4. bölüm · 16dakika
KAÇIŞ
Buz Krallığı 2 — Sena Nur Işık
BÖLÜM 3: KAÇIŞ
MEGAN
Tarihte tacını benim kadar hızlı kaybeden başka bir kraliçe yoktu.
Dağ evine fazlasıyla benzeyen üç katlı bir eve sürgüne gönderilmiştim. Tüm gece evin her bir köşesini gezmiş, çıkışlarını ezberlemiş, ön ve arka kapıda da ikişer askerin olduğunu keşfetmiştim.
Her an Ares’in geleceğinden şüphe etsem de birkaç saatin sonunda tamamen gittiğini anlamıştım. Beni bir avuç askerle beraber dağın başında Buz Krallığı’nın en pahalı hapishanesine kapatmıştı.
Sabah olduğunda sağlam bir kahvaltı yaptıktan sonra üzerimdeki elbiseyi değiştirmiş, içinde her zaman rahat ettiğim ve artık üniformam haline gelen kıyafetleri giymiştim. Dar beyaz bir pantolon ve gömlek, dizime kadar gelen kahverengi çizmeler ve onunla aynı renk, iplerini eskisi kadar sıkı bağlamadığım deri bir korse.
Saçlarımı tepeden at kuyruğu yapmıştım. O kadar sıkı bağlamıştım ki saç diplerim acıyordu. Sırtıma doğru inen saçlarımı örüp ucunu bir iple tutturmuştum. Her an savaşmaya hazırdım ama hançerlerimin eksikliği canımı sıkıyordu.
Mutfaktaki çekmecelerde bulduğum irili ufaklı tüm bıçakları tezgâhın üstüne dizdim. Belimdeki ve bacağımdaki kına iki bıçak yerleştirdikten sonra çizmenin kenarlarındaki boşlukları da değerlendirdim.
İçimden bir ses Ares’in beni kandırdığını ve en yakın yerleşim yerine kilometrelerce uzakta olmadığımı söylüyordu. Onun yerinde olsaydım beni her an kontrol edebileceği ve bir aksilik olursa hızlıca gelebileceği bir konumda, yani saraya yakın bir mesafede tutardım.
Evin en üst katından çevreye baksam da sis yüzünden çok bir şey görememiştim. Etrafımız ağaçlarla, karla ve bilinmezlikle kaplıydı. Yine de şansımı denemek istiyordum. Sabah erken saatlerde yola çıkarsam akşama kadar herhangi bir yere varmayı başarırdım.
Kürkten yapılmış kalın bir pelerini boynuma bağlayıp omuzlarımda taşıyacağım için yanıma yiyecek dolu bir çanta almaktan vazgeçtim. Yolumun kısa süreceğini umut ediyordum. En kötü ihtimalle ormanda avlanabilirdim.
Dağ evinin ön bahçesi çok genişti ve oradan ormana girmeye çalışmak mantıksızdı. Arka bahçe ağaçların sık olduğu ormana daha yakındı. Büyük çamların arasında kolayca kaybolup askerleri geride bırakabilirdim.
Önce arka kapıda nöbet tutan askerleri halledecektim. İki tarafı da uyandırmamak için yavaş adımlarla salona geçtim. Şöminenin yanında kalan büyük pencereye doğru ilerledim ve sessizce açtım.
Soğuk hava yüzüme çarparken bacağımı kalın duvarın üstünden attım. Pelerinin eteklerini peşimden sürüklerken yeni yağan kar ayağımın altında ezildi. Ses çıkarmamaya özen göstererek pencereyi kapattım. Karda bırakacağım izler sorun olacaktı ama ormana girdikten sonra bir çözüm bulurdum.
Sırtımı evin taştan duvarına yaslayıp yavaş adımlarla arka tarafa ilerledim. Yolum beklediğimden daha uzun sürdü. Kendi aralarında konuşan askerlerin seslerini duyduğumda nefesimi tuttum.
