23. bölüm · 19dakika
KAN GÖLÜ
Buz Krallığı 2 — Sena Nur Işık
BÖLÜM 22: KAN GÖLÜ
ROBERTO
Derinlerden yüzeye doğru çırpınarak yükselmeye çalışan bilincime sert dalgalar çarpıyor, ense kökümden yayılan yoğun acı başımın zonklamasına sebep oluyordu. Her nabız atışında yere düşen bir damla suyun sesi kulaklarımı çınlatıyor, ciğerlerime dolan havanın rutubet kokusu midemi bulandırıyordu.
Karanlık, gözkapaklarımın arkasında bir gece, bir katran gibi kıpırtısız dururken içimde yalnızca acı vardı. Islak zemin yüzünden kıyafetlerimin ıslandığını ve minik taşların sırtıma yapıştığını hissederken yerin soğukluğu kemiklerimden içeri sızıyordu.
“Beni hiç özlemedin mi?”
Ağır ve isteksiz olan gözlerimi açmayı başardığımda hiçbir şey değişmedi. Bulunduğum yer karanlıktan öte bir körlükteydi. Zifiri karanlığın boğucu yanına alışmak zorken sesler hem çok yakınımda hem de bir o kadar uzağımdaydı.
“Ben seni özledim, hayatım.”
Burnuma keskin, metalik bir küf kokusu dolduğunda burada zamanın çürüdüğünü düşündüm. Ciğerlerim yeni doğan bir bebek gibi tecrübesiz, şaşkın ve saldırgandı. Nefes alışlarım düzensizdi.
“Benim yerime onu mu tercih ettin?”
Hafızam sisli bir bulutun arkasına gizlenmiş, hatıralar bir girdabın içine hapsedilmişti. Kendi ismimi bile hatırlamazken duyduğum ses bir yerden tanıdık geliyordu. Çatlak, kuru ve acımasızdı.
“Ben sana yalnızca Buz Krallığı’nı değil tüm dünyayı verecektim.”
Boğazım o kadar kuruydu ki dilimi damağımdan ayırmakta zorlandım. Bir elimi ağır hareketlerle başıma doğru götürürken zemindeki çatlağa düşen su damlasının sesi yeniden yankılandı. Bu sefer daha net, daha yakın.
“O sana Buz Krallığı’nı bile veremez.”
Dizlerimi bükmeye çalıştım ama kaslarım itiraz etti. Vücudum soğukta taş kesilmişti. Kanımın akışı yavaşlamıştı ve her zaman orada olduğunu bildiğim bir parçam eksikti. Bedenim benden zorla alınıp koparılan çok güçlü bir bağın yokluğuna yas tutuyordu.
“Seni öptü mü?”
Sadece bir an… Bir gölgenin ardından enseme inen kör edici bir darbe. Sonra karanlık, acı ve yokluk. Hafızamı dolduran sisli bulutlar aralanırken hatırlamaya başlıyor, eksik parçaları tamamlayarak ilerliyordum.
“Bu güzel dudaklarının tadına baktı mı?”
Bir çığlık sesi beni kendime getirdiğinde gözlerim karanlığa alışmıştı. Taş duvara yansıyan solgun ışığın nereden geldiğini takip ettim. Başımı hafifçe sağa çevirdiğimde titrek bir mum ışığının arkasında duvarın içinden biri konuştu.
“Her şeyinle bana ait olduğunu bilirken seni koynuna aldı mı?”
Kendimi ıslak zeminde yüzüstü çevirirken ellerimle yerden destek aldım. Titreyen dizlerimin üzerine kalkarken bedenimin ağırlığını taşımakta zorlandım ama hayatta kalma güdüsü sayesinde doğrulmayı başardım.
“Hayır.”
Bu farklı ses anılarımın hepsini yeniden canlandırıp yaşadıklarımı bana hatırlattı. Nancy’nin çaresizliği beni harekete geçirecek gücü ve cesareti verdi. Yanımdaki duvara elimi yaslayarak yerden kalktığımda başım döndü.
“Peki, o neden burada sevgilim?”
Ölümün koktuğu zindandan akan güç damarlarımın içine sızıyor, beni göğüs kafesimden tutarak çekiyordu. Kesik kesik nefesler alırken bedenim zihnimden bağımsız hareket ediyordu. Kalın parmaklıklara doğru ilerlerken bilincim tamamen açılmıştı.
Nancy’nin birine, “Kardeşim senin yüzünden öldü,” dediğini işittiğimde ona gerçeği söylemek, Megan’ın hayatta olduğunu ve bu yükün altında ezilmekten vazgeçmesi gerektiğini haykırmak istedim.
Bedenim zihnime göre daha geç çözülürken kamburlaşan sırtımı düzelttim. Başımı hafifçe yukarı kaldırdığımda önce parmaklıkların ötesindeki koridorda yanan mumu sonra karanlığın içine gizlenen kişileri görmüştüm.
