İçeriğe atla

Buz Krallığı 2

22/26 · İNTİKAM ATEŞİ

0%

22. bölüm · 20dakika

İNTİKAM ATEŞİ

Buz Krallığı 2 — Sena Nur Işık

BÖLÜM 21: İNTİKAM ATEŞİ

MEGAN

Sizi ölümün kıyısına taşıyan bir intikam planına sahip olsaydınız yol yakınken pes ederdiniz çünkü alevlerin sardığı bir odanın içinde kapana kısılmak akıllanmanızı sağlardı. Çaresizlik, alevlerden daha hızlı bir şekilde etrafınızda çember oluştururken ciğerlerinize dolan acımasız duman yüzünden bağırmaktan boğazınız yırtıldığında geri adım atardınız.

Ne yazık ki benim beynim farklı çalışıyordu.

Yanan bir evin içinden canlı çıkmak eskisinden daha cesur davranmama sebep oluyor, kanımda gezen intikam ateşi daha güçlü yanıyor ve kendimi yenilmez hissediyordum. Hiçbir zaman pes eden biri olmamıştım ama artık beni herhangi birinin durdurabileceğini hiç sanmıyordum.

Hector’un bizi içine çektiği tuzaktan sağ salim çıkarak arkadaşlarımla beraber yolumuza devam etmiştik. İki gün boyunca Hector’un işletmelerini ateşe vermiştik ve bu akşam kuzeyde kalan son işletmesini yerle bir ettikten sonra dinlenmek için ormanın derinliklerine saklanmıştık.

Ares’in yaşadığı bölgede Hector’a ait sadece bir mekân kalmıştı ama Damon ve Tony’nin bu yerden haberleri yoktu. İntikam planının içine eklemediğim, haritada işaretlemediğim o yeri kendime ayırmıştım. Bu mekânla özel olarak ilgilenecek ve düşmanlarıma hak ettiğini verecektim.

Damon ve Tony’i güneye, babamın yanına yolcu etmek için ikna edici bir konuşma yapmalıydım. Damon’ın avladığı tavşanı bir kamp ateşinin etrafında yavaşça yerken onlara ne söyleyeceğimi düşünmekle meşguldüm. Peşimi bırakmalarını sağlayacak etkileyici sözler bulmalıydım.

Tavşanın elimde bıraktığı yağı bir mendile sildiğim sırada Tony ayağa kalktı. Bakışları abisini takip eden Damon, “Nereye?” diye sordu. Mendili ateşin kenarına bıraktım. Bağdaş kurduğum bacaklarımı ateşin yanına uzatırken ağrılarımın azalmasını diledim.

Tony ona bir cevap vermeyip arkasını döndüğünde Damon kızgınlıkla, “Nereye gidiyorsun?” diyerek sorusunu tekrarladı.

Tony orta parmağını havaya kaldırdı. “İşemeye giderken senin gibi bir ufaklığa haber vermeyeceğim.” Ağaçların arasında kaybolduğunda onun bu söylediğine gülümsedim.

Damon, “Komik değil,” diyerek bana çattığında dudaklarımı birbirine bastırdım.

“İkinizin uyumuna bayıldım.” Kollarımı geriye doğru koyarken ellerimi yere sabitledim. “Bunca yıl küs kalmanız ve birbirinizi yok saymanız bir saçmalıkmış.” Damon’a dönüp göz kırptım. “Eğlencelisiniz.”

“Sesin kısıkken daha katlanılabilir oluyordun.”

Yanan bir evin içinde zehirli duman soluyarak sürekli çığlık attığınızda sesiniz kısılıyordu. İki gün boyunca sesimin iyileşmesi için mecbur kalmadıkça konuşmamıştım ve şimdi Damon bu durumla alay ediyordu.

“Susmak zorundaydım,” derken gözlerimi devirdim.

“Bundan bahsediyorum işte.” Damon etini yediği tavşanın kemiklerini ateşe fırlattı. Aşağılayıcı bir tavırla, “Konuşmadığında daha çekici bir kadınsın,” dediğinde tek kaşımı kaldırdım.

“Öyle mi?” Dudaklarımı yalarken arsız bir tavırla gülümsediğimde ağzımdan kelimelerin çıkmasına gerek kalmadan Damon niyetimi anladı. “Doğru yerde nasıl konuştuğumu bilseyden çekicilik…”

“Megan!”

Damon bağırarak sözümü kesmeseydi çekicilik hakkında konuşamayacağını söyleyecektim ama onun gözlerinden öfke çıkarken cümleme devam etmem riskliydi. Çenemi kapatsam da gözlerimdeki keyifli ışıltı her şeyi ele veriyordu.

“Sakın!” Damon’ın yüzünde tiksinti dolu bir ifade vardı. “Henüz bu tarz espiriler yapabileceğin bir noktada değiliz.” Yemeğe burun kıvırarak bakarken, “Ares’le yatak odasında geçirdiğiniz zaman hakkında hiçbir şey duymak istemiyorum,” dedi.

