İçeriğe atla

Buz Krallığı 2

24/26 · ÖLÜMLE DANS

0%

24. bölüm · 18dakika

ÖLÜMLE DANS

Buz Krallığı 2 — Sena Nur Işık

BÖLÜM 23: ÖLÜMLE DANS

MEGAN

Daphne’ye doğru sağlam adımlarla yürürken kollarımı pelerinimin altından geçirip kenarlarından sıkıca tuttum. Üniformamdaki kan lekelerini olabildiğince gizlemeye çalışarak mekânın girişinde bekleyen adamın yanına doğru ilerledim.

Adam, kestiği biletleri sayarken bir elini havaya kaldırıp beni durdurdu. Bana göz ucuyla bakarken konuşmamı istemediğini anladım. Biletlerin sayısını karıştırmamaya çalışarak saymaya devam ederken mekâna giriş çoktan kapandığı için beni umursamıyordu.

“Mekânı boşaltman gerekiyor.”

“Hişşş!” Adam işaretparmağını dudaklarına bastırdı. Bakışlarını biletlerden ayırmıyor, onlara bakmayı keserse sayıyı unutacağını sanıyordu. “Senin yüzünden karıştırmak üzereyim!”

Adam kaldığı yerden biletleri saymaya devam ettiğinde ona doğru hızlı bir adım attım. Elinin altına öfkeli bir yumruk geçirdiğimde biletler havaya uçtu. Genç adam şaşkınlıkla bana dönerken, “Sen ne yaptığını sanıyorsun?” diye bağırdı.

Biletler etrafımıza saçılırken, “Sana mekânı boşaltmanı söyledim!” dedim.

“Sen…” Adamın korku dolu bakışları yüzümde ve kıyafetlerimde gezindi. “Sana ne oldu böyle?” Kendimi bir süredir aynada görmemiştim. Dışarıdan nasıl gözüktüğüm hakkında hiçbir fikrim yoktu.

“Bana bir şey olmadı.” Bir elimi belimdeki kına götürüp hançeri çıkarırken, “Onlara oldu,” dedim. “Aynısının senin başına da gelmesini istemiyorsan sözümü dinlemeni tavsiye ederim.”

“Mekânı boşaltamam.” Islak toprağa düşen biletlere hüzünle baktı. “Onlarca insan para ödedi,” derken kekeledi. “Patronum beni öldürür!”

“Şansa bak!” Adamın sırtını duvara yaslamamla hançerimi boğazına dayamam aynı anda oldu. Adam tiz bir çığlık atarken, “Eğer mekânı boşlatmazsan patronundan önce ben seni öldüreceğim,” dedim.

Adamın alnından terler akarken altdudağı titriyordu. Bakışları bir kez daha üniformamı bulduğunda, “Kraliyet kıyafetleri giyiyorsun,” dedi. “Sen…” Temkinliydi. “Kimsin?”

“Sen tüm bu mekânı boşaltıp herkesin canını kurtardığında ödül olarak sana kim olduğumu söyleyeceğim.” Genç adama göz kırparken, “Ama sen zeki bir adama benziyorsun,” dedim. “Zaten kim olduğumu tahmin ediyorsundur.”

Genç adam, “Tamam,” diye fısıldadı. “Tamam.” Ellerini korkuyla kaldırdı. “Mekânı boşaltmana yardım edeceğim.”

Bakışlarımla onu tartarken, “Eğer hoşuma gitmeyen tek şey yaparsan…” dediğim an sözümü kesti.

“Evet, evet!” Dudaklarını yaladı. “Biliyorum! Beni öldüreceksin!”

Adamı bırakmadan önce son bir kez tehditkâr bir havayla onu süzdüm. Hançerimi boğazından çekip geriye doğru adım attığımda rahat bir nefes aldı. Korku dolu gözlerini kıyafetimdeki kan lekelerinden bir türlü alamıyordu.

“Özür dilerim.” Titreyen ellerini yumruk yaptı. “Korkunç görünüyorsun.”

“Son günlerde aldığım en iyi iltifat,” derken gülümsedim.

Genç adam mekânın ana kapısına ilerlediğinde gözlerimi devirdim. “Oradan gitmeyeceğiz.” Binanın arka girişine doğru yürürken, “Kadınların soyunma odalarından başlayacağız,” dedim. “İlk onlar çıkacak.”

Sözüme itiraz etmeden yola koyuldu. Daha önce yaralı bir şekilde ayrıldığım arka kapıya doğru geldiğimizde, “Kızlarımızı korkutma,” diyerek beni uyardı. Kapının kulpunu aşağıya indirip içeri girdiğinde gülmemek için altdudağımı ısırdım.

