3. bölüm · 17dakika
KALP YARASI
Buz Krallığı 2 — Sena Nur Işık
BÖLÜM 2: KALP YARASI
MEGAN
Ölümden sonraki yaşamın varlığından emin değildim ama yaşarken cehennemin içine düşmeyi ve yanmayı çok iyi bilirdim. Boğazımdaki düğüm beni boğmaya çalışırken tüm bedenim alevler içindeydi. Ölümün kıyısına kadar gelip aniden geri döndüğüm kâbuslar beni uyandırırken düşündüğüm tek bir şey vardı.
Sıcaktı. Çok sıcak.
Bedenimi saran ateşten kurtulmak için üstümde hissettiğim her şeyi bir kenara fırlattım. Tenimi hassaslaştıran tüyler yüzünden ürperdim. Aralık olan dudaklarımdan içeri girip dilime yapışan tüyleri dışarı atmak için amansız bir çabaya tutuşmuşken yumuşak yatakta döndüm.
Serin hava çıplak bacaklarımı okşadığında rahat bir nefes aldım. Enseme yapışan saçları bir araya getirmek için başımı öne eğdim. Gözlerimi açıp kapatırken saçlarımı toplayıp tenimden uzaklaştırdım.
Ateşin çıtırtısını dinlerken başımı yastığa yaslayıp ahşap tavana baktım. Bilincim geri gelirken en son yaptığım şeyi hatırlamaya ve nerede olduğumu anlamaya çalıştım. Yaşadıklarım tek tek zihnimden geçerken bakışlarım etrafı taradı.
Tavanla uyumlu ahşap duvarları, koltukları, sehpayı ve şömineyi gördüğümde odayı bir dağ evine benzettim. Bakışlarımı kendime çevirdiğimde beyaz ince bir elbiseyle bir koltuğun üstünde uzandığımı fark ettim. Ayaklarımın dibine ittiğim battaniyeden dökülen ince tüyler her yerimi sarmıştı.
Şömineden gelen ses ve cılız ışık dışında odada bir hareketlilik yoktu. Tek başıma olduğumu düşünerek yerimden doğruldum ve çıplak ayaklarımı sert zemine koydum. Dağılan elbiseyi, saçlarımı ve yorgun bedenimi görmezden geldim.
Odanın ortasında duran sehpadaki su dikkatimi çektiğinde ona doğru uzandım. Boğazımdaki düğümü açacağını umut ederek bir bardak suyu kafama diktim. Başımın arkasında yer edinen ağrı için bir bardak daha doldurdum. Koltukta geriye yaslanıp bardağı ellerimin arasında sıkıca tuttum. Şömineden gelen ışığın tavanda oluşturduğu gölgeleri izleyerek düşüncelere daldım.
Yaşıyordum.
Prens Darion’ın beni idam sehpasından indirdiğini, sürekli gitmemiz gerektiğini söylediğini ve benden özür dilediğini hatırlıyordum. O andan sonrası hakkında hiçbir fikrim yoktu.
Ölmüş olmalıydım ama yaşıyordum.
Bir elimi koltuğun üstüne koyup yumuşak kumaşı okşarken nerede olduğumu anlamaya çalıştım. Bir örgüte üye olduğumu öğrendikten sonra beni idam ettirmek isteyen adamın beni zindanlara atacağını düşünürdüm ama burası ne beraber yaşadığımız saraya ne de bir zindana benziyordu.
Ev.
Şöminede yanan ateşin etrafa yaydığı sıcaklık, evin tavanını ve duvarlarını kaplayan ahşap ve taşların verdiği atmosfer, karşımdaki koltuğun üstünde duran yastıklar ve kürkler sayesinde burası mutlu bir ailenin yaşadığı huzurlu bir ev gibi duruyordu.
Taş bir zemin üzerinde uyanmak yerine böylesine rahat bir evde uyandığım için minnettar olmam gerekebilirdi ama bedenime yayılan panik dalgasına engel olamıyordum. Kendimi buraya ait hissetmediğim gibi bir şeylerin yanlış olduğunun da farkındaydım.