“Yalnızca yatak odası mı?” Başka yerlerde de denemiştik.

“Siktir!” Damon bir elini havaya kaldırırken, “Çeneni kapa, Reen!” dediğinde kahkaha attım. Sesim ormandan yankılanıp bana döndüğünde Damon kendi kendine söyleniyordu. Onun bu hallerine güldüğüm sırada ağaçların arasından bir gölge geçtiğini sandım.

Nefesimi tutup etrafımdaki sesleri dinlerken, “Tony dönmedi,” diye fısıldadım.

Damon dalgın bakışlarını ateşten bana doğru çevirdi. Dizlerimi kendime çekerken bir elimi belimdeki kına götürdüm. Ayağa kalktığımda bir hançeri çoktan çıkarmıştım. Saçlarımı tepede toplayıp kuyruğunu topuz şeklinde doladıktan sonra hançeri takarak saçımı sabitledim. Hançer dalgalı saçlarımın arasına gizlendi.

Bir başka hançere uzanırken Damon yanıma yaklaştı. Tony’nin gittiği yerden etin ete çarpma sesini duyduğumda bir küfür savurdum. Ağaçların sıklaştığı bölgeye ilerlerken Damon kolumdan yakaladı.

“Ben giderim!” Kendinden emir bir tavırla, “Sen burada kal!” dedi.

Damon önümden geçip Tony’nin yanına gitmek istediğinde onu terslemeyi düşündüm ama kavga etmenin zamanı değildi. Bir bebek taşıdığım için tabii ki dikkatli olmalıydım ama iki gündür o kadar korumacı davranıyorlardı ki sağlam bir dövüşü özlemiştim.

Ormanın sol tarafından siyahlar içinde bir adam çıktığında, “Damon!” diyerek arkadaşıma seslendim. Damon ağaçların arasına girmeden bana doğru döndü ve karşılaştığı manzara yüzünden dudakları şaşkınlıkla aralandı. Merakla kendi etrafıma baktığımda kamp alanını saran onlarca adamı görmeyi beklemiyordum.

Damon yanıma gelirken, “Tony kendi başının çaresine bakar,” dedi.

“Umarım.” Ormanın derinliklerinden bir adamın acı dolu haykırmasını duyduğumda o kişinin Tony olmaması için tanrılara dualar ettim. “Sırt sırta verme zamanı geldi.”

Yüzümü arkamdan yaklaşan adamlara doğru döndüğümde onlarla aramdaki mesafeyi hesapladım. Kıyafetimde hangi noktalara hançerler sakladığımı hatırlamaya çalışırken yapacağım hamleleri düşündüm.

Damon, “Karnına gelebilecek her darbeden kendini koru, Reen,” dediğinde bebeğimi düşünmesi kalbimi ısıttı. Bebek olayı Damon’ın canını sıkmasına rağmen onu koruması inanılmazdı. Böyle bir arkadaşa sahip olduğum için çok şanslıydım.

“Bebeğime yaklaşmaya cesaret eden her adamın canına okuyacağım.” Sağ elimdeki hançeri parmaklarımın arasında çevirirken Damon’la sırtlarımız buluştu. Adamları tek tek inceleyip onları sayarken, “Öfkemi kusmak için aradığım bahaneyi sonunda buldum,” dedim.

“Umarım öfken on iki kişiye yeter.”

Kısa boylu bir adam bana doğru koşarken, “İzle ve gör,” dedim.

Adam hançerini havada tutup ilerlerken sırtımı dikleştirdim. Kollarım iki yanda hareketsiz dururken yüzümü ifadesiz tuttum. Cesur gibi dursa da ilk hamleyi nasıl yapacağını bilmeyen adam kolunu savurduğunda hareketi plansızdı.

Adamın hançer darbesinden kurtulmak için geriye doğru eğildim. Adamın eli hemen göğsümün önünden geçerken koluna ilk hançeri sapladım. Bileğini yakalayıp yaralı kolunu geriye doğru büktüğümde haykırışı ormanda yankılandı. Adamın bacağının arkasına bir tekme geçirip yere yığılmasını sağlarken yüzümü buruşturdum.

“Bu kadar çok bağırmak bir adama yakışmıyor.”

Sağ elimde boşta kalan hançeri adamın ensesine geçirdikten sonra geri çektim. Hançerdeki kanı adamın omzuna silerken kolunda kalan hançerimi de çıkardım. Arkamda esen rüzgârı hissettiğimde dizlerimin üzerine çöküp gelecek darbeden kaçtım. Orada kimin olduğunu bilmeden kolumu geriye savurdum ve bir adamın bacağına hançer sapladım.

Adama doğru dönerek ayağa kalktığımda hançeri yerinden çıkarmam onun için iyi olmadı. Adam acıyla öne eğildiğinde yüzüne hançerin kabzasını geçirdim. Burnundan akan kan her yere sıçrarken adamın göğsüne bastırıp onu kamp ateşine ittim.

