İçeriğe atla

Buz Krallığı 2

9/26 · PARAMPARÇA

0%

9. bölüm · 18dakika

PARAMPARÇA

Buz Krallığı 2 — Sena Nur Işık

BÖLÜM 8: PARAMPARÇA

MEGAN

Gün ortasında uyumanın verdiği sersemlikle gözlerimi araladığımda koluma çarpan hava tüylerimi ürpertti. Başımı yastıkta sağa doğru çevirdiğimde Ares’in hemen yanımda uyuduğunu gördüm. Aramızda neredeyse hiç mesafe kalmamıştı. Burnunun ucu koluma değmek üzereydi ve nefesi tenimi okşuyordu.

Yatak odasına nasıl girdiğini ya da yanıma ne zaman uzandığını hatırlamıyordum. Beni iyileştirmek için ısrar ettikten sonra onu tehdit ettiğimi ve odaya gelip ağlayarak uyuduğumu biliyordum.

Hiçbir kırışıklığın ya da kusurun olmadığı soluk beyaz tenini incelerken gözlerinin altındaki morluklar dikkatimi çekti. Karşıma geçip bir krallığı tek başıma kurtaramayacağımı söylerken onun da aynısını yaptığını fark ettim. Hiç kimseden yardım almıyor, kendi ailesine bile güvenmiyor ve yalnız savaşıyordu.

Güneş Krallığı ya da Ateş Krallığı gibi çok az savaş gören ülkeler varken onun payına parçalara ayrılmak üzere olan bir krallığın düşmesi adil değildi. Ares’i Güneş Krallığı’nın çiçek bahçelerinde hayal etmek çok kolaydı. Siyah saçlarının arasına çiçeklerden yapılmış bir taçla zengin, özgür, mutlu ve huzurlu bir ülkeyi yönetebilirdi.

Yatakta yavaşça sağa doğru döndüm. Parmaklarımı alnına düşen saç tutamlarına uzatırken elim havada asılı kaldı. Ares’e her fırsatta bana dokunmamasını söylerken ona dokunmam adil değildi. Elimi keskin çene hattından zorlukla çekerken gözlerim kalın dudaklarına takılı kaldı.

Ona bu kadar yakın olup dokunamamak, teninin verdiği hissi bilirken uzak kalmak o kadar zordu ki içine düştüğüm durumdan nefret ettim. Onunla ilk tanıştığımda karşısında durmak kolaydı ama şimdi bir düşman gibi davranmak canımı yakıyordu.

Ares’in odayı saran kokusu beni etkisi altına almadan yorganı yavaşça kenara çektim. O an kan ve toprakla lekelenen üniformayla yatağa girdiğim için pişman oldum. Beyaz çarşaflar kirlenmişti ve şöminede yanan ateş yüzünden terlemiştim.

Onu uyandırmamaya özen göstererek yataktan kalktım. Odanın ortasına fırlattığım botları aldım ve parmacukucumda yürüyerek koridora çıktım. Kolumdaki yara sızladığında onlarla ilgilenmem gerektiğini biliyordum.

Giyinme odasının yanında, içinde bir küvetin olduğu banyoya geçtim. Korsenin iplerini zar zor çözüp üzerime yapışan üniformayı çıkardım. Su ısıtmaya üşendiğim için küveti soğuk suyla doldurdum ve kısa bir duş aldım.

Islak saçlarımı ve vücudumu havluya sarıp giyinme odasına ilerledim. Yatak odasından çıkan Ares’le koridorda karşılaştığımda donakaldım. Uyku sersemi olduğu için başlangıçta beni fark etmedi. Gözleri ayaklarımdan saçlarıma doğru uzun ve yavaş bir yolculuğu tamamladığında bedenim bakışları altında ısındı.

Ağzım bir şeyler söylemek umuduyla açıldı ama onunla konuşmak zorunda olmadığımı hatırladım. Ares’in şehvete bürünen bakışlarından kaçarak giyinme odasına geçtim. Sırtımı kapattığım kapıya yasladım ve hızla kalkıp inen göğsüme bir elimi yasladım. Ancak Ares’in banyoya geçtiğini duyduğumda kapının önünden ayrılabildim çünkü yanıma yaklaşırsa verdiğim kararların arkasında duramayacağımı hissediyordum.