Boğazım düğümlenip gözlerimde yaşlar biriktiğinde titreyen ellerimi kontrol etmek için tüm kaslarımı sıktım. Dişlerimi birbirine bastırdıkça çenem ağrımaya başladı ama durmadım. Bedenimle kaybedeceğimi bildiğim bir savaşa girdim.
Hayatta kaldığım için ağlamayacaktım. Beni ipin ucuna getiren sonra da oradan kurtarıp güzel bir evin içine bırakan adam yüzünden gözümden bir damla yaş akmayacaktı. Beni içten içe parçalamasına, aklımla oynamasına izin vermeyecektim.
Hissettiğim onlarca farklı duyguyla aynı anda baş etmeye çalışırken sıkıca tuttuğum bardağı dudaklarıma yaklaştırdım. Göğsümde yükselen panik yüzünden titreyen ellerimin izin verdiği ölçüde su içtim ve ağzımın kenarından akan suyu elimin tersiyle sildim.
Boş mideme inen su beni huzursuz ederken karnımdan gürültülü bir ses yükseldi. Midem bulanmaya başladığında birkaç gündür aç kaldığımı tahmin ettim. Elimdeki bardağı güçlükle sehpanın üstüne bıraktım.
Birinin beni izlediğine dair tedirgin edici bir hisse kapıldığımda bakışlarımı evin içinde gezdirdim. Kapıya yakın tekli koltukta oturmuş karanlığın içinde gizlenen adamı gördüğümde gözlerimi kıstım. Onunla yüzleşmeye hazır olup olmadığımı bilmeden karşımda bulmak beni hazırlıksız yakaladı.
Ares öne doğru eğilip kollarını bacaklarına yasladığında bir mum ışığı yüzünü aydınlattı. Buz mavisi gözlerinde öfkeyle karşılaştım. İkimiz de birbirimize nefretle bakarken kimin daha haklı, kimin daha sinirli olduğunu bilmiyordum.
Zaten soluk olan teni şimdi üzerindeki gömlek kadar beyazdı. Gözlerinin çevresindeki mor halkalar bir süredir uyumadığını gösteriyordu. Dudakları kuruduğu için yer yer çatlamış, üstü başı dağılmıştı.
Onun için endişelendiğimi fark ettiğimde kalbim haberdar olmadığım bir duyguyla ezildi. Aşk, böyle bir şey olmalıydı. Seni ölümün kıyısına getirmesine rağmen hâlâ onun iyi olup olmadığını merak edebilecek kadar çok sevmek…
Yaşıyordum.
Hayatta olmanın farkındalığıyla içim ürperdiğinde gözümde biriken yaşlardan bir damla yanağımdan kaydı. Gözyaşım çeneme ulaştığında Ares kaşlarını çattı. Bedenim kendini savunmak istercesine kasıldığında midem bulandı.
Yaşıyordum ve…
Oturduğum koltuktan hızla kalktığımda başım döndü. Elbisenin etekleri dizlerimin altına inerken ellerimi saçlarımın arasına götürdüm. Soluklanmak için kendime iki saniye verdikten sonra birkaç adım attım.
Nerede olduğunu bilmediğim bir yere doğru ilerlerken etrafıma bakındım. Ares’in hareketlendiğini gördüğümde ondan kaçmak istercesine hızlandım. Salondan çıkıp merdivenin yanından geçerken karşımda duran mutfak dikkatimi çekti.
Mutfağın ortasındaki adanın yanına koşar adımlarla giderken midem ağzıma geldi. Bir elimi dudaklarıma bastırıp kusmamak için mücadele verirken birkaç dolabı açtım. Köşedeki dolapta bulduğum kovayı yere koyup yanına oturdum.
Ares’in gölgesi üstüme düştüğünde öğürdüm. Ben kusarken Ares yanımda diz çöküp yüzüme düşen saçları sırtımda topladı. Midemdeki tüm suyu çıkarmama rağmen öğürmeye devam ederken gözlerimden yaşlar aktı.
Yaşıyordum ve hamileydim.