Adamların çığlıkları, etin ete çarpma seslerine karışırken gözümün ucuyla Damon’a baktım. İki adamı aynı anda indirirken durumu iyi gözüküyordu. Bana yaklaşan iki adama karşı gardımı alırken elimdeki kanı kendi pantolonuma sildim.

Hançerlerimi sıkıca tutup, “Patronunuz çok sinirlenmiş olmalı,” derken gülümsedim. “Sizi savaşa gönderirken iyi bir ekipman verecek vakti olmamış.” Genellikle çetelerin giydiği tarzdaki dandik siyah kıyafetlerine ve eski hançerlerine bakarken göz kırptım.

Sarışın olan sinirlenip bana doğru koştuğunda yolundan çekilmeye çalıştım ama gidecek bir yer yoktu. Damon hemen arkamda dövüşüyordu. Adamın hamlesinden uzaklaşmak için geriye doğru yalnızca yarım adım atabildim. Hançer kolumu sıyırdı ama tenime değmedi. Kalın üniformamda bir yırtık açtığında adamın dirseğine bir darbe indirdim.

Kolu bükülen adamın bileğinden tutup hançerini kolayca yere atarken bacaklarının arasına bir tekme geçirdim. Adam iki büklüm olduğunda boğazının ortasına hançerimi sapladım. Arkadaşının hemen yanımızdan gelmesini beklerken onun korkuyla bizi izlediğini ve hareket etmediğini gördüm.

Ares’in kana bulanan altın hançerini adamın gözüne sokarcasına havaya kaldırırken, “Kraliyete özel hançer yapmalarının sebebini artık anlıyorum,” dedim. “Ete kolay saplandığı gibi kolay çıkıyor.”

Adam elindeki hançeri yere atıp arkasını döndü ve koşmaya başladı. Ağaçların arasında kaybolduğunda Hector’un bu kadar beceriksiz adamları nereden bulduğunu düşünmeden edemedim. Tam o sırada yakınlardan gelen bir kurt uluması dikkatimi çekti.

Bana yaklaşan başka kimseyi göremediğimde başımı Damon’a doğru çevirdim. Onun etrafını saran üç adamla dövüştüğünü fark ettiğimde küçük bir hançer çıkardım. Adamlardan birinin sırtına doğru fırlattığım hançer dönerek havada süzüldü. Hançer hedefi bulduğunda adam dizlerinin üzerine çöktü. O sırada Damon’ın bir başka adamın boynunu kırdığını gördüm.

Damon, karşısında duran adamla yumruk yumruğa dövüşürken ormanın içinden yaralı bir adam bize doğru geldi. Kim olduğunu anlayabilmek için gözlerimi kıstığımda adamın tanıdık ifadesi beni korkuttu.

Kaşından ve dudağının kenarından kan akan arkadaşıma bakarken, “Tony,” diye fısıldadım. Tony sağ elini sol kolundaki yaraya bastırmıştı. Parmaklarının arasından kan sızarken ifadesi çok yorgundu. Kaç adamla dövüştüğünü tahmin dahi edemiyordum.

Onun yanına koşarken, “İyi misin?” diye sordum.

Tony’nin gözleri arkamda bir yere kaydı. Kolunu bırakıp belinden bir hançer alması ve havaya fırlatması sadece bir saniye sürdü. Hançeri başımın hemen yanından geçtiğinde nefesim kesildi. Korku dolu bir ifadeyle arkama baktığım sırada bana saldırmak isteyen bir adam yere devrildi.

Etrafı kolaçan ettikten sonra Tony ile aramdaki mesafeyi kapattım. Onun kolunu incelerken, “Yaran çok derin mi?” diye sordum. Kolundaki delik oraya bir hançer girdiğini gösteriyordu ama derinliğini anlayamıyordum.

“Bilmiyorum.” Dişlerini birbirine bastırdı. “Tek bildiğim hiçbirinin artık nefes almadığı.”

Dizlerimin üzerine çöküp Tony’nin pelerininden büyük bir parça keserken acele ettim. Hançerimi belime koyarken kumaşı katlayarak ince uzun bir hale getirdim. Tony beni izlerken, “Elini çek,” diye fısıldadım.

Tony’nin tutmayı bıraktığı yarasına kumaşı sardım. Kanamasını durduracak bir dengede sıktıktan sonra bağladım. “Böyle iyi mi?” Tony başını evet anlamında salladığında kumaşın açılmaması için sağlamlaştırdım.

Bize en yakın ağacı gösterirken, “Burada otur ve dinlen,” dedim. Tony ağacın yanına giderken yüzündeki acı dolu ifade canımı sıktı. Tony, dibine oturduğu ağacın gövdesine sırtını yaslarken yerde başıboş duran hançeri aldım. Sağlam kolundaki eline hançeri bırakırken, “Dikkat et,” diye ekledim.

Tony yarım bir gülümsemeyle, “Asıl sen dikkat et, Reen,” dediğinde başımı onun baktığı yere doğru çevirdim.