Pelerinimin kenarlarını çekiştirip lekeli üniformamı kapattıktan sonra onu takip ettim. Genç adam ellerini havada çırparak kadınlara mekânı terk etmelerini ve evlere dağılmalarını söylediğinde herkes şaşkındı. Makyajları ya da giyinmeleri yarım kalan kadınlar olan biteni anlamaya çalışıyorlardı.

“Beş dakika içinde bu odada hiç kimse kalmasın!”

Dansçı kadınlardan biri, “Ne oluyor, Alex?” dediğinde adamın adını öğrendim.

“Ne zamandan beri size açıklama yapıyoruz?” Sesi ciddi olsa da söyledikleri doğru değilmiş gibi hissettiriyordu. Kadınların bakışları tek tek beni bulurken, “Burayı hemen boşaltmazsanız siz zararlı çıkarsınız,” dedi.

Kadınları arkasında bırakıp başka bir kapıya yöneldiği sırada peşinden gittim ama kapının yanında duran aynada kendi yansımamı gördüğümde adım atamadım. Yüzümdeki ve saçımdaki kan lekelerini temizlemeye çalışsam da soğuk su çok yardımcı olmamıştı. Dikkatli bakıldığında kırmızı rengin beyaz tenimde bıraktığı izler gözüküyordu.

Boynumda ve çenemin altında kan lekelerinden oluşan desenler vardı. Saçımın ön tutamı sarıdan bordoya dönmüştü. Gözlerimin altı morarmasına rağmen çok dingin gözüküyordum. Beyaz pelerinimi hafifçe kenara çektiğimde üniformamın birçok yerindeki kan ve çamur lekeleriyle karşılaştım. İçleri kan toplayan gözlerim, kıyafetlerimle uyumlu duruyordu. Baştan aşağıya bir savaştan çıkmış gibiydim. Alex’in bana bakarken ne gördüğünü bilmiyordum ama kesinlikle ölümün haberini veriyordum.

Alex’in girdiği koridora geçtiğimde büyük bir tepsi taşıyan adamla çarpışmaktan son anda kurtuldum. Garsonlar mutfaktan aldığı tabakları masalara götürürken her şey çok hızlı gerçekleşiyordu. Alex, insanlara dışarı çıkmasını söylerken ben mutfak kapısının önüne yeni gelmiştim.

Mutfaktan sorumlu adam, “Sen ne saçmalıyorsun?” diye sorduğunda Alex omuz silkti. Başparmağıyla beni işaret ederken, “Bu gece mekânın kapanmasını emretti,” dedi.

Adam beni baştan aşağıya süzdükten sonra umursamadı. İşçilere çalışmaya devam etmelerini emrederken Alex’e ve bana, “Mutfağımdan çıkın,” dedi. İki büyük adımda Alex’in yanına gittim. Onu bir kenara iterken kısa boylu mutfak sorumlusunun gözlerinin içine baktım.

“Sizleri tek tek ikna edecek vaktim yok.” Bıkmış bir ses tonuyla, “Ya buradan çıkarsınız ya da yanarak ölürsünüz,” dedim.

Adam, “Sen kim oluyorsun da bizlere emir veriyorsun,” dediğinde bu ülkenin kraliçesine karşı geldiğini ona anlatmanın zaman kaybı olduğunu biliyordum. Bu yüzden bana en yakın olan tezgâha ilerleyip üzerindeki tüm tabakları yere fırlattım.

Kırılan tabakların sesi mutfakta yankı yaptığında sessizlik mutfağı ele geçirdi. Adam bir küfür savurduğunda duvara asılı olan bir havluyu aldım ve mumun üstünde tuttum. Havlu kenarından tutuştuğunda, “Son bir kez söyleyeceğim,” dedim. “Ya buradan çıkarsınız ya da ölürsünüz!”

Hiç kimse hareket etmediğinde adam öne atıldı. Ondan hızlı davranıp yüzüne bir yumruk geçirdiğimde kırık parçaların üzerine devrildi. Tüm olan biteni şaşkınlıkla izleyen Alex’in gözlerinin içine bakarak yanan havluyu ahşap tezgâha bıraktım.

İnsanlar telaşla mutfaktan çıkmaya başladığında Alex, “Bunu yapmayacaksın,” dedi. Birkaç havluyu daha ateşe verdikten sonra mutfak perdesinin altına bıraktım. Perde tutuştuğunda, “İnsanlar yanabilir,” diye ekledi.

Pelerinimi omuzlarımdan geriye atarken ellerimi ceplerime soktum. Mutfaktaki ısı gittikçe artarken, “Neden buradasın, Alex?” diye sordum. “İnsanların yanmasından endişe ediyorsan onları bu mekândan çıkarmalısın.”

