim gibi uykuya daldığını gördüm.
Şömine yanmadığı için oda buz gibiydi. Megan kalın yorganların altında uzanıyordu ama yine de üşüyor olmalıydı. Şöminenin önünde dizlerimin üzerine çöktüm. Odunları tek tek dizdikten sonra kısa sürede ateşi yaktım. Alevlerin çıtırtısı odadaki sessizliği doldururken yatağın diğer tarafına yürüdüm.
Megan’ı uyandırmamaya özen göstererek soğuk yatağa uzandım ve yorganın altına girdim. Soluma doğru yatarken başımı yastığa yavaşça yerleştirdim. Megan’ın kalın dudaklarının aralık olduğunu gördüğümde tebessüm ettim. Gerçekten uyuyordu.
Gözünden akan yaşların yanaklarında bıraktığı izleri, kıyafetindeki kanı ve yaralarını incelerken göğsümde bir fırtına koptu. Onu tüm kötülüklerden korumak için sürgüne göndermişken onun kendine zarar vermenin bir yolunu bulmasına inanamıyordum.
Saçını yukarıdan sıkıca bağlamasına rağmen yüzüne tutamlar düşüyordu. Bir an elimi ona doğru uzatıp saçlarını kulağının arkasına sıkıştırmak istedim ama kendime verdiğim sözü tuttum. Ona dokunmamı istemiyorsa dokunmayacaktım.
Beline kadar açılan yorganı omuzlarına doğru çekerken tenine değmemeye dikkat ettim. Oda ısınmaya başlasa da hâlâ soğuktu. Ona kollarımı dolamak ve ısıtmak varken uzaktan izlemek en büyük cezamdı.
“Örgütün sana verdiği görev uğruna evlenmedin mi?”
Âşık olduğum kadının beni sevmediğini ve bir görev için benimle evlendiğini öğrendiğimden beri yaşadığım acı inanılmazdı. Damon o kadar yüksek sesle konuşmamasına rağmen söyledikleri kulaklarımı sağır, gözlerimi kör etmişti. Hayatımın aşkını bulduğumu sanmış ve yanılmıştım.
Küçük bir çocukken Roberto’yla büyük bir kavgaya tutuşmuştuk. Onu bilerek çok kızdırmıştım ama sinir krizi geçirip kolumu kıracağını hesap etmemiştim. Dirseğimden omzuma doğru saplanan acıyı ve kolumun koptuğunu sandığım ânı unutamıyordum.
Annem beni büyüyle iyileştirip kolumu eski haline getirse de acı aklımdan uzun bir süre çıkmamıştı. Kolumu kırdığı için Roberto’dan nefret ettiğimi söylediğim günlerden birinde annem beni kenara çekmiş ve saçlarımı okşarken, “Kırık bir kolu iyileştirmek kolaydır ama kırık bir kalbi iyileştirmeye hiçbir büyünün gücü yetmez,” demişti.
O gün annemin söylediklerini düşünmüş ve akşamında Roberto’yu affetmiştim. Onun kalbini kırdığım için de özür dilemiş, kardeşime sıkıca sarılmıştım. Çünkü annem devamında, “Kalp kırıklığının tek ilacı sevgidir,” diye eklemişti.
Megan hayal kırıklığına uğradığımı ve onunla evlendiğim için pişman olduğumu düşünüyor, buz mavisi gözlerime baktığında gördüğünün hayal kırıklığı olduğunu sanıyordu ama kalbimin kırıldığını fark etmiyordu.
Onun en başından beri nasıl bir kadın olduğunu biliyordum. Bahsettiği gibi emrime amade bir kadın isteseydim bugüne kadar defalarca kez evlenirdim ama ben gözlerime meydan okuyarak bakan, ülkesi için savaşan ve hiç kimseye boyun eğmeyen bir kraliçe istemiştim.
Megan bir hayal kırıklığı değildi. Aksine hayal ettiğimden daha fazlasıydı. Ondan hiçbir zaman pişman olmamıştım ve olmayacaktım. O, bu dünyada kalp kırıklığımı iyileştirebilecek tek kadındı ve ben, bana hiçbir zaman vermeyeceği bir sevgiyi dilenen ve ondan zorla almaya çalışan acınası bir adamdım.
Çileksi kokusu etrafımı sararken bahçede söylediği cümleyi hatırladım. Yanına her yaklaştığımda çiçek bahçesi gibi kokan bir kadınla evlenmemin daha iyi olacağını düşünüyordu ama kendisinin bir meyve bahçesi gibi koktuğundan haberdar değildi.
Yatakta ona biraz daha yaklaştım. Gözlerimi kapatıp kendimi uykunun kollarına bırakmadan önce beni duymayacağını bilmeme rağmen fısıldadım.
“Meyveleri, çiçeklerden daha çok seviyorum.”