Lanet olsun!

Hector’un son mekânını kundaklarken bu gece dövüşmek planlarımın arasında değildi. İyi bir uyku çekmek ve yarına hazırlanmak istiyordum ama karşımda beni bekleyen beş adam varken dinlenmem imkânsızdı. Yorgundum ama dövüşmeyi özlediğim için şanslıydım.

Ellerimi belimdeki kında gezdirirken yüksek sesle, “Açıkçası,” dedim. “Artık siz erkeklerin beni bir av olarak görmesinden sıkıldım.” Küçük bir hançer çıkarıp parmaklarımın arasında çevirirken gözlerimi adamların gözlerinden ayırmadım. “Bir kadın olduğum için beni kafese kapatan ve küçümseyen adamların bilmesi gereken bazı şeyler var.”

Damon hemen yanımda durduğu sırada arkamızdan esen rüzgâr birkaç tutam saçın yüzüme düşmesine sebep oldu. Başımı hafifçe sağa yatırırken, “Ben av değilim,” diye fısıldadım. Elimdeki küçük hançeri en sağdaki adamın kalbine fırlattığımda adamların gözleri şaşkınlıkla açıldı.

“Ben bir avcıyım.”

Saniyeler içinde ortalık karıştı. Damon soldaki iki adamla yumruk yumruğa bir dövüşe girdiğinde en öndeki adam bana doğru koştu. Hançerini yukarıdan indirip beni ezmeye çalıştığında sağ dizimi büküp yere kapandım. Kendimi sağ tarafa atıp yerde savrulurken adamın darbesi havayı yardı. Başımın üzerinden geçen bıçakla aramda yalnızca bir nefeslik mesafe kalmıştı.

Tam toparlanıp yerden kalkmak üzereyken sağdaki adam harekete geçti. Hançeri yatay bir yay gibi önümde savurduğunda kolunu yakaladım. İri adam tutuşumdan etkilenmeyip hançerin ucunu göğsüme saplamak istedi ama kolunu yukarı doğru ittiğim sırada başka bir adam ona çarparak yere düşmesini sağladı.

Başımı telaşla sola çevirdiğimde Damon’ın beni kurtarmak için yaraladığı adamı benim dövüştüğüm adamın üzerine fırlattığını anladım. Damon çapkın bir tavırla göz kırparken, “Önemli değil, güzelim,” dedi ve saldırmaya kaldığı yerden devam etti.

Yere düşen adam üstündeki adamın ağırlığını kaldırmaya çalışırken arkadaşı az önce havada savrulan bıçağını bana saplamaya yemin etmiş gibi öne doğru bir adım attı. Akıllı bir adam aynı hamleyi ikinci kez yapmazdı ama onun kollarını yukarıya kaldırdığını gördüğümde hançeri havadan vuracağını anladım.

Sağ bacağımı yukarı kaldırıp onun karın boşluğuna sert bir tekme geçirdim. Adam acıyla öne doğru eğildiğinde hançeri tutan koluna bir hançer saplayıp yüzüne yumruk attım. Bileğimden omzuma doğru bir acı yükselirken, “Aslında sizlerle oynamak çok hoşuma giderdi,” dedim.

Adamın kolundaki hançeri geri çektim. “Ama…” Hançeri kalbinin ortasına saplamadan önce kulağına doğru eğilip, “Annem yemeğimle oynamamam gerektiğini öğretti,” dedim. Gözleri açık kalan ölü adamı kamp ateşine doğru ittim.

Hançerden ellerime doğru sızan kan tırnaklarımın arasına kadar girerken yerde bıraktığım adama döndüm. Acıyan kolumdaki sızıyı azaltmasını umarak elimi havada sallarken ayağa kalkan adamla göz göze geldim. İlk defa kan kokusu midemi bulandırdığında yüzümü buruşturdum.

İncindiğini tahmin ettiğim bileğimi dinlendirmek için elimi karnıma yasladım. Damon’ın her darbesinden çıkan ses bir başka kemiğin kırıldığının haberini verirken karşımdaki adamın üzerine yürüyordum. Adamın bakışlarından, korktuğunu ve kaçacağını anladığımda çok sinirlendim.

Hector’a yaşananları anlatmasını istediğim için birkaç adamın gitmesine izin vermiştim ama o, burada kalacaktı. Koşmaya başlayan adamın peşine takılırken yerde yatan birkaç adamın üstünden atladım. Ormanın sınırına girmeden hemen önce adama yaklaştım ve hançerimi sırtına önce sapladım sonra çıkardım.

Adam acıya rağmen ilerlemeye devam ettiğinde ayağına çelme taktım. İri bedeni yere devrildiği sırada, “Nereye gidiyorsun?” diye sordum. Adam kendi etrafında dönmeye çalışırken bir şeyler mırıldandı.

“Seni duyamıyorum.”

Sırtındaki derin yara yüzünden iki büklüm olurken, “Lütfen,” diye yalvardı. Alnından terler akarken onu çizmemin ucuyla dürttüm. Adam korkuyla kenara kayarken yere sırtüsü uzandı. “Ailem var.”