Nancy ve Hector.
Kuruyan dudaklarımı dilimle ıslatıp konuşmaya çalıştım ama sesim çıkmadı. Başım bir yarış atının nalları altında kalmışçasına zonklarken cümleleri bir araya getirmek imkansızdı çünkü beni içine attıkları zindan büyük bir parçamı kalbimden çekip alıyordu.
Hector çömeldiği yerden kalktığında, “Hayır,” dedi. “Megan ölmedi.”
Nancy kollarını doladığı bacaklarını bırakıp dizlerinin üzerine oturdu. “Sen…” Sesi titriyordu. “Sen neyden bahsediyorsun?” Her bir kelimede çaresizliğini ve korkusunu hissedebiliyordum.
“Bu ülkede bir kraliçenin idam edildiğini ne zaman gördün, hayatım?”
Hector’un genç kadına, “Hayatım,” diye hitap etmesi içimdeki nefret duygusunu uyandırdı. Ayakta durabilmek için parmaklıklara tutunarak destek aldım. Hector konuşmaya, “Kraliçeler, ülkelerine ihanet ederlerse sürgüne giderler,” diye devam etti.
“Yalan söylüyorsun.”
“Biliyorsun.” Hector ellerini pantolonunun ceplerine sokarken, “Sana hiçbir zaman yalan söylemedim, hayatım,” dedi. Avını köşeye sıkıştırmış bir aslan gibi genç kızı ürkütüyor ama saldırıya geçmiyordu.
Nancy’nin yanaklarından yaşlar hızla akarken Hector yüzünü bana döndü. Ayağa kalktığımı ve onları izlediğimi fark ettiğinde tüm dişlerini görebildiğim bir gülümsemeyle öne doğru iki adım attı.
“Sevgilin…” derken yüzünü tiksintiyle buruşturdu. “Gerçekleri sana neden anlatmadı?”
Nancy ve benim sevgili olduğumu düşünecek ya da sadece bizi yan yana gördüğü için böyle bir yakıştırma yapacak kadar kıskançtı. Genç kadın Hector’un onu istismar ettiğini anlattığında karşılaşmayı beklediğim şey bu değildi.
Nancy, Hector için özeldi.
Tecavüz ettikten sonra hevesi geçince kenara attığı, canının yandığını görmek için kötülük yaptığı herhangi bir kadın değildi. Nancy’ye takıntılı bir manyaktı ve bu sırrı gizlemeyi öyle iyi başarmıştı ki kendi gözlerimle görünceye dek anlamamıştım. Onun hakkında konuşurken ses tonundaki kıskançlık hastalık derecesindeydi.
“Sen…” Nancy elinin tersiyle yanağından akan yaşları silerken yerden kalktı. “Sen biliyor muydun?” Hector’un yanından geçip demir parmaklıklara doğru yürürken kör olmuş gibiydi. Bana bakıyor, benimle konuşuyordu ama aklı öldüğünü sandığı kardeşindeydi.
Zindanın taşları büyümü emerek ruhumu parçalara ayırırken alnımı parmaklıklara yasladım. Soğuk demir, zindanla savaşan bedenimi serinletirken yüzümden terler akıyordu. Nancy’ye gerçeği söylemek için dudaklarımı araladığımda ses tellerim bana ihanet etti.
Zorlukla, “Evet,” dediğimde sesim bir fısıltıdan ibaretti. Hector’un kahkahası ıssız koridorda yankı yaptığında Nancy donakaldı. Yaşadıklarını tek tek düşünerek gerçeği anlamaya çalıştığı sırada Hector zindandan çıkıp kapıyı kapattı.
Pantolonunun cebinden çıkardığı anahtarı kilide soktuğunda Nancy demir parmaklıklara koştu. Kapıyı kendine doğru çektiğinde Hector kilidi çoktan çevirmişti. “Beni buradan çıkar!” Elini parmaklıklara vururken, “Burada durmak istemiyorum, Hector!” diye bağırdı.
Hector bir elini demirlerin arasından sokup Nancy’nin yanağını okşadığında genç kadın geriledi. Hector onu bileğinden yakalayıp bedenini sertçe çektiğinde Nancy’nin dudakları arasından tiz bir inleme çıktı. Burun buruna geldiklerinde, “Onu dokunma!” diye seslendim.
Hector dişlerinin arasından, “Sevgilini gözlerinin önünde parçalara ayırdığımda bir daha yanına hiçbir adamın yaklaşmaması gerektiğini öğreneceksin!” dediğinde Nancy’nin gözleri korkuyla açıldı.
Tehdit ettiği genç kadını aniden bıraktı. Nancy yere düşerken dirseğini parmaklığın demirlerinden birine çarptı. Canı acıdığı için bir elini dirseğine koyup yerde iki büklüm oldu. Yüzünü bana dönen Hector’a, “Seni öldüreceğim!” diye tısladım. “Yaptığın her şeyin bedelini sana ödeteceğim!”