Korsemin ipleri arasına sıkıştırdığım küçük bıçağı yerinden çıkardım. Bıçağın kabzası her zaman kullandığım hançerlere göre daha ağırdı. Kontrolü zor olacağı gibi en ufak hatamda başıma dert açabilirdi.
Rüzgâr sağa doğru estiği için yoluma çıkacak ilk askerin sırtının bana dönük olduğunu tahmin ediyordum. Ona arkadan saldırmak kolay olacaktı ama sohbet ettiği arkadaşı buradan çıktığım an beni fark edecekti.
Beni korumak için emir aldıklarını ve onların aksine benim bir planımın olduğunu düşünürsek avantajlı taraftım. Onların ölüm emri yoktu. Benim onları öldürüp öldürmeyeceğim konusunda da ne kadar cesur olabileceğimden haberdar değillerdi.
Kendime defalarca kez yapabileceğimi söyledikten sonra saklandığım yerden çıktım. Askerler düşündüğüm şekilde konumlanmışlardı. Sırtı bana dönük olan askere doğru koştum. Diz kapağının arkasına tekme attığımda beklemediği hamle onu sarstı. Bıçağın kabzasıyla ensesine vurduktan sonra sol elimi omzuna bastırdım. Karşıdaki asker hançerini çıkarıp öne atıldığında ben çoktan bıçağımı dizlerinin üzerine çöken askerin boğazına dayamıştım.
“Arkadaşının yaşamasını istiyorsan…” Bakışlarımı beyaz üniformasındaki kınlara diktim. “Hançerlerini bana doğru at.” Genç asker itiraz etmeden hançerleri çıkarmaya başladı.
Dizlerinin üzerine çöken asker belindeki hançere uzanmaya çalıştığında bileğine tekme attım. “Ellerini öne doğru havaya kaldır.” Asker söylediğimi yaparken dişlerimin arasından, “Arkadaşına doğru,” diye ekledim.
Sırtıma esen rüzgâr aniden kesildiğinde dizlerimi kırıp aşağıya eğildim. Önümde diz çöken askerin hançerini alıp arka tarafa doğru savursam da bir el bileğimi kavradı ve burktu. Hançer elimden düşerken çenemin hemen altına değen soğuk demiri hissettim.
Sert bir ses sol kulağıma doğru, “Sakın kımıldama,” diye fısıldadı. Diz çöken asker sağ kolumu sıkıca tutup çevirdi ve kolaylıkla bıçağımı aldı. Yerden kalkıp kendine çeki düzen verirken arkamda duran adam bileklerimi belimde birleştirip hareketlerimi kısıtladı.
Boğazıma değen hançer hiç kımıldamadığına göre arkamda iki kişi vardı. Dört kişiyle dövüşmek konusunda bir sorunum yoktu ama içimden bir ses bir şeylerin farklı olduğunu haykırıyordu.
Bakışlarımı askerlerin üzerinde daha dikkatli gezdirip onlardaki farklılığı çözmeye çalışırken aynı ses, “Eve doğru ilerle,” dedi. Beni arka kapı yerine ön bahçeye doğru ittiğinde yavaşça yürümeye başladım.
Diz çöktürdüğüm asker hemen yanımda benimle beraber ilerlerken solumda kalan evden nefret ettim. Asker, “Kaçmaya çalışacağını söylemişlerdi,” derken başını sağa sola salladı. “Bu kadar erken hamle yapacağını düşünmemiştim.”
“İnsanları hep tahmin etmediği yerden vurmayı severim.” Göz kırptım.
“Bize okulda ilk öğrettikleri şeylerden biri, sabırdır.” Evin önüne geldiğimizde kapıyı açıp içeri girmem için bekledi. Bileklerim özgür kaldığında, “Eğer acele edersen kaybedersin,” dedi.