Dizlerimi büküp yanında yere eğildim. Kollarımı bacaklarıma yaslarken, “Kim için çalışıyorsun?” diye sordum. Cevabın ne olduğunu biliyordum ama onun ağzından duyarak bu bilgiyi kesinleştirmek zorundaydım.

“Hector Morrison.”

Hızlı çözülen adama bakarken sırtına sapladığım hançeri onun yüzüne yakın bir yerde tutuyordum. Esmer adamın dudakları titrerken gözleri, kana bulanan hançerimle benim aramda mekik dokuyordu.

“Yakında bir ailem olacak.” Adamın aklı karıştığında karnımı işaret ettim. “Ama bebeğimi senin gibi adamların yaşadığı bir ülkede büyütmek istemiyorum.” Başımı sağa sola sallarken hançerimin sivri ucunu adamın yüzüne yaklaştırdım.

Adamın yanaklarından yaşlar akarken, “Lütfen, yapma!” dedi. “Lütfen!”

“Başka ülkelere satmak için kaçırdığınız çocukların da bir ailesi vardı!” Sesimdeki nefret beni bile korkutmuştu. “Sence…” derken aklıma Nancy geldi ve hançerimi adamın boğazına yasladım. “Hector Morrison’ın tecavüz ettiği kadınlar da ona bu şekilde yalvarmış mıdır?”

“Ben bir şey yapmadım!” Adam tükürüklerini etrafa saçarak defalarca kez, “Lütfen,” derken konuyu hiç uzatmadan boğazını kestim.

Kız kardeşimin intikamını almaya bu kadar çok yaklaşmışken kalbimin insanlara karşı yumuşamasına izin veremezdim ama göğsümde titreyen bir his öldürdüğüm her adamdan sonra eziliyor, küçülüyor ve güzel yanlarımı yok ediyordu.

Bunun sebebinin bebeğim yüzünden dengesizleşen duygularım olduğunu biliyordum. İçimde bir bebek büyütürken vücudumun değiştiğini, yeni bir şeye hazırlandığını hissediyor, kalbimin artık olaylara eskisi gibi tepkiler vermediğini anlıyordum.

Bebeğimin beni ileride nasıl birine dönüştüreceği hakkında bir fikrim yoktu ama planlarımı gerçekleştirip amacıma ulaşıncaya kadar her zamanki kadın olacaktım. Bu yolda karşıma dikilip bana engel olmaya çalışan insanlara merhamet etmeyecektim.

Hançerimi adamın boğazından çekerken etrafa fışkıran kandan tiksindim. Gözleri açık kalan adamdan bakışlarımı zorlukla ayırıp hançerimi kıyafetlerinin üzerinde temizledim. Yerden kalkarken hançerimi belimdeki kına yerleştirdim. Bir kötüye hizmet eden bu adama acımıyor aksine ailesini onun gibi bir pislikten kurtardığım için mutlu oluyordum.

Kamp alanına geri döndüğümde etrafta hiç adam kalmadığını fark ettim. Bu gecelik dövüşün bittiğini anladığımda rahat bir nefes alıp Tony ve Damon’ın yanına ilerledim. Tony’nin koluyla ilgilenen Damon beni gördüğünde ayağa kalktı.

“İyi misin?” Bakışları bedenimi hızla tararken, “Yaralandın mı?” diye sordu. Karanlıkta görmekte zorlandığı koluma dikkatli bir şekilde baktığında gözlerim onu takip etti. Üniformamı yırtan ama tenimi çizmeyen hamleyi hatırladım.

“Bir sorun yok.” Yırtık kısmı düzeltmeye çalıştım. “Koluma gelmedi.”

Damon, “Tek yaralımız var,” derken dizlerinin üzerine çöktü. Tony’nin alnından akan terleri silerken, “Hiçbir zaman benim kadar hızlı olamadın,” dedi.

Damon, böyle biriydi. Her şeyi alaya aldığında en kötü durumları bile hafifleteceğine inanıyordu. İlginçtir ki çoğu zaman bunu başarıyordu. Tony yüzünde tatlı bir gülümsemeyle, “Yaralı koluma rağmen seni alt ederim,” diyerek meydan okuduğunda tek kaşımı kalırdım.

Damon, “Beni yenmek için önce yerinden kalkabilmelisin, dostum,” derken bana doğru döndü ve göz kırptı.

İkisi kendi arasında atışmaya başladığında zaman kaybetmeden cümleye girmem gerektiğini biliyordum. Bir anlık cesaretle, “Güneye gitmelisiniz,” diyerek konuştum. “Kaledeki şifacılar Tony’yle ilgilenirken sen de babamın işlerine yardım edersin.”

Damon çatık kaşlarla yerinden kalkarken, “Sen bizimle gelmiyor musun?” diye sordu.

“Benim burada…” derken kuzeyi işaret ettim. “Son bir işim var.”