“Beni gördüğün ilk an fırsatın varken bunu yapmalıydın.” Hector ellerini belinde birleştirdi. “Karımı ve çocuklarımı kaçırdığınızda aklınızdan ne…” derken yüzümdeki şaşkınlığı gördüğü an cümlesi yarım kaldı. “Sen değilsin.”
Hector’un ailesini mi kaçırmışlardı? Hiçbir şeyden haberim yoktu.
“Bu kadar adamın hüküm sürdüğü bir ülkede bir kadının çıkıp hepimizi parmağında oynatması inanılmaz.” Hector uzaklara daldığında, “Ares’in neden ona âşık olduğunu artık daha iyi anlıyorum,” dedi.
Koyulaşan yeşil gözlerini gözlerime diktiğinde gülümsedi. “Sizin yapmaya cesaret edemediğiniz çoğu şeyi tek başına halletti.” Düşmanına hayranlık duyarak, “Karımı ve yedi çocuğumu kaçırırken iş yerlerimi elimden aldı,” dedi.
“Belki de herkesi kendin gibi sanıyorsundur.” İnsan kaçakçılığı yapan oydu.
“Peki siz…” derken söylediğimi umursamadı. “Onu ne öldürmeyi ne de elinizde tutmayı başarabildiniz.” Bir elini belindeki hançerin kabzasına yerleştirdi. “Biriniz ülkenin bir ucunda onu ararken…” Beni baştan aşağıya küçümseyerek inceledi. “Bir diğeriniz yüzyıl önceden kalma bir kafesin içindesiniz.”
Hector’a söylemek istediğim çok fazla şey vardı ama gücümü toparlayıp kelimeleri bir araya getiremiyordum. Zihnim çok iyi çalışırken bedenim ayakta durmakta zorluk çekiyordu. Sessiz kaldığımda zindanların çıkışına doğru döndü.
“Eğer Megan benim tarafımda olsaydı kesinlikle dünyaya hükmederdik ama o düşmanım olmayı seçti.” Gözünün ucuyla Nancy’yi kontrol etti. Genç kadının ağladığını gördüğünde çenesi gerildi. Bizi zindanlarda yalnız bırakmadan önce, “Onun da sırası elbet gelecek,” dedi.
Hector gittiğinde Nancy’yle gözlerimiz buluştu. Bir şeyler söylemek için dudaklarını araladı ama hemen sonra vazgeçti. Titreyen altdudağını ısırdığında oturduğu yerde hareketlenip arkasını döndü. Sırtını parmaklıklara yasladığında hıçkırdı.
Onun ağlaması kalbimi parçalarken, “Özür dilerim,” diye fısıldadım. Nancy kollarını kendine dolayıp iki büklüm oldu. “Nancy, özür dilerim.” Bana kırgın gözlerle bakması mı yoksa sırtını dönmesi mi canımı daha çok acıtıyordu, bilmiyordum.
Ayakta durmak bir cezaya dönüştüğünde parmaklıklardan aldığım destekle dizlerimin üzerine çöktüm. Bedenimin sol tarafını demirlere yaslarken nefesimi düzene soktum. Nancy’nin kaldığı zindanın önündeki mumu izlerken ona karşı dürüst olmaya karar verdim.
“Yemin ederim söyleyecektim.” Bedenim onu çekiştiren güçle savaşırken sesim yorgun çıktı. “Gözlerinin içine baka baka Megan’ın yaşadığını gizlemek istemedim. Benim için de çok zordu ama onu korumaya çalışıyordum.”
Nancy’nin ağlaması şiddetlendiğinde sustum. Ona öğrendiği gerçekleri sindirmesi için zaman tanırken kendim de dinleniyordum. Bilincimi tekrar kaybetmemek için bu kafesten çıktığımda Hector ve adamlarına yapacaklarımı düşünerek motive oluyordum.
Bana inanmasını bekleyerek, “Yemin ederim…” dedim. “Megan’ı, seni ve aileni korumak istediğim için sessiz kaldım.” Bakışlarım onun altın sarısı saçlarına kaydığında kokusunu özlediğimi hissettim. “Nancy, özür dilerim.”
Hector ve Ares’in planını bilmediğim bu süreçte kendi aileme güvenmekten başka çarem yoktu. Ares, sahte bir ölüm planı düzenledikten sonra bunu Megan ve ailesi için yaptığını söylediğinde ona inanmıştım. Ares hem Hector’un hem de Megan’ın planlarını biliyor, ona göre hamle yapıyordu. Sheran Ailesi’ni yalnız bırakmayacağına ve onları koruyacağına dair söz verdiğinde planına uyum sağlamıştım.
“Bu benim elimde olan bir durum değildi, Nancy.”
