25. bölüm · 9dakika
FİNAL
Buz Krallığı 2 — Sena Nur Işık
FİNAL
MEGAN
Güneye yaptığım kısa bir yolculuğun sonunda eve vardığımda kalede hiç kimse yoktu. Kalenin kapısında nöbet tutan paralı askerler, ailemin limanda olduğunun haberini verdiğinde evimi ne kadar çok özlesem de atımın yönünü denize doğru çevirmiştim.
Babamın küle çevirdiği bazı limanların yanından geçerken Hector’un bu manzarayı gördüğünde alacağı yaraların onun kalbine bir bıçak saplamaktan daha acı verici olduğunu biliyordum. Yanan gemiler, taşıdığı yükler ve limanlara yaptırdığı küçük işletmeler artık yoktu. İnsan ticaretine devam edebilmek için tüm bunları tekrar inşa etmesi ya da yeni limanlar satın alması gerekiyordu.
Tabii o güne kadar hayatta kalırsa…
Eğer Ares’in söyledikleri doğruysa ve babam Hector’un ailesini kaçırdıysa düşündüğümden daha kızgın demekti. Hepimizin Hector’a olan öfkesi için farklı farklı sebepleri vardı ama babamla aralarındaki düşmanlığın nedenini hiç öğrenememiştim.
Yeni doğan güneş yüzüme vurduğunda hafif esen rüzgârın tadını çıkardım. Buz Krallığı, kuzey ikliminde bulunan bir ülke olduğu için güney bölgesi de en az kuzey bölgesi kadar soğuktu. Biz güneyde yaz aylarında bile kalın giyinmeye, ateş yakmaya devam ederdik ama kuzeyden buraya gelindiğinde sıcaklık farkı oldukça anlaşılırdı. Güneş burada kemiklerinizi ısıtır, teninizi az da olsa yakardı.
Bir yangının ortasında kalbimin yarısını bıraktıktan sonra içten içe parçalandığımı hissediyordum ama evime dönmüş olmanın verdiği huzur, yaralarımı sarıyordu. Denizin tuzlu kokusu burnuma dolduğunda çocukluğuma ait anılar tek tek zihnimden geçti. Kumsalda bir şenlik ateşinin etrafında koşturduğumuz zamanları özlediğimi fark ettiğimde bir yetişkin olmanın acısı göğsümü sızlattı.
Sabahın ilk saatlerinde çalışmaya başlayan insanların yanından geçtiğimde yaşadıklarım hayret vericiydi. İnsanlar önce kanla kaplı üniformamı gördükleri için korkuyor daha sonra kim olduğumu anladıklarında önümde reverans yapıyorlardı. Buz Krallığı’nda dedikoduların salgın hastalıktan hızlı yayılması ilk defa işime geliyordu.
Limandaki gemiler arasında tanıdık bir yüz görünceye kadar ilerledim. Birileri gemiden kasa kasa meyve ve sebze indirirken bir başkası şarap şişelerinin olduğu kutuları gemiye yüklüyordu. Herkes bir akışın içinde ilerlerken gemilerden birinin önündeki insan kalabalığı dikkat çekiyordu.
Atımı hızla oraya doğru sürerken uzağı görmekte zorlanan gözlerimi kıstım. Gemiye yalnızca yüz metre kaldığında önündeki insanlar da beni fark ettiler. Damon bana doğru gelmeye başladığında atımdan inip kalan mesafeyi koştum. Ellerini iki yana açtığında üzerine atladım ve kollarımı boynuna doladım.
Damon bir kolunu belime sararken bir elini saçlarımın arasına götürdü. Kendi etrafında dönüp beni havada çevirdiğinde kıkırdadım. Kulağıma defalarca kez, “Geldin,” diye fısıldadığında beni beklemediğini anladım. Eve gelmem, hepsi için bir sürprizdi.
Onun tanıdık kokusunu içime çekerken, “Yine buradayız,” diye mırıldandım. Damon ayaklarımı yere bırakıp tatlı bir gülümsemeyle beni izlediğinde yanağına bir öpücük kondurdum. “Evdeyiz.”
Tony, “Sözünü tuttun,” dediğinde başımı ona doğru çevirdim. Hemen peşlerinden geleceğimi ve aramızda yarım günlük mesafe olacağını söylediğimde ciddiydim. Tony’ye, “Her zaman,” derken göz kırptım.