Bakışlarımı askerin kemikli ve gereğinden fazla yakışıklı yüzünde gezdirdim. Kısa sarı saçlarını ve üniformasındaki detayları inceledim. Onu baştan aşağıya süzdükten sonra aramızdaki mesafeyi kapatıp burnunun dibine girdim. Boyu beklediğimden daha uzun olduğu için başımı yukarı kaldırdım.
Gözlerinin derinliklerine bakarken, “Pes etmeyen biri hiçbir zaman kaybetmez,” dedim. “Benimle ilgili başka ne söylediler bilmiyorum ama şunu unutma!” Dudağımın kenarı ukala bir tavırla havaya kalktı. “Ben asla pes etmem.”
Askerin gözlerinde meydan okumamın hoşuna gittiğini belli eden bir parıltı gördüğümde eve girdim. Salona doğru yavaş adımlarla ilerlerken kapı arkamdan kapandı. Evin dışarıdan daha soğuk olduğunu fark ettiğimde şömineye yaklaştım.
Gece sönen ateşi tekrar yakmak istiyordum. Sarışın askerin belinden çaldığım hançeri şöminenin üstüne bıraktım. Bana yük olan pelerini çıkardım. Şöminenin solunda kalan odunları küllerin üstüne dizdikten sonra kısa bir sürede ateşi yaktım.
Yüzümü ısıtan kırmızı alevlerden uzaklaşıp askerin hançeriyle beraber dün gece uyandığım koltuğa oturdum ve ayaklarımı orta sehpaya uzattım. Hançeri parmaklarımın arasında çevirirken kabza kısmındaki işlemeleri ve taşları inceledim.
Hançerin sivri ucu C şeklinde kıvrılmıştı. Kabzanın en alt kısmında lacivert bir taş ve taşın içinde buz mavisi bir taç sembolü vardı. Hançeri sağa sola hareket ettirdiğimde taşa farklı açılardan vuran ışık sayesinde taç çok gerçekçi duruyordu.
Askerlerin üniformasındaki altın sarısı düğmelerde de aynı taç işlemesinin olduğunu hatırladığımda gerçeği anladım. Dudaklarım şaşkınlıkla aralanırken hançeri yanıma bırakıp ellerimi karnımda birleştirdim ve başımı geriye yasladım.
“Bize okulda ilk öğrettikleri şeylerden biri, sabırdır,” demişti.
Onlar sıradan askerler değildi. Buz Krallığı’nda özel olarak eğitilen subaylardı. Askeri eğitimin yanı sıra üniversite okurlar ve hepsinin birer rütbesi olurdu. Eğitimleri sırasında rütbeleri omuzlarında olsa da dışarıya çıktıkları an rütbelerini geride bırakırlar ve tek yürek olup aynı tutkuyla savaşırlardı. Düşmanlarından kimliklerini ve rütbelerini saklarlardı.
Paralı askerlerin aksine subaylar yalnızca ülkelerinin bekası için savaşırlardı. Geldikleri yerin, kim olduklarının, nerede savaştıklarının ve nasıl öleceklerinin bir önemi yoktu. Ölmek için yaşarlardı ve ölmek için savaşan birini yenemezdiniz.
Kaçış, düşündüğümden daha zor olacaktı.
Dakikalar birbirini kovalarken uzun süre koltukta vakit geçirdim. Canım sıkıldığında şöminedeki ateşi kontrol edip evin içinde dolaştım. Dün gece evi mum ışığında gezdiğim için gözden kaçırdığım şeyler olabilirdi. Bu sefer üç katın tamamını ve her odayı didik didik ettim.
Vücuduma ağırlık yapan büyük bıçakları mutfaktaki yerine geri koyup iki küçük bıçağı ve subayın hançerini kıyafetlerimin arasına gizledim. İşimi riske atmayacaktım. Her an tetikte olmalıydım.
Mutfaktaki adanın etrafında tur atmaya başladığımda kafayı sıyırmak üzereydim. Saatler olmuştu ve benim yapacak hiçbir işim yoktu. Sessizlik ve yalnızlık canımı sıkıyor, düşüncelerimin arasında kayboluyordum.