Ares, Megan ve Hector’un yönettiği bu savaşta bizim rolümüz neydi ki? Bir oyunun içinde oradan oraya savrulan, satranç tahtasındaki bir piyon gibi gözden çıkarılan ilk kişilerdik. Ares ve Megan’a yardım etmek için aralarını düzeltmeye çalışırken kendimi düşmanın zindanlarında parçalara ayrılırken ve sakladığım sırların altında ezilirken bulmuştum. Nancy’nin kalbini kırdığımı ve onun açısından çok haklı olduğunu bilmeme rağmen hiçbir şey yapamıyordum.
“Haklısın.” Gerçekler can yaksa da en azından gerçekti. “Sen de haklısın, güzelim.”
Megan idam edilirken izlemek, ailesine kardeşinin cenazesi bile verilmediğinde boyun eğmek zorunda kalmıştı. Evlerine apar topar dönerken tüm bu süreç boyunca kendini suçlamıştı. Kız kardeşinin ölümünün acısını yaşayamadan Hector’u öldürmek için yola koyulmuştu. Yıllar boyunca onu istismar eden adamın karşısına çıkacak cesareti bulduğunda zindana kapatılmıştı.
Nancy, haklıydı.
Eğer akıllı bir adam olsaydım ona tecavüz eden kişinin Hector olduğunu öğrendiğimde atımı Morrison Kalesi’ne sürmezdim. Buz Krallığı’na geri döner, kardeşlerimle beraber iyi bir plan yapar ve genç bir kadını tecavüzcüsünün insafına bırakmazdım.
“Pandora’nın Kafesi.”
Nancy’nin sesini duyduğumda daldığım düşüncelerin arasından sıyrıldım. Nancy hafifçe bana doğru döndüğünde bakışlarımız buluştu. Gözlerinin içleri ve altı ağlamaktan kızarmış, yanakları yaşlardan dolayı ıslanmıştı.
“Ne?” diye sorarken kaşlarımı çattım.
“Pandora’nın Kafesi.” Bir elini havaya kaldırıp içinde oturduğum zindanı işaret etti. Bakışları zindanın tepesindeki bir yere odaklandığında, “Büyünü kullanmaman için seni oraya koydular,” dedi. “Bu yüzden canın yanıyor.”
Megan’ın yaşadığını öğrendiği için hızlı toparlanmıştı. Saçlarını kulaklarının arkasına sıkıştırırken hem yorgun hem de mutlu gözüküyordu. Saklanan sırlar yüzünden kızgındı ama kız kardeşi nefes aldığı sürece kızgınlık çok da önemli değildi.
“Biliyorum.” Onu ilgiyle süzdüğümde, “Sen nereden biliyorsun?” diye sordum. Pandora hakkındaki bilgilerin çoğu gizli ve kitapların hepsi yasaklıydı.
Nancy yüzünü tamamen döndüğünde bağdaş kurdu. Zindanın detaylarını incelerken, “Kraliyet eğitimi alarak büyüdüm,” dedi. “Bir prenses gibi yetiştirildiğim için tüm o kitapları okudum.”
“Doğru.” Başımı salladım. “Kraliçe olacaktın.” Ares’le evlenecektin…
Nancy, “Canın gerçekten yanıyor mu?” dediğinde dudaklarımı alıngan bir tavırla büzdüm. Gözlerimi açık tutmak, onu dinlemek ve konuşmak hatta dik durabilmek için ne kadar mücadele verdiğimi görmüyor muydu? Alnımdan ve sırtımdan terler akıyordu.
“Gücüm…” Nefes aldım. “Büyüm, taşlar tarafından çekiliyor.”
Nancy, “Biliyorum,” derken kendinden emindi. “Dayanman gerekiyor.”
Circe, tüm dünyayı bebeği Pandora ile lanetlediğinde Pandora’nın soyundan gelen her çocuk güçlü bir cadı veya büyücü olarak doğmuş ve kendilerine zarar veren erkekleri öldürmüşlerdi. Erkekler, kadınların güçlenip kendilerini katlettiğini fark ettiklerinde çözüm yolları aramaya koyulmuşlardı. Kadınlara artık eskisi gibi zarar veremiyorlardı, aksine kendileri zarar görmeye başlamışlardı bu yüzden bazı büyücüleri yanlarına çekip onların güçlerine engel olacak büyüler hazırlamalarını istemişlerdi.
Pandora’nın Kafesi, yakalanan kadınların güçlerini kullanmalarına engel olan bir çeşit zindandı. Güçlerini kötüye kullanan kadınları sıklıkla bu kafeslere atarak cezalandırıyorlardı. Sayısı çok az olan bu zindanı Hector’un nasıl bulduğunu bilmiyordum. Belki de bu kaleyi satın aldığında kafes zaten buradaydı.