Yarasını kontrol etmek için Damon’ın kollarından ayrılıp ablamın eşinin yanına gittim. “Kolun iyi mi?” Tony ceketinin kolunu çıkarıp gömleğin altındaki sargıyı göstererek iyi olduğunu belirtti. “Rahat hareket ettirebiliyor musun?”
Ceketini tekrar giyerken, “Kardeşim sayesinde eskisinden de iyi,” dedi. “Beni zamanında bir şifacıya götürmeyi başardı. Yol boyunca dövüş tekniklerim hakkında iğneleyici cümleler kurmasa ona minnettar olabilirdim.”
İkisinin birbiriyle uğraşmaya devam ettiğini görmek içimi rahatlattı. Barışmak için bu yolu deniyorlarsa onlara saygı duyacaktım. Limanın sonundan bize doğru yaklaşan bir adam dikkatimi çektiğinde elimi gözlerimin üzerinde siper ederek kimin geldiğine baktım.
Saçları kısa olan esmer adam, “Majesteleri,” diyerek önümde reverans yaptığında onu tanıdım. Toprak Krallığı’ndan Prens Joseph aramızdaki tüm mesafeyi kapatırken yüzünde çapkın bir gülümseme vardı.
Bana doğru uzattığı avucuna elimi bıraktığımda aşağıya eğildi. Tenimin üzerine bir öpücük kondurmadan önce, “Kraliçem,” diye fısıldadı. O kendi ülkesinde hâlâ bir prensti ve Buz Krallığı’nın sınırlarındayken bana reverans yapması doğaldı.
Prens Joseph elimi hemen bırakmayıp başparmağıyla tenimi okşarken, “Yolculuğunuz zorlu olmuş, majesteleri,” diye fısıldadı. Tenimdeki ve kıyafetimdeki kan lekelerinden bahsediyordu.
Onu onaylamak için yalnızca başımı salladığımda Damon’ın sahte öksürüğü ellerimizi birbirinden ayırdı. Prens Joseph, Damon’a kaçamak bir bakış attıktan sonra ellerini belinde birleştirdi. Belimdeki hançerlere ve kıyafetimdeki lekeleri incelerken gülümsedi.
“Karakarga Limanı yandığında öldüğünü anladım.” Ona yazdığım mektupta gerçeklerin bir kısmını açığa çıkarırken planımın bazı detaylarından bahsetmiştim. “Aileni korumak için buraya geldim. Onları kendi ülkeme götürecektim.”
“Bu…” derken düşünceli bir tavırla dudaklarımı yaladım. “Cesurca bir hamle.”
Toprak Krallığı prensinin gemisini bu limana bağlarken Buz Krallığı’ndan izin aldığını sanmıyordum. Ailemi, arkadaşlarımı ve beni kendi ülkesine götürmek istemesi ülkeler arası bir savaşa sebep olabilirdi. Gemiye binerek prensin yanında olan herkes de vatana ihanetle suçlanırdı.
Lakin ben bu ülkenin kraliçesiydim ve bir kral kadar söz hakkına sahiptim.
Hector ve Ares’in karşısına çıkıp tekrar savaşmadan önce biraz mola vermek iyi bir fikirdi. Gitmek, çoğu zaman kaçış gibi gözükse de geriye daha sağlam dönebilmek için dinlenmek anlamına da gelebilirdi.
Damon ve Tony vereceğim cevabı heyecanla beklerken, “Ailem içeride mi?” diye sordum. Prens Joseph, “Evet, majesteleri,” dediğinde bakışlarımı Damon’a çevirdim. Prensi gözleriyle onayladığında kararım kesindi. Ailemi koruyacaktım.
Gemiye tırmanan birkaç basamağa yaklaştığımda Prens Joseph elimden tutarak bana yardımcı olmaya çalıştı. Onlarca adamı öldürmüş, işletmeleri ateşe vermiş, beyaz üniformamın tamamını kana bulamışken iki basamak için fazla kibar davranıyordu. Onun teklifini nazikçe kabul ederken gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım.
Geniş güverteye çıktığımda bize doğru yürüyen kadını tanıdım. Annem, beni gördüğünde donakaldı. Başını iki yana sallayarak ağlamaya başladığında, “Hayır,” diye fısıldadı. “Hayır, tanrım.”
Yanağımdan yaşlar istemsizce akarken, “Anne,” dedim ama sesim çıkmadı.