Eğer ölseydim her şey daha kolay olurdu. Bunun bilinciyle hıçkırarak ağlamaya başladım. Yaşamanın hayatımı hiç bu kadar zorlaştıracağını düşünmezdim. Artık sadece kendim ve bu ülkedeki kadınlar için değil karnımdaki bebek için de savaşmak zorundaydım. Hem de bebeğin babasına karşı.
Ares’in parmakları beni ensemden boynuma doğru yavaşça okşadı. Bir fısıltı eşliğinde, “Megan,” dediğinde sesini duymak beni paramparça etti. Ona bakmam için çenemden tutup başımı kendine doğru çevirdi.
Göz göze geldiğimizde ikimizin de yüzünde aynı ifade, gözlerinin derinliklerinde aynı duygu vardı: Hayal kırıklığı.
Bu hayatta birçok insana güvenmiştim ama hiçbirini onu sevdiğim şekilde sevmemiş, ona inandığım kadar inanmamıştım. Onun ihaneti, bir intikamın peşine düşmekle onun boynuna sarılıp ağlamak arasında çok ince bir çizgide yürümeme sebep oluyordu.
Ama ben Megan Maureen Sheran’dım. Gözümden akan yaşlarla beraber intikamın peşine düşecek, ona sarılırken sırtından bıçaklayacaktım. Nefretim, içimde körüklenip eskisinden daha tutkulu bir intikam hissine dönüşürken ona engel olmadım. Her parçamın geçmişten daha güçlü ve acımasız olmasına izin verdim.
Ares’in çenemin altında duran bileğine parmaklarımı doladım. Elini kendimden uzaklaştırırken dişlerimin arasından, “Bana sakın bir daha dokunma,” diye fısıldadım.
Bir şeyler söylemek için dudaklarını araladıktan hemen sonra vazgeçti. Gözlerinden onlarca duygu geçerken çenesi gerildi. O da benimle aynı seçimi yaptı. Öfkeye tutundu. Yerinden kalkıp mutfaktan çıktığında fırsatım varken yüzüne bir yumruk geçirmediğim için pişman oldum.
Ares’in gidişini fırsat bilip dolapları karıştırmaya başladım. Yere yakın dolaplarda bir şey bulamayınca ayağa kalktım. Kiler olduğunu tahmin ettiğim dolaba doğru ilerlerken yanağımda kuruyan yaşları sildim ve ağlamayı kestim.
Dolapları açtığımda küçük kutular içinde duran bakliyatlarla karşılaştım. Daha önce hiç görmediğim bir lükste hazırlanıp yan yana dizilmişlerdi. Her şeye hızlıca göz gezdirip dolapları kapadım ve kendi etrafımda dönüp mutfağı inceledim.
Bugüne kadar karşılaştığım mutfaklardan farklı bir düzenlemeye sahipti. Tezgâhın ortasında büyük oval bir mermerin üstünde ince uzun bir boru vardı. Borunun yanında daha kısa bir çubuk duruyordu. Tezgâhın en sonunda sürahiyi görünce mutfağı incelemeyi bırakıp oraya doğru ilerledim.
Yanıma aldığım kovanın üzerinde bir avucuma su döktüm. Boğazımdaki acı tat gidinceye kadar ağzımı çalkaladım. Kovaya dökülen suyu izledikçe midem tekrar bulanmaya başladı. Sürahiyi yerine bırakıp kokudan uzaklaştım.
Mutfağı arkamda bırakıp salondan geçtikten sonra hiç tereddüt etmeden evin çıkışına yöneldim. Büyük kapının önüne geldiğim an Ares’in sesini işittim. Elim kapının koluna sıkıca tutarken, “Neden?” diye sordu.
Dışarı çıkıp onu geride bırakmakla karşısına dikilip yüzleşmek arasında kararsız kaldığım sırada sorduğu sorunun cevabını düşündüm. Tam olarak hangi konudan bahsettiğini anlamaya çalışırken kaşlarımı çattım.
Sessiz kaldığımda tekrar, “Neden?” dedi.