Demir parmaklıklara yasladığım kolum ağrıdığında düşmemeye öze göstererek yere uzandım. Nancy endişeli bakışlarını üzerime sabitlemişti ve yaptığım her hareketi takip ediyordu. Yeni doğan bebeğinin nefes almamasından endişelenen annelere benziyordu.
Nancy’nin sesini uzaklardan duyduğumda başımı hafifçe sola çevirdim. Dudaklarının hareketini görebiliyordum ama söylediklerini anlayamıyordum. Bilincim yavaş yavaş kapanırken gözlerimi açık tutmak için çok çabaladım ama başarılı olamadım.
&
Sallanıyordum.
Taş zeminin titrediğini hissettiğimde bunun zihnimin oyunu olduğunu sandım ama Nancy’nin çığlıkları beni kendime getirdiğinde gözlerimi yavaşça araladım. Tavandan üzerime dökülen tozlar gözüme kaçtığında bir elimle yüzümü kapattım.
“Rob!” Nancy parmaklıklara vuruyordu. “Prens Roberto!”
Elimi gözlerime siper ederken başımı ona doğru çevirdim. Morrison Kalesi tekrar büyük bir güçle sarsıldığında Nancy mavi gözlerini korkuyla açtı. Sallanmak, bilinçaltımın bir oyunu değildi. Deprem oluyordu.
“Üst kattan korkunç sesler geliyor.” Nancy kapının kenarına sinmişti. “Adamların çığlıklarını, kılıçların birbirine vurduğu sesleri duyuyorum.” Dudakları titredi. “Her an yanımıza gelebilirler! Uyanmalısın!”
“Ne kadar süredir baygınım?”
Nancy bunu ona sormama şaşırmış gibi, “Bilmiyorum!” dedi. “Çok oldu!”
Zindanlarda günün hangi saatinde olduğumuzu görebileceğim bir pencere yoktu. Nancy’nin kapısındaki mum çoktan eriyip bitmişti. Koridorun sonundan gelen mum ışığı dışında etraf zifiri karanlıktı.
Kale bir kez daha titrediğinde, “Bu deprem değil,” diye fısıldadım.
“Nasıl bu kadar emin olabilirsin!”
“Depremler kontrolsüzdür.” Ağrıyan sırtımı rahatlatmak için hafifçe sola döndüm. “Bu sallantılar…” Yanağımı soğuk taşa yasladım. “Kontrollü.”
“Biri mi yapıyor?” Gözlerim kapandığında Nancy, “Roberto!” dedi. “Hey! Sakın uyuma! Şu an değil!” Parmaklıkları sallayarak ses çıkardı. “Eğer kaleyi sallayacak kadar güçlü bir büyüye sahipse gelen kişi Ares olabilir!”
Gözlerim bir açılıp bir kapanırken, “Kurtulabiliriz!” diye bağırdı. “Dayan!”
Bedenimi tamamen çevirip yüzüstü uzandım. Bir kolumu başımın altından geçirirken Nancy, “Beni dinleyebilir misin?” diye sordu. “Konuşmak zorunda değilsin! Bilincini açık tutmak için dikkatini bana verebilir misin?”
Zindandaki güç kanımdaki tüm büyüyü kurutuyordu. Vücudum karşı saldırıya geçtikçe yoruluyor, doğduğum andan itibaren bana ait olan bir parçamı kaybetmenin yasını tutuyordu. Zihnim zindandaki güçle savaşmak istemiyordu. Pes etmeyi düşünüyordum ama vücudum direnmek konusunda ısrarcıydı.
“Sana anılarımı anlatacağım.” Nancy, “Beni duyduğuna dair işaretler vermen yeterli,” dediğinde başımı hafifçe salladım ya da salladığımı sandım.
“Ben on iki yaşındayken babam üzerinde incilerin olduğu şık bir kutuyu Megan’a hediye etti. Benim incileri çok sevdiğimi bilmesine rağmen o kutuyu Megan’a vermesini kıskandım.” Nancy durakladığında gülümsemeye çalıştım. “Bir gün odasına gizlice girip kutuyu aldım ama koridora çıktığım an karşılaştık.”
Hikâyesini merak ettiğimde, “Sonra?” diye fısıldadım.
“Beni bahçeye kadar kovaladığında çok hızlı koşmama rağmen yakalandım. Sandığı benden zorla aldığında sinirlendim çünkü Megan’ın hiçbir zaman süslü eşyalarla işi olmamıştı. Yerden bulduğum taşı bir anlık öfkeyle ona fırlattığımda…” derken Nancy sustu.
Uzaklardan gelen adım seslerini duyduğumda gözlerimi tamamen açtım. Yanımıza doğru hızla yaklaşan kişiye hazırlıksız yakalanmamak için hareket ettim. Ellerimden destek alarak doğrulurken Nancy de parmaklıkları bırakıp geri çekildi.