Dolapta bulduğum ince askılı beyaz gecelik, derin yırtmacı olmasına rağmen ayaklarıma kadar uzanıyordu. En güvenli kıyafetin o olduğuna karar verip vücudumu kuruladıktan sonra giyindim. Islak saçlarımı tarayıp dağıttığım odayı topladım.

Giyinme odasının kapısını tereddütle açtığımda banyodan gelen su sesi içimi rahatlattı. Ares’in duşta olduğunu tahmin ederek merdivenden indim. Salondaki sönmek üzere olan şömineye yeni odunlar atıp ateşi harladım.

Karnım acıkmıştı ve yaralarımı temizlemem gerekiyordu. Bu yüzden mutfağın içinde kilere benzeyen küçük bir odaya geçip ihtiyacım olan malzemeleri aradım. İlk yardım malzemelerinin bulunduğu raflardan bir şişe ilaç ve pamuk aldım. Mutfağın ortasındaki ada tezgâha geçip bir tabureye oturdum.

Şişedeki ilacı pamuğa döktükten sonra kolumdaki kesiğe bastırdım. Yara sızlamaya ve ilacın değdiği yerler yanmaya başladığında kaşlarımı çattım. Enfeksiyon kapmaması için kullandığımız ilaç genelde bu kadar fazla yakmazdı. Yaranın derin olduğunu düşünüp işime kaldığım yerden devam ettim.

Omzumdaki yaranın da pansumanını bitirdiğimde Ares mutfağa girdi. Bakışlarımı ondan kaçırsam da o birkaç saniyede ıslak saçlarını ve giydiği rahat kıyafetleri gördüm. Artık onu dilediğim gibi inceleyememek farklı bir histi.

Pamukları çöpe atmak için topladığım sırada yanıma yaklaştı. Yüksek taburede otururken başım onun göğsüyle aynı hizadaydı. Ondan tarafa bakmamak için büyük bir çaba sarf etsem de o kadar yakınımda duruyordu ki vücudunu görebiliyordum.

Ares’in duş sonrası sabun kokusu beni sakinleştirirken o tezgâhın üstünde duran şişeye uzandı. Şişeyi havaya kaldırıp parmaklarının arasında çevirdi. Etiketi okuduktan sonra şişeyi yerine geri koyarken derdinin ne olduğunu sormak için başımı kaldırdım ama o an Ares tabureyi altından tutup çevirdi.

Yüzüm ona doğru döndüğünde Ares’le göz göze geldim. Dudaklarını birbirine bastırdığında gülmemek için çabaladığını anladım. Bakışlarında bir süredir orada olmayan bir mutluluk parıltısı vardı.

Neşeli bir ses tonuyla, “Her zaman kendine zarar vermenin farklı bir yolunu buluyorsun,” dediğinde kızgınlıkla kaşlarımı çattım.

“Sana kendime zarar vermeyeceğimi daha önce de söylemiştim. Yaraları açan senin kapıya koyduğun subayların.” Tezgâha tutunarak taburede dönmek istediğimde Ares taburenin altından tutup bana engel oldu.

“Ondan bahsetmiyorum.” İlaç şişesini alıp etiketini gösterirken, “Cilt yaraları için kullanılan enfeksiyon ilacı buna çok benziyor ama onun rengi daha koyudur,” dedi. “Bunu tedavi öncesi hastaları uyutmak için kullanırlar. Dalgınlıkla yanlış ilacı almış olmalısın.”

Ares kirli pamukları avucunun içinde toplayıp şişeyle beraber çöpün yanına gitti. Pamukları çöpe attığı sırada, “Ben dalgın falan değilim,” diyerek aptalca bir savunma yaptım. Gülümsemesini benden gizlemeye çalışarak mutfağın içindeki küçük odaya yöneldiğinde, “Komik değil,” diye mırıldandım.

Bakışlarımı koluma çevirdiğimde yaranın neden her zamankinden daha çok acıdığını anlamış oldum. Birkaç dakika sonra Ares elinde koyu kahverengi bir ilacın olduğu şişeyle yanıma geldi. Şişenin mantar kapağını açıp pamuğa biraz döktü. Pamuğu bana uzatmasını beklerken o koluma doğru yöneldi.

Sırtımı geriye doğru yaslayıp ondan kaçarken, “Kendim yapabilirim,” dedim. Ares altdudağını ısırdı ve emin misin der gibi tek kaşını kaldırdı. “Sakın bana dokunmak için yaptığım hatayı bahane olarak kullanma, Ares.”