İki seçeneğim vardı. Ya dürüst olup kalbimden geçen tüm hisleri olduğu gibi ortaya dökecek ve beni nasıl hayal kırıklığına uğratıp üzdüğünü ona gösterecektim. Ya da beni idam sehpasına çıkaran adama güvenme hatasına ikinci kez düşmeyecek ve ona gerçekleri söylemeyecektim.
“Megan.” İç çekti. “Dışarıda şiddetli kar yağışı var. En yakın yerleşim alanına kilometrelerce uzaktasın. Bu soğukta ve karanlıkta dışarı çıkan herhangi biri ıssız ormanda yolunu kaybedip soğuktan ya da açlıktan ölür. Tabii ölmeden önce ona bir hayvan saldırmazsa.”
Acımaya başlayan parmaklarımı kapının kolundan çektim. Ares’in sesinin geldiği yere doğru döndüğümde şöminenin yanındaki uzun koltuğun ortasında oturduğunu ve beni izlediğini gördüm.
“Sen…” Beni baştan aşağıya süzdü. “Sen herhangi birine göre daha cesursun. Mücadele edip bir kasabaya varabilecek kadar güçlüsün ama ben sana eşlik edemeyecek kadar yorgun, aynı zamanda seni tek başına bırakmamak konusunda ısrarcı bir adamım.”
Kollarımı göğsümün altında birleştirirken söylediklerini tek tek düşündüm. Kapının hemen ardındaki soğuğu hissederken ince bir elbiseyle dışarı çıkmanın mantıklı olmadığının farkındaydım. Karnımdan gelen sesler açlık alarmı verirken uzun süre yürüyemezdim.
Eğer eski ben olsaydım Ares’e inat bu kapıdan çıkardım. Ne ince elbise ne de açlık umrumda olmaz, hedefe varıncaya kadar yürürdüm ama artık düşünmem gereken biri daha vardı. Karnımda bir bebek taşırken sorumsuzca hareket edemezdim.
“Beni idam sehpasına çıkarırken tek başına olmamla ilgili bir sorunun yoktu.” Hiçbir tepkisini kaçırmamak için bakışlarımı yüzünden ayırmadım. “Karşında diz çöküp önünde eğildiğimde hayatta kalmamla ilgili bir sorunun yoktu.”
Acı dolu bir sesle, “Megan…” dedi.
Ares’i geride bırakıp mutfağa doğru ilerledim. Salonla mutfak arasındaki holde üst kata çıkan merdiven ve kapı dikkatimi çekti. Hiçbirini umursamadan yiyecek bir şeyler bulmak için mutfağa geçtim.
Dolapları tek tek açtığımda kilerin olduğu raflarda kavanozlar buldum. İki reçel kavanozunu çıkarıp mutfağın ortasındaki adanın üstüne bıraktım. Kilerin yanındaki dolaptan somun ekmek aldım. En üst çekmeceden küçük bir bıçak seçip adanın etrafındaki yüksek tabureye oturdum.
Ekmeği dilimlerine ayırırken Ares mutfağın girişinde belirdi. Kollarını göğsünde birleştirip duvara yaslandığında bakışlarımı gerilen gömleğinden ve sert gövdesinden uzaklaştırdım.
Bıçağı ekmeğin yanına koyduktan sonra ilk kavanoza uzanıp kapağını açmaya çalıştım ama başarısız oldum. Kapak sıkışmıştı ve tüm gücümü kullanmama rağmen dönmüyordu.
Elimdeki kavanozu bırakıp diğer kavanoza uzandım. Onun da kapağını açmak için uğraştığım sırada Ares yavaş adımlarla bana doğru yürüdü. Ben ikinci kavanozun kapağını da açamazken o diğer kavanozun kapağını tek hamlede açtı.
Kavanozu aramızdaki boşluğa koyduğunda yüzümü buruşturdum. Böyle basit oyunlardan etkileneceğimi, bana yardım etmesini samimi bulacağımı sanıyorsa yanılıyordu. Elimdeki kavanozu da açması için önüne koydum.
İşime yaradığı sürece ne yaptığı umrumda değildi.