Damon’ın bakışları yaralı abisine döndü. Onun durumunu tartıp kendince bir karara varırken, “O zaman son bir işimiz var, Reen,” dedi. “Güneye beraber gideceğiz.”

“Hayır, Damon.” Arkadaşımı nasıl ikna edeceğimi bilmiyordum. “Adamlar bize saldırmadan önce size zaten söyleyecektim. Bu işi kendi başıma halletmek zorundayım.”

“Ne işinden bahsediyorsun?” Damon aramızdaki mesafeyi hızla kapattı. “Hamile olduğunun farkında mısın?” Karnımı gösterirken öfkeyle, “Seni bir bebekle yalnız bırakmayacağım!” dedi.

“Tony’ye yardım etmek zorundasın!”

Damon, “Tony’ye beraber yardım ettikten sonra yine beraber son bir işi halledebiliriz,” derken o kadar kızgındı ki sesindeki alaycılıktan nefret ettim.

“Bu konu tartışmaya kapalı, Damon.” Kollarımı göğsümde birleştirirken, “Benimle gelmenize asla izin vermeyeceğim. Bu yüzden vakit kaybetmeden abini bir şifacıya götür,” diye ekledim.

“Senin bu tavırların…” dediği an sözünü kestim.

“Hangi tavırlarım?” Neyden bahsettiğini bildiğim için kızgındım. Aramızdaki o kısacık mesafeyi de kapatıp başımı yukarı kaldırdım. Gözlerinin içine bakarken, “Sakın bu konu hakkında alaycı bir yorum yapma,” dedim. Sözlerim net, her bir kelimem sertti.

Tony, “Damon,” diye fısıldadı. “Reen yalnızca bugün böyle değildi.”

“Doğru.” Damon başını salladı. “O her zaman bir kraliçeydi.”

Eğer ses tonunda minicik bir ima, alaycı bir bakış ya da küçümseme görseydim yüzüne yumruğu geçirecektim. Kendi başıma kararlar aldığım ve ona emir verdiğim için kızgındı ve bunu bir kraliçe olmama bağlayarak dalga geçecekti ama onunla aramızdaki ilişki her zaman böyleydi.

“Yolun neredeyse yarısını tamamladık.” Soğuktan kuruyan dudaklarımı yaladım. “Eğer şimdi yola çıkarsanız bir buçuk günde güneye varırsınız.” Damon’ın yüz ifadesi yumuşarken, “Yarım günlük bir işim var. Hemen arkanızda olacağım,” dedim.

Damon başını sallamakla yetindiğinde göz ucuyla Tony’nin durumuna baktım. “Yol üstünde bildiğin bir şifacı varsa oraya kesinlike uğrayın.” Tony’nin bu kadar çok terlemesi ateşinin olduğunu gösteriyordu. Hançer yüzünden enfeksiyon kaptığını tahmin ediyordum.

Damon konuşursa kalbimi kıracağından korktuğu zamanlarda susardı. Bakışlarıyla her şeyi anlatsa da dudaklarını aralamaz, ağzından tek kelime çıkmazdı. Yine susuyor yalnızca beni izliyordu.

Orada ne kadar süre dikildiğimizi ve birbirimizi izlediğimizi bilmiyordum ama ilk pes eden Damon oldu. Abisi ve benim aramda bir seçim yapmak zorunda kalmıştı. Ben her koşulda galip gelirdim ama o şu an abisini düşünmeliydi.

Damon kollarını iki yana açıp bana sarılırken, “Dikkat et, Reen,” dedi. “Hiçbir şeyin senden önemli olmadığını unutma.”

Başımı onun göğsüne yaslayıp kollarımı beline doladım. Birbirimize sıkıca sarılırken Damon saçlarımın arasına bir öpücük bıraktı. İkimizin de kana bulanmış, kirlenmiş ve dağılmış hali tanıdık hissettirdiğinde göğsümde bir huzur rüzgârı esti. Onunla her zaman böyle olmuştuk ve hep devam edecekti.

Damon’la ayrıldığımızda atların yanına gitmeye karar verdik. Tony ve Damon’ın atları bağladığımız yerde dururken benim atım ortada yoktu. Atı Hector’un adamlarından birinin çaldığını anladığımda, “At, onundu,” diye fısıldadım.

Ares çok değer verdiği atını kaybettiğimi öğrendiğinde nasıl bir tepki verirdi, bilmiyordum.

“Son zamanlarda kaybettiği tek şey atı değil.” Damon atın eyerini hazırlarken, “Karısını, bebeğini…” derken mutsuzdu. “Böyle devam ederse tahtını ve ülkesini…”

“Bebekten haberi yok.”

İtirafım aramızdaki boşluğa gökten düşen bir taş gibi indiğinde Damon donakaldı. Eyerin kemerini bağlamayı bırakıp açık kalan ağzıyla bana döndü. “Sen…” derken sesinde şaşkınlık vardı. “Ona söylemedin mi?”

“Fırsatım olmadı.”