Annemin dudaklarından bir çığlık dökülürken dizlerinin üzerine çöktü. Geminin direğindeki kuşlar gökyüzüne yükselirken annemin yanına koştum. Yere çömelip kollarımı ona doladığımda kulağına doğru, “Buradayım,” diye fısıldadım.
Tüm bedeni titreyen annem hıçkırarak ağlarken defalarca kez aynı şeyi söyledim. “Buradayım, anne.” Ares’in ailemin kalbine ateş düşürdüğünü söylediğimde yanılmıştım. O daha fazlasını yapmıştı. Ailemi cehennem ateşine atmıştı.
Babamın, “Kızım,” dediğini işittiğimde başımı sesin geldiği yere çevirdim. Güvertenin kenarındaki korkuluğa sıkıca tutunduğunu gördüğümde yere düşmemek için çabaladığını anladım. Damon babamın yanına koşup onun koluna destek vererek yanımıza getirdiğinde yanağımdan akan yaşlar sele dönüştü.
Annem ve babama sarılarak o güvertede ne kadar oturduğumu bilmiyordum ama annem geri çekilip gerçek olduğuma inanamayarak bedenime dokunduğunda hançeri Ares’in kalbine saplamadığım için pişmanlık duydum.
Bir anneye bunu yaşattığı için ondan nefret ettim.
Annem bir elini yanağıma götürüp tenimi okşarken, “Gerçek misin?” diye sorduğunda konuşacak kadar güçlü hissedemedim. Başımı salladığımda babam beni kendine çekip alnıma büyük bir öpücük kondurdu.
“Seni çok özledik, kızım,” dediğinde, “Ben de sizi,” diye mırıldandım.
Babamın hemen arkasında bekleyen Damon, “Onlara söyledim,” diyerek dikkati kendine çekti. “Yaşadığını söyledim ama bana inanmadılar.” Çenesinin altında morarmaya başlayan kızarıklığı gösterdi. “Hatta baban yüzüme yumruk attı.”
Gözlerim şaşkınlıkla açıldığında sitemli bir ses tonuyla, “Baba,” dedim. “Damon sana ne zaman yalan söyledi?”
“Benimle dalga geçtiğini sandım.” Babam en yakın arkadaşıma pişmanlıkla baktığında Damon bir elini ona uzatıp yerden kalkmasına yardımcı oldu. George Sheran bir elini Damon’ın omzuna koyarken, “Özür dilerim evlat,” diye fısıldadı.
Annemi yerden kaldırmaya çalışırken, “Diğerleri nerede?” diye sordum.
“Kamaradalar.” Tony annemin koluna girip ona destek oldu. “Seni bekliyorlar.”
Gemi hareket etmeye başladığında annem, “Midem bulanıyor,” dedi. “Bir an önce uzanmam gerekiyor.” Sürekli sallandığı bir yolculuğu kaldırmayacağını bilecek kadar tanıyordum onu ama asıl midesini rahatsız eden yaşadığı ağır duygulardı.
Kamaralara doğru yürürken ailemde kısa sürede oluşan değişiklik canımı sıkıyordu. Annemin gözleri şişmiş, babamın gözlerinin altı morarmıştı. Saçları onları en son bıraktığım hallerinden daha beyazdı. Babam sırtı kambur yürürken annemin bakışları on yıl yaşlanmıştı.
Ölümümün onları mahvettiğini görmemek mümkün değildi.
Geminin derinliklerine inen basamakları geçtikten sonra ilk kamarada ikiz kardeşlerimin uyuduğunu gördüm. İkinci kamaranın kapısını açacağım sırada Carla’nın başka bir odadan, “Reen,” diye seslendiğini duydum.
Kapının kulpunu bırakıp ablama doğru koştuktan sonra boynuna atladım. Beni gördüğüne şaşıran ve ağlayan Carla’nın kokusunu içime çekerken bir şey fark ettim. Artık ona sarıldığımda aramızda duran şiş karnı yoktu. Bebeğini doğurmuştu.
“Sen…” Geri çekilirken telaşlı bakışlarım karnıyla onun arasında gidip geldi. “Sen doğurdun mu?”
Carla’nın yüzüne kocaman bir gülümseme yerleşti. Ellerimden sıkıca tutarken beni bir beşiğin yanına doğru sürükledi. Sarışın bebeği ilk gördüğümde, “Bu…” derken şaşkındım. “Çok küçük.”