Bir süre sonra kendime yapacak bir iş bulmam gerektiğinin farkına vardım. Dağınık biri değildim. Dün Ares ile beraber yemek yediğimiz tezgâhı ve bu sabahki kahvaltıdan kalanları toplamıştım. Kıyafetlerimi değiştirirken her şeyi yerli yerine koymuş, koltuktaki battaniyeleri kaldırmış ve salona çeki düzen vermiştim.
Mutfak dolapları meyve, sebze ve yemek malzemeleriyle doluydu. Evde ya da bahçede bir iş yoktu. Zaten hızlıca yapılan atıştırmalıklar dışında yemek yapma konusunda becerikli biri de değildim. Her daim bizim yerimize işlerimizi yapan hizmetliler olmuştu.
Kuzeye üniversite için geldiğimde her işimi kendim yapmak zorunda kalmıştım ama Damon ve Emily yemek yapma konusunda o kadar başarılılardı ki bana pek bir iş kalmıyordu. Küçük yaşlarda Nancy ile beraber yaptığımız kek dışında yemek tarifi bile bilmiyordum.
Adanın üstündeki kasede duran kırmızı iri elmalar dikkatimi çektiğinde yürümeyi bıraktım. Karar vermiştim. Bir çıkış yolu buluncaya kadar vakit öldürmek için kek yapacaktım. Dolapları kurcalayıp aklımda kalan tüm malzemeleri tezgâha dizdim. Kek hamurunu hazırlamadan önce fırını ısıtmam gerekiyordu.
Mutfaktaki fırına sığacak kadar küçük olan odunları, mutfağın içinde depo gibi kullanılan odadan aldım. Fırının alt zeminine odunları dizdikten sonra ateşi yakmayı başardım. Fırın ısınırken bir kaba kek için gerekli olan tüm malzemeleri koydum ve karıştırmaya başladım.
Nancy ve ben bahçede koşturmaktan sıkıldığımızda mutfakta çalışan kadınların yanına gider, onlara yardım etme bahanesiyle ortalıkla dolaşırdık. Aşçımız bize kek yapmayı öğretmek istediğinde Nancy benden daha hevesli davranmış ve kaşığı eline almıştı. Ben her zaman onun ayak işlerini yapıp istediği malzemeleri taşırken o keki hazırlayan kişi olmuştu.
Kız kardeşime kekin malzemelerini o kadar çok kez taşımıştım ki içinde neler olduğunu biliyordum. Sadece miktarlar konusunda emin değildim ama aklımda kalan birkaç şeyle onları da tamamlamıştım. Kekin içine en son rendelediğim elmaları ve tarçını eklediğimde her şey hazır gözüküyordu.
Fırının ısısı mutfağı sardığı için yanaklarım yanıyordu. Alnımdan akan teri kolumla silerken keki bir fırın tepsisine döktüm. Yanan ateşin üstünde kalan boşluğa tepsiyi koydum ve mutfağı hızlı bir şekilde temizledim.
Artık sadece beklemem gerekiyordu. Kekin kaç dakika fırında kalacağını bilmiyordum. Ara ara kontrol ederek ilerlemeye karar verdim ve salona geçtim. Şömineye en yakın koltuğa oturup ayaklarımı uzattım.
&
Yüksek sesle konuşan bir adamın sesini duyduğumda gözlerimi araladım. Bakışlarım etrafı tararken koltukta uyuyakaldığımı anladım. Salona doğru hızla yayılan dumanı fark ettiğimde yerimden kalktım.
Mutfağa koşmam saniyelerimi aldı. İçeri girdiğim an tavana yükselen dumanlar kekin yandığının habercisiydi. Fırının önünde diz çökmüş bir adam tepsiyi çıkarıp mermer tezgâha fırlatırken okkalı bir küfür savurdu.
Kekin durumunu merak ederek adamın yanına gittiğimde Prens Roberto ile göz göze geldim. Başını sağa sola sallarken, “Kendinle beraber tüm evi ateşe mi vermek istiyorsun?” diye sordu.