Ares uzattığım kavanozun da kapağını açtıktan sonra onu terslememiş olmamdan güç alarak çaprazımda kalan tabureye oturdu. Boyu uzun olduğu için yüzü görüş alanımdan çıktı. Beni izlediğini bildiğim adamı görmezden gelerek sırayla reçellerin tadına baktım.
İlki çilek, ikincisi böğürtlen reçeliydi.
Dilimlediğim ekmeklerden birinin üzerine çilek reçeli sürdüm. Karnımdan gelen sesi bastırmak için çok oyalanmadan hazırladığım ekmekten büyük bir ısırık aldım. Günler sonra ağzıma giren ilk lokmanın tadını çıkararak gözlerimi kapadım.
Mide bulantısını bastırmasını umut ederek ekmeği gereğinden uzun çiğnedim. İlk lokmayı yuttuğumda tuttuğum nefesimi özgür bıraktım. İkinci ısırığı almak için gözlerimi araladığımda Ares’in yemek sırası için beklediğini fark ettim.
Tezgâha yasladığım elimde duran bıçağı ikimizin arasındaki boşluğa bıraktım. Ben ikinci ısırığı alırken o da dilimlenmiş bir ekmeğe uzandı ve ona verdiğim bıçağı kullanarak böğürtlen reçelinden aldı.
Fırtına öncesi sessizliğin içinde yemeğimizi yerken ilk önce hangimizin öfke krizi geçireceğini merak ediyordum. Tek bildiğim onun beni sürüklemeye çalışacağı bir kavganın içine girmek istemediğimdi.
Ares avucuna yapışan ekmek kırıntılarını temizlemek için ellerini birbirine sürttü. Ben daha yarısına gelmişken o çoktan ilk dilimi bitirmişti. Bir ekmek daha yiyeceğini düşünürken o bıçağı bana yakın bir yere koydu.
Ağzımdaki lokmayı yuttuğumda, “Kaç gündür uyuyorum?” diye sordum.
Bir süredir aç kalmanın yeni gelişen bir bebeğe vereceği zararları düşünürken canım sıkıldı. Ares’in cevap vermesini beklerken bir ısırık daha aldım. Bir süre sessiz kaldıktan sonra, “Bana bak,” dedi.
Cümlesi çok emrivaki dursa da ses tonunda bir sertlik yoktu. Bu yüzden başımı yukarı kaldırdığımda sesinde duyduğum hasretin aynısını gözlerinin içinde gördüm. Ona bakmak zor olsa da geri adım atmadım.
“Yaklaşık olarak iki gündür uyuyorsun.”
Bana âşık olduğu için kestirdiğini söylediği saçlarından birkaç tutam alnına dökülmüştü. Yüzünde daha önce hiç görmediğim bir yorgunluk vardı. Zamanı durduğu için günlerce uyuyacak kadar bitkin olmasına rağmen burada, tam karşımdaydı.
“Darion gücünü yıllar sonra ilk defa senin üzerinde kullandı. O sırada ben de büyü yaptığım için meydanda yüksek enerji vardı. Darion’ın farkında olmadan uyguladığı fazla güç yüzünden günlerdir uyanmanı bekliyoruz.”
Yaptığı açıklama ilk başta aklımı karıştırsa da yüz ifademi sabit tutup hislerimi ona belli etmedim. Beni bilerek iki gün boyunca uyuttuklarını, uzun bir yolculukla buraya getirdiklerini düşünüyordum ama öyle olmamıştı. İki gündür uyanmamı beklediklerine göre saraydan çok uzaklaşmamıştık.
“Neredeyim?”
“Evimizde.”
Tek kaşımı kaldırıp ukala bir tavırla onu süzdüm. Bu evin bize ait olduğunu ima ederken bakışları samimiydi ama ben onun oyunlarına kanmayacak kadar akıllıydım. Şu an beni bu duruma getiren şey ona güvenmekti.
“Bu ev nerede?” Ekmeğin kalan son parçasını ağzıma atıp yavaşça çiğnedim.
“Neden?”