Dizlerimin üzerine oturduğum sırada görüş açıma siyah botlar girdi. Başımı yukarı kaldırdığımda siyahlar içindeki esmer adamın Hector’un adamlarından biri olduğunu anladım. Adam cebinden çıkardığı anahtarlıkta doğru anahtarı bulduktan sonra Nancy’nin zindanının kilidine soktu.
Kapı kolayca açıldığında benim zindanıma doğru döndü. Birbirine bağlı kalın zincirlerin kilidine anahtarla açtı ama zincirleri ayırmaya çalışırken elleri kaydı. Zifiri karanlığa rağmen adamın yüzüne sıçrayan kanları ve boynundan akan sıvıyı görebiliyordum.
Anahtarları yanlışlıkla yere düşürdüğünde bir küfür savurdu. Ellerini pantolonuna sildikten sonra tüm gücüyle çektiği zincirler açıldı. İçeriye doğru ittirdiği kapı gıcırdadığında beni gözünün ucuyla kontrol etti.
Bize bir şey söylemesini beklediğimde beni şaşırtan bir şey yaptı. Arkasına bile bakmadan zindanlardan koşarak çıktı. Dudaklarım hayretle açıldığında başımı Nancy’ye çevirdim. Onun da aklının benim kadar karıştığını gördüğümde rahatladım.
“Buradan çıkmalıyız.”
Nancy taş zeminden o kadar hızlı kalktı ki onu izlerken başım döndü. Açık kapısını biraz daha aralayıp üç adım da Pandora’nın Kafesi’ne geçti. Yanıma geldiğinde havaya kaldırdığı kolumun altına girerek bana yardımcı oldu.
“Kalkabilecek misin?” diye sorarken endişeliydi. Parmaklıklardan destek alarak yavaşça ayağa kalktığımda nefesim daraldı. “Yalnızca üç adım sonra kendine geleceksin.” Bir kolunu belime dolayıp benimle beraber yürüdü. “Bunu yapabilirsin.”
İçimde garip bir boşluk vardı. Sanki sadece bedenimi değil ruhumu da alıp gitmişlerdi. Yıllardır içimde varlığını bildiğim o eski, kadim güç olmadan yokluk çekiyordum. Yıldızsız bir gökyüzü gibi soğuk, karanlık ve sessiz hissediyordum.
Büyünün yokluğu, kaburgalarımın arasında aç kalan bir canavar gibi dönüp dolaşırken Nancy’nin adımlarına uyum sağlayarak kafesten çıktım. Pandora’nın Kafesi’nden dışarı adım attığım ilk an hava değişti. Koridorun başından gelen rüzgârın esintisinde başka bir his vardı. İlahi bir dokunuş kollarını genişçe açarak bana sarılıyordu.
Göğsümün tam ortasında, derinlerde bir yer kıvılcımlandı. Bedenimin unuttuğu ama ruhumun hatırladığı o yerde, kalbimin altındaki daha derin ve eski bir merkezde duygularım canlandı. Dizlerimin bağı çözüldüğünde ellerimden destek alarak yere çömeldim.
İçimdeki boşluk ansızın yıldırıma benzer bir enerjiyle dolduğunda soluğum kesildi. Gözlerimi kapatmak zorunda kaldım çünkü güçlü bir ışık parlıyordu. Her şey daha keskin daha canlıydı. Taşların dokusu, zindanın kokusu, uzaktan gelen savaş seslerine kadar her şeyi daha net algılıyordum.
Nancy, “İyi misin?” diye sorarken hemen yanı başımdaydı. Alnıma dökülen saçları geriye doğru çekerken yüzümden akan terleri sildi. “Biraz dinlendikten sonra kendine geleceksin,” dediğinde kulaklarım uğuldadı.
Parmak uçlarımdan başlayan yangın avuçlarımın içinde titreşerek kollarıma doğru aktı. Görünmez ama canlı bir ateş omurgamdan boynuma kadar bir kıvılcım ağı örerek vücuduma yayıldı. Sonra… O tanıdık his. Beni ben yapan büyüm ve gücüme kavuştuğumda nefesimi tutmayı bıraktım.
İlk soluğu aldığımda ciğerlerim sanki havayla değil de yıldız tozlarıyla doldu. Gözlerim yaşardığında ağlamadım. Acı, boşluk, kayıp ve çaresizlik hissi geçtiğinde yerine dolan güce kavuşmak beni sarstı. Kayıp bir uzvumu geri kazanmıştım.
“Kafesten uzaklaşmalıyım,” derken kapalı gözlerimi araladım.
Nancy dirseğimden tutarak yerden kalkmamı sağladığında gözüme kestirdiğim merdivene doğru olabildiğince hızlı ilerledim. Pandora’nın Kafesi’yle arama giren her bir mesafede gücümü topluyor, rahat adım atabiliyordum. Kendimi savaştan çıkmışcasına hırpalanmış ama bir o kadar da güçlü hissediyordum.