Buradan kaçma planlarımın hepsi başarısız olursa son çare olarak evi küle çevirmek mantıklıydı. Bu fikri aklımın bir köşesine not edip tepsiye yaklaştım. Bir kömür kadar siyah olan keki gördüğümde zaten berbat olan keyfim mümkünmüş gibi daha da bozuldu.
“Üzülme.” Roberto elini omzuma koydu. “Ares’in seninle yemek becerilerin için evlendiğini sanmıyorum.”
Benimle dalga geçmesi sinirlerimi bozduğunda elini kolumla ittirdim. Keki kurtarmanın mümkün olup olmadığını kontrol etmek için bir çatal yardımıyla altına bakmaya çalıştım. Ortadaki küçük bir alan dışında her yeri yanmıştı.
“Kahretsin!” Çatalı fırlatırken, “Çok uğraşmıştım,” dedim. Nancy’nin yaptığı keklerden sonra benim kekim korkunç görünüyordu.
“Şimdiye kadar çoktan kaçmış olursun diye düşünüyordum.” Roberto sağ elindeki kalın eldiveni çıkarıp yanan kekin yanına attı. “Burada kalıp kek yapacağını hayal dahi edemezdim.”
Duman yüzünden gözlerim sulanmış, genzim yanmıştı. “Denedim.” Mutfağın tüm pencerelerini sırayla açarken, “Gözüktüğü kadar kolay değil,” dedim.
“Hangisi?” Roberto sinsi bir şekilde gülümsedi. “Kaçmak mı kek yapmak mı?”
Son camı açtığımda, “İkisi de,” diye mırıldandım.
Salona geçip oradaki camları da açarken gözlerimi ovuşturdum. Yenilginin vermiş olduğu bıkkınlıkla kendimi koltuğa bıraktığımda Roberto içeri girdi. Tam karşıma oturup bir bacağını diğerinin üstüne attı.
Bir süre ikimiz de sessizce oturduk. Rüzgârın evdeki dumanı dağıtmasını izlerken sinirlerim altüst olmuştu. Bir evde elim kolum bağlı tek başıma ne kadar dayanabilirdim, bilmiyordum. Daha bir gün bile olmamıştı ve ben şimdiden dağılmak üzereydim.
Roberto, “Nasılsın?” diye sorduğunda dudaklarım şaşkınlıkla aralandı. Ciddi ciddi sorduğunu anladığımda tek kaşımı kaldırdım.
“Bilmem.” Omuz silktim. “Ölümün kıyısından döndüm. İki gün boyunca uyutuldum. Gözlerimi açtığımda sürgüne gönderildiğimi ve süslü bir kafese kapatıldığımı öğrendim. Bir defa kaçmaya çalıştım ama abin krallığın en iyi subaylarını kapıma dizdiği için başarısız oldum. Tüm gün evin içinde bir aptal gibi dolanıp durdum ve canım sıkıldığı için kek yapmak istedim ama sonra onu da yakıp ortalığı duman altına çevirdim.”
O kadar hızlı konuşmuştum ki nefessiz kalmıştım. Gergin bir tavırla, “Sence?” diye sordum. “Oradan iyi gözüküyor muyum?”
Roberto soru sorduğuna pişman olmuş bir ifadeyle beni izlerken, “Özür dilerim,” diye mırıldandı. Samimiyetini hissettiğimde başımı ellerimin arasına alıp yüzümü ondan gizledim. Bu hale düştüğüm için kendimden utanıyordum.
“Ares’le konuşmadınız.” Ben öfkeyle dişlerimi sıkarken Roberto doğru yönde tahmin yürütüyordu. “Bir an önce konuşup bu sorunun üstesinden gelmeniz gerekiyor. Bu evden çıkmalısın.”