Tezgâha bıraktığı şişeyi elime aldım. Etiketi dikkatle okurken o sahte bir alınganlıkla, “Şimdi de bana güvenmiyor musun?” diye sordu.

“Hayır.” Doğru ilacı getirmişti. “Sana güveniyorum.” Elindeki pamuğa uzanırken gözlerine baktım. “Asıl sorun sana güvenmemem değil tüm yaptıklarına rağmen güvenmeye devam etmem.”

Ares’in yüzündeki gülümseme silindi. Ben onun tepkisini umursamadan elindeki pamuğu almayı çalıştım ama kolunu geri çekti. Hiç kimsenin aşmasına izin vermediği sert adam tavrına dönerken, “Önce yarayı temizlemeliyiz,” dedi.

Kullanılmamış bir pamukla beraber adanın etrafında dolandı. İlaçlı pamuğu çöpe atıp temiz pamuğu suyla ıslattı. O, tüm bu işleri yaparken ben ona kaçamak bakışlar atıyor, sırtı bana dönük olduğunda giydiği ince gömleğin içinde kasılan kolları inceliyordum.

Ares bu sefer sağ tarafıma geçip yaralı koluma yaklaşırken, “Kendim yapabilirim,” dedim.

“Hayır.” Pamuğu omzumdaki yaramın üzerinde yavaşça gezdirip sürdüğüm ilacı temizledi. “Kendin yapabileceğini biliyorum.” Kolumdaki yara için de aynısını yaptı. “Asıl sorun kendin yapmak istemen değil sana yardım etmek için can atan insanları etrafından uzaklaştırman.”

Beni taklit ettiğinde dudağımın kenarı havaya kalktı. Ares temizliği bitirdikten sonra ilacı pamuğa dökerken, “Herkes sana itaat etsin istiyorsun,” dedim.

Ares dizlerini kırıp eğildi ve yarayı dikkatle inceledi. Pamuğu yaralarıma hafifçe bastırırken, “Sana daha önce defalarca kez söyledim,” dedi. Yüzlerimiz birbirine o kadar yakındı ki bu kadar dibime girmesine izin verdiğim için kendime kızdım. “Bana itaat eden binlerce insan var. Bir kişinin daha itaatine ihtiyacım yok.”

Kirli pamuğu tezgâha bıraktığında başını kolumdan kaldırdı. Gözlerimiz buluştuğunda derin bir sessizlik oluştu. Bakışlarım istemsizce onun dudaklarına kaydı. Ares’in bir eli çenemin altına yerleştiğinde ve başparmağının ucuyla tenimi okşadığında nefesim kesildi.

Yüzüme doğru biraz daha eğildiğinde burunlarımız birbirine değmek üzereydi. Nefesi tenime çarparken, “Seni kendin olduğun için sevdiğimi biliyorsun, güzelim,” diye fısıldadı.

O an kalbim göğsümde eriyip aşağıya doğru akmaya başladı. Yaşanan her şeye rağmen küçük bir sevgi sözcüğüne kanacak, beni sevdiğini söylediğinde ona inanacak kadar aptaldım. Bu yüzden ondan kaçıyor, konuşmasına izin vermiyordum. Beni bu dünya üzerinde kolayca kandırabilecek tek adam oydu.

Ares’in bakışları gözlerimden dudaklarıma kaydığında başparmağı altdudağımı çekiştirdi. Kollarımı ona dolayıp dudaklarını öpmek bir nefes kadar uzağımdaydı. Onun vaatlerine tutunmak, boynuna sarılmak ve aylardır özlemini duyduğum tüm duygulara erişmek çocuk oyuncağıydı.

Fakat ne Ares ne de ben hiçbir zaman kolay yolu seçen kişiler olmamıştık. Ondan uzaklaşmak için geriye çekilmeye çalışsam da farkında olmadan daha da yaklaşmış gibi hissediyordum. Ares çenemin altını okşadıktan sonra avucunu yanağıma yasladı.

Kendiyle verdiği savaşı kaybettiğini belli eden bir hüzünle başını biraz geriye çekip yukarı kaldırdı. Pes etmişti. Alnıma yumuşak bir öpücük bırakırken parmakları ikimizi de teselli etmek istercesine saç diplerimde gezindi.

Dudaklarımı öpmediği için mi yoksa alnıma bıraktığı öpücük yaşadığımız diğer her şeye göre daha mahrem hissettirdiği için mi üzgündüm, bilmiyordum. Bana sunduğu şefkat dolu bir dokunuşun bu kadar yoğun duygular yaşamama sebep olmasına inanamıyordum.