Yüz ifadesi Tony’ye, saçlarının rengi Carla’ya benzeyen bebek o kadar minikti ki dudaklarım hayretle açıldı. Uykusunda cennetten gelen bir melek gibi gözüküyordu. Kokusu şimdiden beni kendine çekmiş, ona ilk görüşte âşık olmuştum.
Carla bebeğini kucağına alıp bana doğru uzattığında başımı sağa sola salladım. “Hayır.” Yanağımdan akan yaşları silerken, “O çok güzel,” diye fısıldadım. “Ben…” Kıyafetlerimi işaret ettim. “Temiz değilim.”
Carla kaşlarını çatarken, “Megan,” dedi. Bebeği bir koluyla kolayca tutarken diğer eline aldığı battaniyeyi hızla bebeğin etrafına sardı. “Şimdi bir şey olmaz.” Battaniyeye doladığı bebeğini resmen elime tutuşturduğunda güldüm.
Bebeği incitmekten korkarak kollarımın arasına alırken, “Kız mı?” diye sordum. Yüzünün kanlı kıyafetlerime değmemesine özen göstererek başını göğsüme yasladım. Onu yukarıya doğru kaldırıp kokusunu içime çekerken neden ağladığımı bilmiyordum.
Teyze olmak beni bu kadar sarsmışken anne olduğumda nasıl birine dönüşecektim?
Carla, “Evet, kız,” dediğinde merakla, “Adını ne koydunuz?” diye sordum.
Kuzey bölgesinde çocuklara aile büyüklerinin isimlerini vermek bir gelenek olsa da güneyde çocuklara farklı isimler verilirdi. Annem ve babamın ya da Tony’nin ailesinden bir isim duymayı zaten beklemiyordum.
Carla, “Reen,” dediğinde bana seslendiğini sanarak başımı kaldırdım.
Gözlerimiz buluştuğunda, “Efendim?” dedim.
Ablam yüzünde kocaman bir gülümsemeyle, “Kızımın adı…” derken tepkimi izliyordu. “Reen.”
“Hayır.” Yanaklarımdan akan yaşlar hızlandı. “Bunu yapmadın.”
“Öldüğünü sanmıştık.” Carla bir elini koluma yaslarken, “Senin ismini yaşatmak için..” dediğinde cümleye devam edemedi. Bebeğin uyanmasından korkarken ikimiz de sessizce ağlıyorduk. “Kızım…” Minik bebeğin yanağını bir parmağıyla okşarken, “Teyzesi gibi çok güçlü olacak,” dedi.
Bedenim sarsılarak ağladığımda bebeği Carla’ya uzattım. Kızını kucağına aldığında bir kolumu ablamın sırtına dolayıp onu kendime çektim. “Seni çok seviyorum.” Şakağına bir öpücük kondurdum. “Bu hayatta aldığım en güzel hediye buydu,” derken sesim titredi. “Çok teşekkür ederim.”
“Seni çok seviyoruz, Reen.” Ablamın bakışları bebeğine döndü. “İkinizi de.”
“Ben…” diye fısıldadığımda ne diyeceğimi bilemedim. Carla anlayışla başını salladığında onun yanağından öperek sessiz bir teşekkür verdim. Bebeğin güzelliğine son bir kez bakıp dışarı çıktım.
Duygusal olarak o kadar yıpranmıştım ki bir kişiyle daha karşılaşmaya hazır değildim. Yalnız kalmaya ihtiyacım olduğu için kamaraların olduğu koridordan ayrılıp merdiveni tırmandım. Boş güverteye doğru sağlam adımlarla ilerleyip limanla aramızdaki mesafeye baktım.
Yer yer lacivert olan mavi denizin üstünde ilerleyen gemi çok uzaklaşmamıştı. Buz Krallığı’na ait toprak parçasına bakarken limanda çalışan insanları görebiliyordum. Birilerinin beni izlediğine dair bir hisse kapıldığımda o hissin peşine düştüm. Başımı hafifçe yukarı kaldırdığımda limanın arkasındaki küçük dağın tepesinde duran adamla göz göze geldim.
Uzağı net göremediğim için gözlerimi kıstığımda orada bekleyen kişilerin kimler olduğunu anladım. Ares’i ayaklarının dibinde duran beyaz kurt sayesinde tanımıştım. Sağında Prens Roberto solundaysa Prens Darion vardı.