Başımı ellerimin arasından çektim. Bakışlarımız buluştuğunda, “Birbirine güvenmeyen iki insan konuşamaz, Roberto,” dedim. “Kadın ve çocuk kaçakçılığı yapan Hector’u kendi kardeşine bile savunan ve ülkesinde yaşananlardan haberdar olmayan bir adama artık güvenemem. O da Hector’u haklı çıkararak bir örgüte üye olan kadına güvenmez.”
“Bence…” Roberto söyleyeceği şeyden tereddüt etti. Birkaç saniye bekledikten sonra, “Bence Ares sana güvenmek istiyor,” dedi.
“İşin kötü tarafı ne, biliyor musun?” Kuruyan dudaklarımı yaladım. “Kadınların ve çocukların katledildiği bir ülkenin tahtında oturmasına, birbirinden tehlikeli örgütlerin ve Hector’un yanında durmasına rağmen ben ona inandım.” Boğazım düğümlenirken sertçe yutkundum. “O bana güvenmek istiyor ama ben ona çoktan güvendim.”
Roberto beni teselli etmek istercesine, “Megan…” diye fısıldadığında susmadım.
“Babasının ardında bıraktığı dağınıklığı toplamak zorunda kalan ve tehlikeli bir ülkeyi çaresizce yönetmeye çalışan masum bir adam olduğunu düşündüm. Onu sevdim. Onunla evlendim.” Ellerim titriyordu. “Başka ülkelere satılan kız çocuklarının ve her fırsatta öldürülen kadınların kanıyla kaplı olan tahtına oturdum!”
Gözlerimden yaşlar akmaya başladığında elimin tersiyle silip koltuktan kalktım. Salonda volta atmaya başlarken ellerimi kontrol etmekte zorlandım. Kollarımı göğsümün altında birleştirip Roberto’nun gözlerinin içine baktım.
“Ares’i o kadar çok sevdim ve ona o kadar çok inandım ki…” Alt dudağım titredi. “Onun suçuna ortak oldum.”
“Bunu onunla konuşmalısın.” Roberto sesini yükseltti. “Bildiğin, gördüğün her şeyi anlatmalısın.”
“Abin dinlemeye açık bir adam değil.” Burnumu çektim. “Eğer beni dinlemek ve anlamak isteseydi idam sehpasına çıkarıp sürgüne göndermeden önce neden bir örgüte üye olduğumu, ondan neyi, neden gizlediğimi sorardı. İnsan katili bir adamın yanında durmazdı.”
“Kaçtı.” Roberto’nun tek kelimelik cümlesi dikkatimi çekti. Yüzümü ona dönüp sırtımı şömineye verirken kaşlarımı çattım. Kendimi duygusal olarak toparlamaya çalışırken konuşması için bekledim.
“Hector, kaçtı.” Bana son gelişmeleri anlatması içimi umutla doldurdu. “Ares’e haber vermeden, hiç kimseye bir şey söylemeden sarayı terk etti. Ares ona ulaşmaya çalıştı ama bulamadı. Hector, hiç böyle yapmazdı.”
“Şüpheleniyor.” Ellerimi belime koydum. “Ares’in bildiği bir şeyler olmalı. Hector ya Ares şüphelendiği için gitmiştir ya da ortaya çıkmasından korktuğu şeyleri saklamak için.”
Roberto, “İkisi de olabilir,” derken ellerimi belimde birleştirip yürümeye devam ettim.
Kendi düşüncelerimin arasında kaybolurken, “Hector tüm hayatını sarayı elinde tutmaya adadı,” diye mırıldandım. “Onun gibi adamlar yılların emeğine sırtını dönmez.”
Roberto bana katılarak, “Ares’i karşısına almak istemez,” dedi.
“Ya bizim tahmin ettiğimizden daha büyük sırlar saklıyor ve büyük bir şeyi gizlemek istiyor ya da…” Kanım çekildiğinde yürümeyi bıraktım. Endişe dolu gözlerle Roberto’ya baktığımda kaşlarını çattı.
“Ya da ne?”
“Saldıracak.”