Ares ellerini üzerimden çekip pamukları toplarken, “Yaralarını iyileştirmek için büyümü kullanmama izin vermemen bazen beni çıldırtıyor,” dedi. İlacı da alıp küçük odaya gitmeden önce bana baktı. “En azından bu şekilde yardım etmeme izin verdiğin için teşekkürler,” diye ekledi.

O gözden kaybolurken dudaklarım şaşkınlıkla aralandı. Yalnız kaldığım mutfakta bakışlarımı gezdirirken kendime gelmeye çalıştım. Dirseklerimi tezgâha yaslayıp başımı ellerimin arasına aldığımda saçlarım iki yanıma döküldü.

Kalbimin yarısı ateşin içine düşmüş gibi büyük bir özlemle yanarken diğer yarısı nefret rüzgârlarının estiği acı dolu bir intikamla buz tutmuştu. İki taraf arasında gidip gelirken canım yanıyor ve her gün biraz daha kırılıyordum. Kalbim sanki paramparça olmak üzereydi ve ben yalnızca bu iki duyguyla onu ayakta tutabiliyordum.

Ares mutfağa geri geldiğinde başımı yukarı kaldırdım ve soğuk mermere koyduğum kollarımı göğsümün altında birleştirdim. Karşıma geçen Ares, adaya yasladığım bedenimi inceledi. Bakışları bir süre geceliğin açıkta bıraktığı göğsümde takılı kaldı ama kendini hızla toparladı.

“Akşam yemeğinde ne yemek istersin?” diye sorduğunda dilimin ucuna gelen onlarca alaycı cümleyi tuttum ama yüz ifademe engel olamadım. Ares alıngan bir tavırla kollarını göğsünde birleştirdi. “Bir sorun mu var?”

“Sen…” Dudaklarımı büzdüm. “Yemeği sen mi yapacaksın?”

“Sana yemek yapamayacağımı düşündüren şey nedir?”

Ares’in sorusunun samimi olup olmadığını anlamaya çalıştım. Yüzüne yerleşen ciddi ifadeyi fark ettiğimde gülümsedim. Şaka yapıyor olmalıydı. Umursamaz bir tavırla omuz silkerken, “Sen bir kralsın,” diye mırıldandım.

“Kral…” Bana arkasını dönerken, “Bu geçici bir rütbe.” Dolaptan bir tava çıkarırken, “Özünde bir insan olduğum gerçeğini değiştirmemeli,” dedi. Tavayı ve birkaç mutfak araç gerecini tezgâha koydu. “İnsanlar çoğu zaman bunu unutarak hareket ediyor.”

“Yanlış anlama ama.” Parmağımla çıkardığı malzemeleri işaret ederken, “Tüm bunları yapmak zorunda olmamak bir lütuf,” dedim. “Bence bu konuda bu kadar alıngan davranmamalısın.”

Soğukta depolanması gereken yiyeceklerin bulunduğu dolabı açtığında dışarıya doğru bir buhar dalgası yayıldı. Yiyecekleri incelerken, “Sana göre,” diye mırıldandı.

“Anlamadım,” dediğimde buz tutmuş etleri tezgâha koydu.

“Senin için bir lütuf olabilir ama belki ben tam da bunları yapmak istiyorumdur.”

Büyük bir balığı, kırmızı ve beyaz bir eti yan yana dizerken, “Özel bir tercihin var mı?” dedi. Bakışlarım etlerin üzerinde düşünceli bir tavırla dolaştıktan sonra, “Balık severim,” dedim.

“Biliyorum.” Kırmızı ve beyaz eti alıp soğuk dolaba bıraktı. Böylesine bir mutfağa göre büyük olan fırına doğru ilerledi. Odunları üst üste dizip saniyeler içinde ateşi yaktığında gördüklerime inanamadım. Günlük işlerinde bile büyü kullanıyordu.

Ellerini lavaboda yıkadıktan sonra dolaptan yeşillikleri çıkardı. Her bir otu tek tek yıkarken, “Peki…” dedim. “İstiyor musun?” Yaptığı işe odaklandığı için neyden bahsettiğimi anlamadı. Mutfağı gösterirken, “Tüm bunları,” diye ekledim.