“Reen…” Damon gülümserken yüzünde korku ifadesi vardı. “Haftalardır onunla dağ evindeydin.” Eyerle uğraşmayı bıraktı. “Eminim vaktin olmuştur.”

Kollarımı göğsümde birleştirirken bacaklarımı çapraz yaptım. Nereden bakılırsa bakılsın bir suçlu gibi gözüküyor olabilirdim ama benim de kendimce sebeplerim vardı. Damon’ın verdiği tepki sanki suçumun derecesini daha da artırıyordu.

“Tamam, haklısın.” Damon yanıma yaklaşıp iki elini kollarıma doğru uzattı. Bana teselli vermeye çalışırcasına kollarımı okşarken, “Seni idam sehpasına çıkarıp sahte bir ölüm planı düzenlemesi çok yanlıştı. Sevdiğin herkesin canını yaktı, seni bir eve hapsetti ve özgürlüğünü hiçe saydı,” dedi.

Cümlenin devamını tahmin ediyordum. “Ama?” diye sorarken gözlerimi devirdim.

“Ares’ten intikam almaya çalışırken çocuğunu ondan gizlemek haksız bir rekabet olur.” Damon samimi bir tavırla gülümsedikten sonra iç çekti. Beni kollarının arasına alırken, “Haklıyken haksız duruma düşmeni istemiyorum,” dedi.

“Tamam.” Geriye doğru çekilip arkadaşımın gözlerine baktım. “Ona ilk fırsatta söyleyeceğim.”

Damon yüzüme düşen saç tutamlarını kulaklarımın arkasına sıkıştırdı. Yanağımdaki kan lekelerini silerken, “Eğer Tony yaralanmasaydı seni asla yalnız bırakmazdım, Reen,” dedi. “Bana vereceğin emirleri ya da bir kraliçe olmanı umursamazdım.”

“Biliyorum.” Damon en az benim kadar inatçı bir adamdı. “Fakat bundan sonra kraliçenin emirlerini umursaman senin için daha iyi olur,” dedikten sonra göz kırptım.

Damon ellerini yanaklarımdan çekerken, “Elbette, majesteleri,” diye fısıldadı. Bir adım geri çekilip önümde eğilerek reverans yaptığında gülümsedim. “Krallığın vârisini taşıdığını kendi eşine bile söylemeyen bir kadını kim olursa olsun karşıma almak istemem.”

Yüzümdeki gülümseme silinirken sahte bir kızgınlıkla, “Damon!” dedim.

Damon sohbet etmeyi kesip atı hazırlamaya kaldığı yerden devam etti. Tüm eşyaları yüklerken atlardan birini bana vermek istedi ama Tony ve Damon iri adamlardı. Bir at onları uzun süre taşımaya yetmezdi. Benim gideceğim yolun yakında olduğunu ve bir at bulabileceğimi söyleyerek onu ikna etmeyi başardım.

Kamp ateşini söndürüp etrafa saçtığımız hançerleri ve eşyaları topladık. Çantamı hazırlayıp omzuma taktım. Ağaçlardan birine astığım pelerin üzerimdeki tek temiz kıyafetti. Pelerinim yangında küle dönüştükten sonra yeni bir tane bulmuştuk. Rengi beyaz olduğu için şanslıydım. Üniformamdaki kan lekelerini gizlemesini umut ederek onunla her yerimi kapatmaya çalıştığım sırada Damon ve Tony kendi aralarında tartışıyorlardı.

Damon abisini atın üzerine yerleştirirken, “Karın seni öldürecek, adamım,” dedi.

Tony gülümserken, “Hayır,” diye fısıldadı. Eyere yerleştiğinde yuları sağlam kolunun olduğu eliyle tuttu. “Beni yaralı gördüğünde halime acıyacak.”

“Sanmıyorum.” Damon bir çantayı abisinin eyerine bağladı. “Aynı koldan ikinci kez yaralandığın için daha çok sinirlenecek.” Son kez abisinin atını kontrol ederken, “Aklını kullanmamana kızacak,” dedi.

Damon kendi atına yöneldiğinde Tony, “Ona aklımı başından aldığı için böyle bir adama dönüştüğümü söyleyeceğim,” dedi. Damon duyduklarının gerçek olup olmadığını anlamaya çalışırken şaşkın bir ifadeyle önce bana sonra abisine baktı.

“Ah!” Elini yukarı kaldırıp abisine susmasını işaret etti. “Az önce onlarca adamın kanını akıttım ama hiçbiri aşk işleriniz kadar midemi bulandırmadı.”

Onların haline güldüğüm sırada Damon yanıma geldi. Benimle vedalaşırken abisinin yol boyunca çok konuşacağını söyleyerek onu şikayet etti. Tüm bunları yaparak aramızdaki gerginliği azaltmaya, beni yalnız bıraktığı için susmayan vicdanının sesini kısmaya çalıştığını biliyordum.