Genç kadın anlayışla başını sallayıp kolumu bıraktığı sırada yer bir kez daha sallandı. İkimizde duvarlara tutunduğumuzda, “Buradan hemen çıkmalıyız,” dedim. Tavandan minik taşlar ve tozlar döküldüğünde bir küfür savurdum. Kale başımızı yıkılmadan harekete geçmeliydik.
Zindanların girişindeki duvardan bir meşale alıp önümde tutarken sağ elimi arkaya uzattım. Nancy’nin yumuşak teni avucuma değdiğine bana güvenmesinden güç alarak parmaklarımı parmaklarına doladım. Karanlık koridorda birileriyle karşılaşma riskine dikkat ederek ilerledim.
Dar bir koridoru geçtikten sonra iki kat yukarı çıktık. Ahşap kapıyı geriye doğru ittirdiğimde gördüğüm manzaraya hazırlıksız yakalandım. Nancy’nin tiz çığlığı yarım kaldığında arkasından birinin geldiğini sanarak ona döndüm ama o yerdeki ceset yığınına şaşkınlıkla bakarken bir eliyle ağzını kapatmıştı.
“Nancy.” Dikkatini çekmeye çalışırken tuttuğum elini sıktım. “Nancy!” Bakışları bana dönmediğinde bedenimle görüş açısına girdim. “Bana bak, Nancy!” Kocaman açtığı iri mavi gözlerini bana çevirdiğinde, “Sakın yere bakma! Adamlara bakmadan yürü!” diye emrettim.
Nancy beyaz tenli bir kadın olmasına rağmen elini ağzından çektiğinde bir ruh gibi gözüküyordu. Zorlukla yutkunduğunda kusmamak için çabaladığını anladım. Elimdeki meşaleyi kapının yanındaki boş bir girintiye astıktan sonra yerde yatan onlarca adama doğru döndüm.
Kalenin uzun koridorunda Hector’un siyah üniformalı adamlarından oluşan bir mezarlık vardı. Büyük ve uzun yarıklar oluşan vücutlarından organları dışarı taşmış ve boyunları acımasızca kesilmişti. Düşmanlarıyla savaşırken kılıç kullanmayı seven yalnızca birkaç kişi tanıyordum.
Nancy’yi bedenimin hemen arkasına hizalarken, “Beni takip et,” diye fısıldadım. Cesetlerin aralarından geçerken kapıya en yakın yolu seçmeye ve genç kadını korkutmamaya özen gösterdim. Taş zeminde biriken kanlar yüzünden, “Yere sağlam bas, Nancy,” diyerek onu uyardım.
Ana kapıya ulaşmamız beklediğimden uzun sürdüğünde hiç kimseyle karşılaşmamıştık. Bu durumun iyi mi kötü mü olduğuna karar veremiyordum. Zindanlarda duyduğumuz seslerin hepsi kesilmişti. Etrafta ölü adamlar dışında başka kimseyi göremiyordum.
Sessizlik can sıkacak kadar gürültülüydü.
Nancy’yi hemen yanıma çekip kalenin kapısını hafifçe araladığımda ön bahçede hissettiğim güç beni şaşırttı. Tüm alanı kaplayan enerji kanımda gezen büyüyü canlandırarak beni de gücümü kullanmaya zorluyordu. Hava karanlık olmasına rağmen yeryüzünden yukarıya doğru yansıyan büyü sayesinde gökyüzü parlıyordu.
Bir süre önce başıma aldığım darbeyle bayıldığım verandaya çıktığımda donakaldım. Atımla beraber geçtiğim uzun yolda olan biteni anlamaya çalışırken dehşete düştüm. O an Nancy’ye gözlerini kapatmasını söylemek istedim ama çok geç kalmıştım.
Başımı hızla ona çevirdiğimde gözleri ve ağzının şaşkınlıkla açıldığını gördüm. Her an çığlık çığlık atacakmış gibi dururken sesini çıkmıyordu. Ona, “Nefes al,” demeye fırsat bulamadan gözleri kapandı ve bilincini kaybetti.
Elini hızla bırakıp kollarımı bedenine sardığımda genç kadını yere düşmeden yakalayabildim. Bir kolumu beline doladıktan sonra diğer kolumu dizlerinin altından geçirdim. Bir kuş kadar hafif bedenini kucağıma dikkatlice yerleştirdim. Başını, göğsüme yaslayarak desteklediğimde altın sarısı uzun saçları dizlerime kadar geldi.
Kaleye ilk girdiğimizde geçtiğimiz beyaz çakıl taşlı yol kırmızıya boyanmıştı. Önümde reverans yapmayan adamların durduğu yerde artık o adamların yalnızca başları vardı. Yolun kenarlarında hizaya dizilen kellelerin arkasındaki duvara asılan başsız bedenler burada büyük bir vahşetin yaşandığının haberini veriyordu.