Soruma cevap vermeyip başka bir soru sorduğunda iç çektim. Ne saçmaladığını merak etmek bir yana bir daha aynı soruyu sorarsa yüzüne bir yumruk geçirecektim. Bu evin nerede olduğunu gizlemek isteyip konuyu değiştiriyorsa ona uyum sağlayacaktım.
“Neden sarayın zindanlarında değilim?”
“Bir kraliçeyi zindana atamazsın.”
Benimle dalga geçtiğini düşünerek şaşkınlıkla yüzüne baktığımda ifadesinden doğru söylediğini anladım. Buz Krallığı’nın kanunlarına göre bir kraliçeyi zindanlara atamaz, suçu ne olursa olsun onu ancak sürebilirdiniz.
Buz Krallığı tarihinde sürgüne gönderilen ilk kraliçeydim.
Dudaklarımın arasından bir kahkaha döküldüğünde Ares kaşlarını çattı. Sesim mutfakta yankılanırken gülmeye devam ettim. Kahkahalarım art arda gelirken gözlerim gülmekten yaşardı.
Bedenim istemsizce öne doğru eğilirken bir elimle tezgâhı bir elimle karnımı tuttum. Ares gülmeme sinirlendikçe kahkahalarım daha da artıyor, sadece onun değil benim de sinirlerim bozuluyordu.
Sırtımı dik tutabildiğim ilk an gözümün altındaki yaşları parmaklarımın ucuyla sildim. Ares bir açıklama bekleyerek beni izlerken altdudağımı ısırdım. Gülümsememi bastırmak için elimden gelen her şeyi yaptım.
“Bir kraliçeyi zindana atamazsın.” Onu taklit ettim. “Ama bir kraliçeyi sorgusuz sualsiz idam sehpasına çıkarabilirsin.” Ares’in çenesi kasıldığında yüzümdeki gülümseme silindi.
“Neden çıktın?”
Sorusunu ciddiye almayıp dilimlediğim ekmeklerden bir tanesine uzandım. Ekmeği önüme koyup bıçağı kavradım ve çilek reçelinden sürmeye başladım. Beni kimin, neden oraya çıkardığını zaten biliyordu.
“Neden her zaman aynı şeyi yapıyorsun?”
Sadece kendini haklı görürken benimle konuşmayı ve sorularına cevap almayı hak etmiyordu. İdam sehpasına çıkmam için bana başka bir çare bırakmamışken oraya kendi isteğimle çıkmışım gibi davranıp benden hesap soramazdı.
Ares, “Arkadaşının canı için bana yalvardığın zamanı hatırlıyor musun?” dediğinde ekmeğe reçel sürmeyi bitirdim ama bıçağı elimden bırakmadım. “Damon’ı zindandan kurtarmak için karşıma geçip benimle evlenmek istediğini söylediğin zamanı.”
Gözlerinin içine bakarak ekmekten bir ısırık aldım. Beni sürüklemeye çalıştığı kavganın içine girerek ona istediğini vermeyecektim. Tartışmak onu tatmin edecekti ama ben sürünmesini istiyordum. Canının en az benim canım kadar yanmasını, gururun en az benim gururum kadar ayaklarının altına serilmesini arzuluyordum.
Ağzımdaki lokma gittikçe büyürken Ares yalvaran bir ses tonuyla, “Konu kendi canın olduğunda neden sesini çıkarmıyorsun?” dedi. “Her meydan okumanın altından kalkamazsın, Megan.”
Arkadaşımın canı karşılığında ölmem için bana meydan okumuştu ve ben bunu kabul edip başım dik bir şekilde karşısına çıkmıştım. Bir kumar oynamıştı ve ben kazanmıştım.
“Hayatın için pazarlık yapmak yerine neden teslim oluyorsun?”
Elimdeki bıçağı kendi etrafında döndürürken, “Neredeyiz?” dedim. Ares’in bakışları bıçağa doğru kaydı. İkimizin de bu gece sorularımıza bir yanıt bulamayacağımızın farkına varmış olmalı ki yerinden kalktı.