Hiç düşünmeden, “Hayır,” dediğinde gülümsedim. İkilemi için onunla dalga geçmek üzereyken konuşmaya devam etti. “Şu an böyle bir planım yok. Kendimi bir dağ evinde yaşayıp bahçe işleriyle uğraşan ve ailesine yemekler yapan bir adam olarak hayal edebiliyorum ama şu an değil.”

Ares’i bir bahçıvan tulumunun içinde, başına taktığı büyük bir şapka ve dişinin arasına sıkıştırdığı otla düşünmek güzeldi. Ona benzeyen siyah saçlı, mavi gözlü bir çocuğun bahçede peşinden koşturduğunu, yemek yaparken yardımcı olduğunu hayal ettiğimde göğsümden büyük bir hüzün dalgası geçti.

Bir başkasının hayatına dışarıdan baktığımızda her zaman olumlu yanlarını görüyorduk. Yaşadığı tüm güzellikleri, kolaylıkları kıskanıyor, hatta onun hayatını arzuluyorduk. Hiçbir zaman yaşayabileceği zorlukları, onun gerçekte neleri istediğini ve sana dışarıdan bir cennet gibi gözüken hayatın onun için nasıl bir cehennem olabileceğini fark etmiyorduk.

Bir kralı düşündüğümde aklımda önce önüne serilen imkânlar, etrafını saran zenginlik ve istediği her şeye kolayca ulaşan bir adam canlanıyordu. Hayatı boyunca bir sarayda yaşamak zorunda olması, belki de istemediği bir tahta oturması ve tacı takması gerektiği aklıma gelmiyordu. Savaşlara gitmesi, ülkesine hizmet etmesi, belirli kurallar çerçevesinde yaşaması ve özgürlüğünün elinden alınması gibi konulara hiç dikkat etmiyordum.

Ares’e hiçbir zaman bir kral olmasaydı ne yapmak isterdi diye sormamıştım. Üniversite okumak ister miydi? Meslek seçimi nasıl olurdu? Nerede yaşardı? Başka bir ülkeye gitmeyi düşünür müydü? Hiç dünyayı gezdiğini hayal etmiş miydi?

“Ben sekiz yaşında…” Ares’in sesi beni daldığım düşüncelerin arasından çıkardı. “Roberto beş yaşındayken…” Yıkadığı sebzeleri, bir tahta ve bıçağı ada tezgâhın üzerine koydu. “Annem bizi bu eve getirirdi.”

Bakışları mutfağın içinde dolaşırken, “Burayı ilk gördüğümde çok şaşırmıştım,” dedi. “Saraydan sonra o kadar küçük gelmişti ki annem buranın bir ev olduğunu söylediğinde ona inanmamıştım.”

Onu, annesinin elini tutan küçük bir çocuk olarak zihnimde canlandırdım. “Bana hamile olduğunda bu evi inşa etmeye başlamış, ben altı yaşıma geldiğimde ev tamamlanmıştı ama ailemizi eve getirmesi iki yılını daha almıştı.” Ares geniş tavanın içine balığı yerleştirdi.

“Burayı hiçbir zaman babamdan gizlememişti ama babam bize eşlik etmek istemezdi. Roberto ve ben bu evin bahçesinde oynarken annem Darion’a hamileydi. Michael o zaman yoktu.” Bu detayları vermesinin sebebi aile derken neyden bahsettiğini anlamamı istemesiydi.

Balığı fırına vermeden önce odunların yanmasını ve harlanan ateşin yavaşlamasını bekleyeceği için tavayı bir kenara bıraktı. Tam karşıma otururken, “Çocukluğuma dair hatırladığım tüm güzel anıların hepsini bu evde yaşadım,” dedi.

Islak sebzeleri bir havlu yardımıyla kurularken sabırlıydı. “Bir ülkenin veliaht prensi yerine sıradan bir çocuk olduğum, dilediğim her şeyi özgürce yaptığım ve yasakları unutabildiğim tek yerdi.” Geçmiş zamandan bahsetmek canını sıkıyor gibi gözüküyordu.

Ares omzunu silkerken, “Babam geleneklerine bağlı bir adamdı,” dedi. “Kurallar varsa herkes onlara uymak zorundaydı. İstisnalar asla yapılamazdı.” Sesindeki kırgınlığı hissettim. “Annem ise…” Bir anlığına durdu ve uzaklara dalan bakışlarını bana çevirdi. “O, dinleyen bir kadındı. Herkesi dinler, anlamaya çalışır ve yargılamazdı.”