Damon kendi atına bindiğinde Tony’ye el sallayıp onları uğurladım. Yalnız kalmaktan hiçbir zaman korkmamıştım ama ikisinin de birkaç gündür yanımdaki varlığına çok alışmıştım. İçimde bir burukluk hissederken ağaçların arasından konuşmalarını duydum.

“Carla’yı, onu gördüğüm ilk andan itibaren mantıklı düşünemediğimi söyleyip ikna edebilirim, kardeşim.”

“Akşam yemeğini üzerine çıkarmamı istemiyorsan çeneni kapalı tut.”

“Bir karın olsaydı durumun ciddiyetini sen de anlardın.”

Sesler gittikçe uzaklaşırken gülümsüyordum. Sheran kadınlarının kocalarını dize getirmesi annemden kalan bir miras olmalıydı. Annemin babamı hep ikna etmesi, Tony’nin Carla’ya her zaman yenilmesi soydan gelen bir güçse, Ares’le ilişkimizin geldiği noktayı düşünürsek benim payıma bu güçten hiçbir şey düşmemişti.

Ares’le iyi başlayan evliliğimizin yalanlar, intikamlar, planlar ve nefretle dolup taşmasının sebeplerini anlamaya çalışırken yola koyuldum. Yürüyerek bir saat sonra varacağımı bildiğim mekâna doğru ilerlerken Ares’ten hamileliğimi gizlemenin başıma açabileceği dertleri hesapladım.

İlk günler bebeği kendim bile kabul edememiş, zamanlamanın yanlış olduğunu düşünmüştüm. Ares’le bir aile olmayı başaramamışken bir bebek dünyaya getirmekten çok korkmuştum. Endişelerim beni yiyip bitirirken Ares’e bu durumu nasıl söyleyeceğimi bilememiştim.

Sonraki günlerde evden kaçmaya ve bana oynanan oyunu çözmeye o kadar odaklanmıştım ki sıra hamileliğe gelmemişti. Ares’e söyleyecek uygun bir ânı kollarken her şey altüst olmuştu ve kendimi burada bulmuştum.

Damon’ın endişesini anlasam da benim kendimce haklı sebeplerim vardı. Eğer Ares davranışlarımın sebebini bebeğimi korumak olduğunu düşünmez ve ondan intikam almaya çalıştığıma inanırsa bu saçmalık olurdu. Hiçbir zaman intikam için bebeğimi kullanmayacağımı bilmeliydi.

Yol üstünde denk geldiğim bir su birikintisinde ellerimi ve yüzümü yıkamak istedim. Tırnaklarımın arasındaki kan lekelerini temizlerken soğuk su ürpermeme sebep oldu. Ellerimi ve yüzümü kısmen temizlediğimde uykum açıldı.

Bir gölgenin beni takip ettiğine dair aptal bir hisse kapıldığım için yolculuk boyunca sık sık arkama baktım. Damon ve Tony’nin beni kandırıp peşime takılmalarını istemiyordum ama duyduğum ses atlara ait değildi. Farklı bir hayvanın varlığını hissediyordum.

Hedefe çok az kaldığında kar yağmaya başladı. Birkaç gündür durgun olan hava bu gece acımasız olmaya karar vermişti. Bulutlar iri kar tanelerini yeryüzüne bırakırken pelerinimin şapkasını başıma geçirmeme rağmen üşüdüm. Kollarımı kendime dolayıp hızımı artırarak yürüdüm.

Yalnızca on dakika sonra bir açıklığa vardığımda başımı yerden kaldırdım. Sorunsuz geçen yolculuğun sonunda intikam ateşimi körükleyen o mekânla karşılaştım. Camdan yansıyan mum ışıkları, içerideki hareketlilik ve dışarıya taşan müzik sesi mekânın kalabalık olduğunu gösteriyordu.

Bugüne kadar yüzlerce genç kadını zorla çalıştıran, müşterileri kadınları taciz ederken sesini çıkarmayan ve erkeklerin takıntılı bir manyağa dönüşüp kadınları öldürdüğü o mekânı izlerken gözümün önünde Ares’in, Hector’un ve Prens Markeline’nin imzası canlanıyordu.

Arşiv odasında o belgeyi okurken aklımda sadece bir şey vardı: Sarah.

Damon’la beraber gittiğimiz görevde kurtaramadığımız Sarah ve diğer kadınlar, bir adamın hırsının kurbanı olmuştu. Onları korumaya çalışırken bıçaklanmıştım. Damon adamı öldürerek Sarah’ın ve kadınların intikamını alsa da benim içim asla soğumamıştı. O gün Ares beni bulduğunda karşılaşmamıza şaşırmıştım çünkü gerçeği henüz bilmiyordum.

Ares’e ait olan mekânın çatısındaki ışıltılı yazıyı okurken alacağım intikamı düşünüyordum. Bu mekânın her bir odasını yerle bir edecek, ateşler içinde bırakacaktım. Ares’in altına imza attığı o belgenin artık hiçbir önemi kalmayacaktı.

Daphne, tarihten silinecekti.