Ares bana sırtını dönüp mutfağın çıkışına ilerlerken, “Damon’ı zindana attığın ve arkadaşımın canı için yalvardığım günü hatırlıyorum,” dedim. “Peki sen, bana o gün söylediğin cümleyi hatırlıyor musun?”
Ares yürümeyi bırakıp bana doğru dönerken ellerini pantolonunun ceplerine soktu. Uyandığım andan itibaren sorduğu soruya bir cevap bulabilme umuduyla gözlerime baktı.
“Seni hançer yarasıyla tek başına bırakan bir adam için hayatınla pazarlığa girmemelisin.” Ekmeği tezgâhın üstüne koydum. “Bana kurduğun cümle tam olarak buydu.”
O gün yaşadıklarımın her bir saniyesini çok net hatırlıyordum. Yaşadığım acıyı, büyüyle tanışmamı, ailemin hislerini ve Ares’in tehditlerini… Korku ve çaresizlik her yanımı sardığında onunla girdiğim pazarlığı…
Elimdeki bıçağı parmaklarımın arasında çevirirken sadece gülümsedim. Bende açtığı yarayı düşündükçe bu bıçağı kalbinin tam ortasına saplamak istiyordum. Ona güvendiğim için kendime olan kızgınlığımın üstesinden ne zaman ve nasıl geleceğimi bilmiyordum.
“Beni kalp yarasıyla tek başına bırakan bir adamla hayatım için pazarlığa girmem.” Sözlerim ne kadar sert olsa de sesim çok kibar çıkmıştı.
Ares başını yenilgiyle öne eğip sessiz kaldı. Bir kalp yarasıyla tek başına kalanın sadece ben olmadığımı biliyordum. Onun da canının yandığını bakışlarında görebiliyordum ama artık ona güvenmiyordum.
Ares yavaşça arkasını dönüp mutfaktan çıktıktan sonra gözden kayboldu. Önce bir kapının açılıp kapanma sesi, sonra içeriye giren soğuk hava dalgası geldi. Evden çıkıp gittiğini anladığımda vücudum gevşedi, omuzlarım öne düştü. Onun yanında gardımı sağlam tutmak için gereğinden fazla mücadele etmiştim.
Kollarımı soğuk zemine, başımı yumruk yaptığım ellerime yasladım. Günlerin yorgunluğunu ve acısını ruhumda hissettim. Güçlü değilken bile güçlü rolü yapmaktan bıkmıştım. Bazen sadece pes etmek istiyordum. Güçsüz olduğumu kabul edip kendime başka bir hayat seçtiğim ihtimalleri düşünüyordum.
Ama sonra…
Öne eğdiğim başımı kaldırıp sırtımı dikleştirdim. Ares’in gittiği yöne bakarken elimdeki bıçağı ucundan tutup bir anlık öfkeyle fırlattım. Bıçak kendi etrafında dönerek duvara saplanırken çığlık attım.
Boğazım acımasına rağmen bağırmak o kadar iyi gelmişti ki tekrar denedim. Gözümden akan yaşları umursamadan içimdeki öfkeyi kusuncaya kadar bağırdım. Oturduğum tabureden düşmemek için tezgâhın kenarlarına tutunurken hıçkırdım.
Ya kız olursa?
Hamile olduğum an aklıma gelen ilk şey buydu. Damon’a ait olmayan notu okurken ve onunla görüşmek için bahçeye çıkarken sadece bunu düşünüyordum. En yakın arkadaşımla tartışırken, Ares bizi yakalayıp ona ihanet ettiğimi söylerken, Hector onun oyununa geldiğim için gülümserken hiçbir şey hissetmiyordum.
Ares arkadaşımı idam sehpasına çıkardığında, onun yerine geçebileceğimi teklif ettiğinde, karşısında diz çöküp yaş döktüğümde aklımda ülkenin geldiği durum ve çocuğumu bekleyen gelecekten başka bir şey yoktu.
Belki de bu yüzden teklifi kabul etmiştim. Belki de hiç bilmediğim bir geleceğe doğru giderken savaşmak yerine kolay yolu seçmiştim. Belki de Ares haklıydı. Onunla pazarlığa girmektense ölümü kabul eden bir korkaktım.