Bacak bacak üstüne atıp sırtımı dikleştirirken tüm dikkatimi ona verdim. Daha önce bana kendini hiç bu kadar açmamıştı. Kraliçe Vivian’in izinden gidecek, onu dinleyecek ve anlamaya çalışacaktım.

Yerinden yavaşça kalkarken, “Anneme hayranım,” dedi. Dolaptan iki büyük tabak aldı. Onları tezgâha koyarken tabureye oturdu. “Sorunu görür, çözümünü bulur. İhtiyaçları fark eder ve olanak sağlardı. Bana hamileyken sarayda o kadar çok sıkılır, yapacak bir iş bulamazmış ki bizim de aynısını yaşamamızdan korkmuş ve bu evin inşasına başlamış.”

“Bir sorun görmüş ve çözümünü bulmuş,” dediğimde başını yukarı aşağı salladı.

“Eskiden bu evi çok severdim.” Duygularını gizlemeye çalışarak yutkundu. “Buraya gelmek bizim için bir ödüldü çünkü babam her zaman gitmemize izin vermezdi.” Veliaht prensler saraydan kolay kolay ayrılamazdı.

Ares geniş tabağa kuruladığı rokaları sırayla dizerken, “Annem bu evin bir ödül ya da bir ceza olmasını istemedi ama babam burayı çok sevdiğimizi fark ettiğinde elinde tuttuğu bir sopa olarak kullandı,” dedi. “Uslu durursan evine gidersin.” Başını sağa yatırdı. “Yaramazlık yaparsan sarayda kalırsın.” Başını sola yatırdı.

Onun çocukluğunu anlatmasını tatlı bulduğum sırada babasından nefret ettim. Babamın bahsettiği anılar dışında Kral Benjamin’i çok tanımıyordum. İkisinin güzel bir arkadaşlığı olduğunu ama kral, babamı güneye sürmeden hemen önce her şeyin değiştiğini biliyordum.

Taht, onu zalim birine dönüştürmüştü ve Ares, babasına benzemek istemiyordu. Taktığı tacın, verdiği kararların onu kötü bir adam yapmasına izin verirse babası gibi bir adam olurdu.

Ares rokaları tabağa dizme işini bitirdiğinde, “Birilerinin isteklerine boyun eğmenin ve onun adaletini beklemenin beni güçsüz, karşımdakini güçlü kıldığını tecrübe ettiğimde…” derken soluklandı. “Bu eve gelmek için ödül kazanmanın yollarını aramayı bıraktım ve sarayı sevmeyi öğrenmeye çalıştım.”

Babasının acımasızca davrandığını söylemek istesem de dudaklarımı birbirine sıkıca bastırıp sustum. Kollarımı göğsümde birleştirirken gözlerim Ares’in elleri ve yüzü arasında mekik dokuyordu.

“Ev…” İşi bittiğinde başını fırına çevirdi. Alevlerin şiddetinin azaldığını gördüğünde, “Uzun süredir boştu,” diye fısıldadı. Tabureden kalkıp tavayla beraber fırının önüne yürüdü. Kapağını açtığı fırına balığı yerleştirdi.

Sırtını dikleştirip bana doğru yürürken ellerini ceplerine soktu. Sıkıntılı bir nefes verdikten sonra, “Babam hastalanmaya ve annem aklını kaybetmeye başladığından beri hiçbirimiz buraya gelmedik,” dedi. “Yıllar sonra ilk defa kapı senin için açıldı.”

Konuşmaya devam etmesini beklerken o sustu. Kendi zihninde kaybolurken bakışları uzaklara daldı. Aklına gelen anıları düşündüğünü biliyordum. Onu rahatsız etmemek adına sessizce oturdum.

Bir süre sonra Ares hareket etti ve tahtanın kenarına ayırdığı cansız sebzeleri çöpe attı. Tahtayı sudan geçirip bıçağı yıkarken bir şey söylemedi. Tezgâhı ince bir havluyla temizledikten sonra iki tabak, çatal ve bıçak hazırlayıp önümüze dizdi.

Akşam yemeği için masanın çoğu hazır olduğunda tekrar karşıma oturdu. Ares iş yaparken onu izlemenin bana iyi geldiğini fark ettim. O aklını iş yaparak ben ise onu izleyerek dağıtıyordum.