“Krallığa saldırmaya cesaret edemez.”
“Hayır.” Ona katılmadığımı göstermek için başımı sağa sola salladım. “Krallığa saldırmayacak.” Telaşla, “Örgütlerle beraber masum insanlara saldıracak. Belki de Kitap Kulübüne…” diye mırıldandım. “Ülkeyi iç savaşa sürükleyip ortalığı karıştıracak.”
Roberto, “Onu durdurmalıyız,” dedi.
Koltuğa geri oturduğumda, “Buradan çıkmama yardım etmeyeceksin, değil mi?” diye sordum.
“Elim kolum bağlı,” derken kollarını iki yana açması ironikti. “Burayı bilen bir iki kişiden biriyim. Eğer kaçarsan şüpheleneceği ilk kişi ben olurum. Hector’a ve diğerlerine karşı kazanabilmemiz için Ares’in onun yanında olduğuma inanması lazım.”
Bir yanım beni buradan çıkarması ve yardım etmesi için yalvarmayı düşünürken diğer yanım Roberto’nun haklı olduğunu biliyordu. Roberto ile aramızdaki iletişimi öğrenen Ares, kardeşinin krallığa ihanet ettiğini sanabilirdi.
“Öfkesi yüzünden seni karşısına aldı. Birinin onun yanında kalıp neler yaptığını öğrenmesi ve yardımcı olması gerekiyor.” Roberto dikkatimi çekmeye çalışarak, “Megan,” dediğinde uzaklara dalan bakışlarımı ona çevirdim.
“Ares çok yalnız.” Onu ilk defa abisi için bu kadar endişeli gördüm. “Beni de kendinden uzaklaştırıp karşısına alırsa kaybolur. Hata yapması kolaylaşır. Birilerinin yanında olduğunu bilmeye ihtiyacı var.”
Ares hakkında daha fazla konuşmak istemiyordum. İkinci kez özgürlüğümü elimden alıp beni bir yere hapsettiğinde ona karşı empati yapmayı bırakmıştım. Sevgimi kullanarak beni manipüle etmesine ve duygularımla oynamasına izin veremezdim.
Ares’e güvenmediğim için ona sormak istemediğim soruyu Roberto’ya yönelttim. “Ailem nasıl?” Ben meydandan ayrıldıktan sonra geride kalan ailem ve arkadaşlarıma ne olduğunu bilmiyordum.
Roberto’nun çenesi gerildiğinde bakışlarımı onun yüzünden ayırmadım. Korku dolu bir sesle, “Bir şey mi oldu?” dedim. “Birine bir şey mi oldu?”
“Hayır.” Roberto ellerini sallayıp beni sakinleştirmeye çalıştı. “Hayır, Megan. Hepsi iyi ve sağlıklı.”
“Sorun ne?” dediğimde Roberto nasıl söyleyeceğini bilmiyormuş gibi sıkıntılı bir nefes verdi.
“Sadece…” Bakışlarını kaçırdı. “Gittiler.”
“Anlamadım.” Kaşlarımı çattım. “Nereye gittiler?”
“Baban tüm aileni aldı ve güneye gittiler,” dediğinde kalbim sıkıştı. “Eve döndüler.”
Sarayda kalmak bir yandan çok tehlikeli olsa da diğer yandan ülkenin en güvenli kalesinden biriydi. Ares’in onlara bir zarar gelmesine izin vereceğini sanmıyordum. Bana ne kadar kızgın olursa olsun ailemi kendi ailesi gibi koruyacağına inanıyordum.
O zaman neden gitmişlerdi?
Güneyde düşmanlara karşı savunmasız olacaklardı. Babam kapısında askerlerin beklediği bir lord değildi. Tüm halkını eve kabul edecek kadar misafirperver ve güvenilir bir adamdı. Aileme ihanet etmek ve onları öldürmek kolaydı.
Düşüncelerim arasından, “Carla?” diye fısıldadım.