Basamakları yavaşça indikten sonra kan gölüne dönen bahçeye ilk adımımı attım. Bir çok adam öldürmüş, onlarca ceset görmüş olmama rağmen başları kopuk adamların gözlerinin hâlâ açık olması ve boş bir ifadeyle bakmaları benim bile midemi bulandırdı.
Bahçedeki gülleri arkamda bırakıp havuzun yanına geldiğimde dumura uğradım. Havuzun kenarından yere doğru akan kan damlaları yüzünden botlarıma kadar uzanan bir yol oluşmuştu. Morrison Kalesi’ni alt üst eden kişi burayı sonradan ziyaret edecek kişilere açık bir mesaj vermek istiyordu.
Gökyüzüne yansıyan ışığı takip ederek kalenin ön kapısına ulaştığımda orada bekleyen beyaz üniformalı iki askerin dikkatini çektim. Askerler kılıçlarına uzandıkları sırada beni tanıdılar ve ellerini iki yana koyup reverans yaptılar. Göğsümden bir rahatlama duygusu geçtiğinde acınası halime güldüm.
Reverans gibi basit bir hareketi özleyeceğim aklımın ucundan geçmezdi.
Kapının dışına adım attığım an dikkatimi çeken ilk şey dizlerinin üzerine çöken Hector Morrison oldu. Elleri ve ayakları arkadan bağlanmıştı. Burnundan akan kanlar ağzındaki yaranın üzerinden çenesine doğru ilerliyordu. Bir gözü kan topladıkça şişmiş ve morarmıştı. Beni hayrete düşüren şey boynuna takılan tasmaydı.
Kalın demir zincirin nereye uzandığını takip ettiğimde beyaz bir atın üstünde oturan kardeşimle göz göze geldim. Elini havaya kaldırıp bana selam verdiğinde Hector’u bir hayvan gibi bağladığı zincir şıkırdadı. Dudaklarım hayretle açıldığı sırada o tüm dişlerini göstererek gülümsedi.
“Seni uyandırmaya çalışırken bir kaleyi yıkmak üzereydim, abiciğim.”
Az önce yürüdüğüm yolda yaşanan vahşeti onun yapmasına imkan yoktu. Gözlerimle etrafı kolaçan ederek Ares’i ve Megan’ı aradım ama tek başına olduğunu fark ettiğimde kaşlarımı çattım. Sarayın askerleri dışında hiç kimse yoktu.
“Taht işleri için elimi kana bulamak istemiyordum ama…” Kardeşim zinciri sertçe çekip Hector’un canını yakarken, “Bir şerefsize bu kadar çok sabredip alttan almanız hoşuma gitmedi,” dedi. “Ares ve senin anneme çektiğinizi biliyorum ama bu tarz konularda babamın izinden gitmek daha akıllıca olur.”
Babam düşmanlarına asla acımaz, merhamet etmezdi. Bir insanı öldürmek için onun canını sıkması ya da hareketlerinden şüphelenmesi yeterliydi. Benjamin Axel Henderson, fevriliği yüzünden yalnızca kötü adamları değil iyi adamları da öldürerek yanlış kararlar alan bir kral olmuştu.
Fakat annem Vivian Henderson sabırlı bir kadındı. Düşmanını bir süre uzaktan izler, onunla aynı masaya oturur ve gerektiğinde dostu gibi davranırdı. Ona ihanet eden arkadaşlarına tekrar ve tekrar şans verir, doğruyu bulmaları için akıllanmalarını beklerdi.
Bir asker kendi atımı bana doğru getirirken kardeşim, “Prens unvanı yalnızca bana mı ait?” diye sordu. “Bu aile için herkesin eşit bir şekilde çalışması gerekiyor!” Bu konuşmayı bir yerden hatırladığımda gülümsedim. “Bir bebek gibi mızmızlanmayı bırakıp ülkesine hizmet eden bir prens gibi davranmaya başla!”
Kucağımdaki kadını askere doğru uzatırken, “Dikkat et,” dedim. Genç adam Nancy’yi sıkıca tuttuğunda eyerinden destek aldığım atımın üstüne tek hamlede çıktım. Eyere yerleştikten sonra aşağıya uzanıp Nancy’yi yukarı çektim. Kollarımı genç kadının etrafına dolayıp bacaklarını iki yana ayırdıktan sonra başını göğsüme yasladım.
“Nancy’yi düşürmeden at sürmenin bir yolunu bul!”
Büyüsünü kullanarak Megan’ı uyandıramayan kardeşime öfkeyle söylediğim sözler bana tek tek geri dönerken gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım. Bir gün onun içinde gizlediği vahşi yanıyla tanışacağımı hiç düşünmezdim.
Darion Arthur, yalnızca bizi kurtarmamış geride çok derin izler bırakmıştı.