Ares bakışlarını yüzüme dikip ilk kimin gözlerini kaçıracağı gibi aptal bir oyuna başladı. “Benim gelmek için her fırsatı değerlendirdiğim evden sen kaçmak için her yolu deniyorsun.” Bakışlarım aşağı kaydı ve oyunu ben kaybettim. Pişman bir ses tonuyla, “Bana huzur sağlayan bu yer, sana cehennemi yaşattığı için üzgünüm,” dedi.

İkimizi de üzen bu durumdan çıkmanın çok kolay olduğunu ve kapıyı açıp gitmeme izin vermesini söylemek istedim ama ağzımı açmadım. Kelimeler üst üste binip boğazımda bir düğüm oluşturdu.

“Annem seni buraya hapsettiğimi öğrenirse beni mahveder.” Başımı yukarı kaldırıp şaşkınlıkla ona baktım. “Bunu gerçekten yapar.” Yüzünde bir tebessüm oluştu. “Seni düşündüğünden daha çok seviyor.”

“İlk zamanlar benden nefret ettiğine eminim.”

“Hayır.” Öne doğru eğildi. “Kendi çocukları dışında başka birine bu kadar fazla sevgi beslediğini ilk defa görüyorum.” Sözlerinde samimiydi. “Senden hiçbir zaman nefret etmedi.”

Fırından gelen balık kokusu mutfağı sararken, “Burayı sevmeni isterdi,” dedi.

“Belki de sevebilirdim.” Yaşayabileceğimiz yüzlerce güzel anı varken biz en kötü olanı seçmiştik. “Eve geliş sebebim bir sürgün olmasaydı.”

Ares utançla başını öne eğdi ve söyleyecek bir şey bulamadığında yerinden kalktı. Fırındaki balığı kontrol ettiği sırada, “Tüm bunları sana annen mi öğretti?” diye sordum.

Ares fırının kapağını kapatıp yerine geçerken, “Evet,” dedi. “Bu eve çok sık gelemezdik ama fırsat bulduğumuzda zamanı iyi değerlendirirdik.”

Yemek kokusu yayıldıkça karnımdan sesler yükseldi. Ares’in bakışları karnıma götürdüğüm ellerime kaydığında yüzümdeki gülümseme silindi. Yalnızca bir anlığına hamile olduğumu bildiğini sandım ama gözlerinin içinde parlayan duygu farklı bir şey anlatıyordu.

Umut…

Birbirimize eskisi kadar güvenmiyorduk ve yaptığımız onlarca hata yüzünden işin içinden çıkamadığımız bir geleceğe sürükleniyorduk. Tüm bunlara rağmen bir bebek istemesine inanamıyordum.

Ellerimi bacaklarımın üzerine koyarken, “Bana öyle bakma,” dedim.

Ares’in gözleri karnımdan yüzüme döndü. “Nasıl?” Ailesinden oyuncak almasını isteyen bir çocuğun masum bakışlarıyla beni izliyordu.

Yorgun bir ses tonuyla, “Ares,” diye mırıldandım. “Olmaz.”

Taburede huzursuzca hareket ederken, “Neden?” diye sordu.

“Neden mi?” Aramızda yaşananları bilirken böyle konuşmasına çok şaşırdım. Ona yargılayıcı bakışlar atarken Ares kendini açıklamak için dudaklarını araladı.

“Megan…” dediği an kapı sesi sözünü kesti. İkimizin de başı salona doğru dönerken ben kaşlarımı çattım. “Misafir bekliyor muydun?”

Ares, “Hayır,” derken yerinden kalktı. Salona doğru yürüdüğü sırada merakla peşinden gittim. Onun arkasında olduğumu fark ettiğinde kapıyı aralık bırakarak açtı ve bedeniyle dışarıda olup biteni gizledi.

Bir adamın, “Majesteleri, sizin için,” dediğini işittikten sonra Ares kapıyı kapattı. Bana doğru döndüğünde elinde bir zarf tutuyordu. Onu zarfı açması için beklerken Ares’in bakışları bana kitlendi.

“Gün içinde gecelik giyiyor musun?”

Hoşuma gitmeyen bir ses tonu kullandığında, “Sen neyden bahsediyorsun?” diyerek onu tersledim.

Ares ellerini arkasında birleştirip aramızdaki mesafeyi tek adımda kapattı. “Megan…” Vücudumu baştan aşağı incelerken, “Kapıda bekleyen subaylar seni bu halde görüyor mu?” dedi.

Sorunun ne olduğu söylediğinde kollarımı iki yana açıp başımı öne eğdim. Kıyafetimi kontrol ederken, “Bilmiyorum,” dedim. “Hiç dikkat etmedim.”