Buz Krallığı’nda bir çocuk yetiştirmek ve onu korumak zordu. Peki, bir kız çocuğu dünyaya getirmek? Kendime sorduğum sorunun cevabını bulamadan içim ürperiyor, göğsüm korkuyla doluyordu.
Babam boynunda bir yara iziyle odama geldiğinde ve karşıma geçip neden savaşmadığını ve güneyde saklandığını açıkladığında ona hak vermekte zorlanmıştım. Bu dünyadaki kötülerden korumanız gereken beş kız çocuğunuz olduğunda bir savaşa girmek istemezdiniz.
Artık onu daha iyi anlıyordum.
Kendi canımı bir kenara bırakıp başka kadınlar için savaşmak kolaydı. Annem için, kız kardeşlerim için, ülkenin bir ucunda hiç tanımadığım kız çocukları ve gözlerimin önünde parçalanan Helen gibi kadınlar için bir şeyler yapmak çok kolaydı. Ama kendi çocuğun için savaşmak…
Korkuyordum.
İdam sehpasına çıkmadan önce bir planım vardı. Hector’un arkamdan çevirdiği işleri tahmin ediyor, Nancy’nin intikamı için çalışıyordum. Damon ve babamla her ihtimali hesabı katarak planlar yapıyordum.
Fakat bebeğime zarar vermeden onun için nasıl savaşacağımı bilmiyordum. Tüm planları bir kenara bırakıp kaçmalı ve saklanmalı mıydım? Planlara sadık kalıp sadece kendi çocuğum için değil ülkedeki tüm çocuklar için mücadele mi etmeliydim?
Tam şu an yanımda güvenebileceğim birilerinin olmasını isterdim. Damon’a sarılmak, Emma ile konuşmak… Emma. Onu en son düğünümde kısa bir süreliğine görmüştüm. En kötüsü de şu an hayatta olup olmadığından bile haberdar değildim.
Nancy… İntikamını alacağıma dair büyük yeminler ettiğim kardeşim. Carla ve bebeği, ikizler, annem… Kraliyet düğününden sonra kendimi planlara öyle kaptırmıştım ki hangisiyle en son ne zaman görüştüğümü hatırlamıyordum.
Gözümden akan yaşları elimin tersiyle sildim. Burnumu çekerken elimi karnıma götürüp elbisenin üzerinden tenimi okşadım. Bebeğin cinsiyetinin ne olacağını bilmiyordum ama sağlık durumu iyi olmak zorundaydı. Ona iyi bakmak zorundaydım.
Sakinleşmek için derin derin nefes alırken bir yandan tanrıya dualar ettim. Beni, bebeğimi ve tüm sevdiklerimi koruması için yalvardım. Elimden gelenin en iyisini yapacağıma, hiç kimseye güvenmeyeceğime ve her şeyi zamanın akışına bırakacağıma dair kendime söz verdim.
Bu bir çıkmaz sokağa ilk girişim değildi. Daha önce de defalarca kez aşamayacağımı sandığım duvarlar görmüş ama pes etmemiştim. Gerektiğinde tüm yolu geri dönüp farklı bir yol arardım.
Ben Megan Maureen Sheran, diğer insanların beni zorla soktuğu çıkmaz sokaklardan geri dönmenin bir yolunu her zaman bulurdum. Önüme konulan her engeli aşmayı, yazılı olan her kuralın üstünü çizmeyi başarırdım.
Kendime hatırlatma: Bu ilk değil ve son olmayacak.
Her şeye rağmen devam edecek ve günün sonunda ben kazanacaktım.
Gözümden akacak yaş kalmadığında yanaklarımı hızlıca temizledim. Tüm planları gözden geçirip yeni bir plan yapmak için oturduğum tabureden kalktım. Bebeğim için hangi yolu seçersem seçeyim bu işin sonunda büyük bir savaş olduğunu kabul edecek, hayalini kurduğum ülkeye kavuşacaktım.
Bir günde olmayacaktı ama bir gün olacaktı.