“O da aileye destek olmak için kocasıyla beraber gitti.”
“Damon…” Nefesim kesildi. “Emma ya da kitap kulübünden herhangi biri?”
“Ares hepsini özgür bıraktı.” Ona şüpheyle baktığımda samimi bir ses tonuyla, “Arkadaşların iki gündür sessiz. Nerede olduklarını bilmiyorum,” dedi. “Tek bildiğim gittikleri.”
İçimi huzursuz eden bir his göğsümün tam ortasına yerleşti. Yanlış olan bir şeyler vardı. Başımı ellerimin arasına aldım. “Buradan çıkmam lazım.”
“Belki de saraydan uzakta daha iyi olacaklardır.”
“Hayır.” Yerimden kalktım. “Hiç kimse iyi olmayacak.” Endişeyle evin çıkışına yöneldim. Devasa kapıyı açıp soğuk havaya doğru bir adım attım. Kapının iki yanında bekleyen subaylar beni izlerken karları ezerek ön bahçenin ortasına yürüdüm.
Ellerimi belime koyup başımı gökyüzüne kaldırdım. Ciğerlerime temiz hava çekerken son iki haftadır yaşadığım her şeyi ve benden kilometrelerce uzakta olan insanların akıllarından neler geçtiğini düşündüm.
Eğer başıma bir şey gelirse babama ailemiz için alması gereken bir intikam planı hazırlamış, Damon’a yeni keşfettiğim tüm bilgileri aktardığım belgeler vermiştim. Ne olursa olsun bir plana sadık kalacağımızı söylemiştik ama onlar yeni bir plan yapmışlardı.
Yeni bir plan yapmış olmalılardı çünkü hiçbir planda sarayı terk etmek yoktu.
Neden gitmişlerdi?
Ruhum daralıyor, içime çektiğim her nefes beni boğuyordu. Öfkeye sıkıca tutunup karşıma çıkan herkesi parçalamakla günlerce yatakta ağlamak arasında kalıyordum. İlk defa kendimi bu kadar çaresiz hissediyordum.
“Megan.” Yanıma yaklaşan Roberto bir adım arkamda durdu ve elini omzuma koydu. Bana destek olmaya çalışırken, “Seni buradan çıkarmanın bir yolunu bulacağım,” diye fısıldadı. “Ama bunu kısa sürede ve bir çırpıda yapamam. Zamana ihtiyacım var.”
“Hayır.” Arkamı dönüp karşısında durdum. Kararlılıkla gözlerine bakarken, “Zamanımız yok,” dedim. “Ülke bir iç savaşa sürüklenecek. Örgütler durmayacak. Hector geri adım atmayacak.”
“Megan…” dediğinde sözünü kestim.
“Herkes dağıldı.” Sesim titredi. “Herkes savaşta kendi evini korumak için sarayı terk etti. Hiç kimse kalmadı.” Ellerimi iki yanda telaşla açtım. “Babam gitmez. Babam benim burada olduğumu bildiği halde beni terk etmez. Herkes gider ama babam asla gitmez, Roberto.”
Prensin mavi gözlerinde tereddüt gördüğümde bana hak vermeye başladığını anladım. Sarayın içinde kapana kısılmışlardı ve ülkede olan biteni göremiyorlardı. Alana çıkmak zorundalardı. Herkesin nereye gittiğini ve ne yaptıklarını öğrenmeleri gerekiyordu.
“Eğer babam gittiyse zorunda kalmıştır. Ailesini korumak, evini korumak zorunda kalmıştır. Hector ve diğerleri… Hepsi kendi cephesine çekildi. Daha iyi savaşabilmek için. Kendilerini koruyabilmek için.”
Büyük bir savaş geliyordu.
“Sen ve Ares anlamak istemiyor olabilirsiniz ama bu gidişler bir kabulleniş veya kaybediş değil.” Bilmediğim çok şeyin yanında emin olduğum tek konu buydu. “Bu gidişler, büyük bir savaşın habercisi.”