Bir eli aramızda yükselip çenemi buldu. Başımı yukarı kaldırmam için bastırdığında saçlarım sırtıma döküldü. Boyu benden uzun olduğu ve çok yakınımda durduğu için kafamı geriye atmak zorunda kaldım.

“Bilmiyorsun.” Sesi bir fısıltı gibi çıkarken yüzümdeki her bir detayı ezberlemek istercesine beni izliyordu. “Bir gün…” Sertçe yutkunduğunda ademelmasının hareketini takip ettim. “Sonum olacaksın.”

Onun tavırlarına anlam veremediğim sırada arkasını dönüp mutfağa doğru ilerledi. Gidişini izlerken, “Aptal herif,” diye mırıldandım. Kapıda duran bir avuç subayı kıskanmak da nereden çıkmıştı?

Onun peşinden mutfağa geçtiğimde Ares’i okuduğu notu katlarken buldum. Beni fark ettiğinde kâğıdı zarfın içine yerleştirdi ve zarfı cebine koydu. Her zamanki yerime otururken, “Kimden gelmiş?” diye sordum.

Ares fırının kapağını açıp balığı kontrol etti. Bir havlu yardımıyla tavanın sapından tutup balığı çıkardı. Altına kalın bir havlu bıraktığı tavayı tabaklarımızın arasına koydu. Eksikleri getirirken, “Birazdan çıkacağım,” dedi.

“Notta ne yazıyor?” diye sordum ama bana cevap vermek yerine akşam yemeği için her şeyi hazırladı. İşinin bittiğini düşündüğünde son bir kez masayı kontrol etti. Tüm bunlar olurken sadece birkaç dakika geçmişti.

Bakışları bana döndüğünde, “Akşam yemeğine kalamayacağım,” dedi. Bana bir açıklama yapmasını beklemiyordum. “Hemen çıkmam gerekiyor.” Yemek masasına çevirdiği adayı gösterirken, “Lütfen,” diye mırıldandı. “Bensiz devam et.”

Dilimin ucuna gelen tüm kötü kelimeleri yuttum. İfademi sabit tutup duygularımı gizledim. Tabağın kenarında duran çatalı alıp birkaç yeşilliğe uzandığımda Ares tepkimden rahatsız oldu. Sessiz kaldığımda bir şeyler söylemek için dudaklarını araladı ama sonra vazgeçti. Sırtını dönüp mutfağın çıkışına doğru yürürken sıcak balığı kesmeye başladım.

Merdivenin yanına ulaştığında, “Afiyet olsun,” dediğini duydum.

Ares üst kata çıkıp kıyafetlerini değiştirirken ben balığın büyük bir kısmını farkına geç vardığım bir hırsla yedim. Hazırladığı yeşillikler çiğnedikçe ağzımda büyürken Ares aşağıya indi. Bakışlarını üzerimde hissettikten birkaç saniye sonra evin kapısı açıldı ve ardından kapandı.

Bir kez daha yalnız kalmıştım.

Gün ortasında uyumama rağmen fiziksel olarak çok yorgundum. Sarışın subayı yenmeye çalışırken harcadığım çaba yüzünden her bir kemiğim ağrıyor, kaslarım sızlıyordu. Ares’le sohbet ederken yaşadığım duygu geçişleri beni mahvetmişti. Ona sarılmakla öldürmek arasında ince bir çizgide durmaktan bitkin düşmüştüm.

Burada olmadığı her gün onu özlerken burada olduğu günlerde ondan kaçmam ironikti ama hem ondan çok uzakta olmak hem de yanında durmak istiyordum. Yalnız kaldığım bu ev canımı hiç olmadığı kadar sıkıyor, düşüncelerimin arasında kaybolmama ve kendimi kaybetmeme sebep oluyordu.

Midem bulanmaya başladığında yediklerimi içeride tutmaya çalıştım. Bir elimi karnıma koyup bebeğimi okşarken tabureden kalktım. Yavaş adımlarla boş evin içinde gezinerek bulantımı bastırdım.

Şöminenin yanındaki koltuğa uzanıp gözlerimi kapadım. Ateşin aydınlattığı karanlık odada tavanı izleyip Ares’e karşı ördüğüm buzdan duvarları az daha indireceğimi hatırlayarak kendime kızarken aklımda tek bir şey vardı.

Beni paramparça ettiği bir kalp ile baş başa bırakmıştı.