Bu fikir Alex’e mantıklı gelmiş olmalı ki yükselen alevlere son bir bakış attıktan sonra koşarak mutfaktan çıktı. Onu takip ederek koridora geçtim. Herkes ön ve arka kapıya telaşla koştururken hoşuma gitmeyen bir kargaşa oluşmuştu. Damon’la geldiğim günden hatırladığım merdivenleri bulduğumda hızla kalabalığın arasından sıyrıldım.

Yukarıdaki odalardan ilkinin kapısına tekme attığımda kolaylıkla açıldı. Odada oturan kadın çığlık atarken adam kaşlarını çatarak bana baktı. Kadın kıyafetlerimi incelerken gözleri korkuyla açıldı. Oturduğu sandalyeden kalkıp koşarak yanımdan geçtiğinde gülümsedim.

Akıllı bir kadındı.

Adam aynı yerinde dururken köşedeki masaya doğru ilerledim. Mumların hepsini masaya devirdiğim sırada adam yavaşça yerinden kalkıp odadan çıktı. Beni uğraştırmadığı için tanrılara şükrettim. Mekânda çığlık sesleri yükseldiğinde diğer odaların kapıları kendiliğinden açılmaya başladı.

Koridorda koşan kadın ve adamların arasından ilerleyip her bir odayı kontrol ettim. Boş olan odalardaki mumları devirirken tam sekiz odayı geride bıraktım. Koridorun sonundaki odaya girdiğimde buz pistinin etrafındaki kalabalığın azaldığını gördüm. Pistte dans eden hiç kimse kalmamıştı. Yemek masalarındaki adamlar kaçmıştı.

Üst katın tamamının boşaldığından emin olduktan sonra en yakın merdivenden aşağıya indim. Son basamakta karşıma dikilen bir adam, “Sen ne yaptığını sanıyorsun?” diye sordu. Onun mekânın güvenliği olduğunu anladığımda asıl bunca dakikadır onun ne yaptığını öğrenmek istedim.

Fakat adam yumruğunu yüzüme savurduğunda ani bir refleksle sola kaydım. Adamın yumruğu havayı döverken kolundan tutup karnına tekme attım. Bir basamak yukarıda olduğum için boyumuz aynı hizadaydı. Adam bileğimi burkup kolumu çevirmeye çalıştığında diğer kolumun dirseğini yüzüne geçirdim. Burnundan gelen kırılma sesi öfkemi dizginlemeye yetmedi.

Kendi etrafımda dönerken adama yandan bir tekme geçirdim. Adam yere düşerken bir eli kanayan burnunu tutuyordu. Bir bacağıma dolanan pelerinimi geriye doğru ittim. Adamın gözünü korkutmak için bir hançer çıkardığımda adam yerden zorlukla kalkıp arkasına bakmadan kaçtı.

Üst katta yangın hızla yayılırken hançerimi yerine geri koydum. Pelerinimi önüme çekip kıyafetimi gizlerken alt kattaki yemek masalarının yanından geçtim. Mekândaki çığlık sesleri azalırken aşağı katta kimsenin kalmadığını kontrol ettim. Buz pistinin etrafında bir tur döndükten sonra mekânda çıt çıkmadığını fark ettim.

Herkes gitmişti.

Ares’in Hector’la beraber açtığı ve Prens Markeline’le ortak oldukları bu mekân küle dönmek üzereydi. Genç bir kız olan Sarah’ı zorla çalıştırdıkları, dans ettirdikleri ve adamların tacizine sessiz kaldıkları o yer yok olacaktı. Kız kardeşime tacevüz eden ve insan kaçakçılığı yapan Hector’la ortak bir işe girdiği için Ares de bu intikamdan kendi payına düşeni alacaktı.

Uzaklara dalan bakışlarımı buz pistine çevirdim. Yemek masalarının ve yere fırlatılan patenlerin arasından geçerken dikkatli davrandım. Buz pistinin hemen yanında durduğumda başımı yukarı kaldırıp alevlerin yayılmasını izledim.

Senin rengin kırmızı olmalı, derken bundan bahsetmiyordum.”

Ares’in sesini duyduğumda başımı aşağıya eğdim. Buz pistinin tam karşısında benimle aynı hizada durduğunu gördüğümde şaşırdım. Açıkçası onunla bu kadar erken karşılaşmayı beklemiyordum.

Baloda kırmızı elbise giydiğim gün ona bir vahşete sarıldığını söylerken aklımda tüm bunlar yoktu. Amacım yalnızca veliaht prensin gözünü korkutmak ve benden uzak durmasını sağlamaktı. Fakat ağzımdan çıkan her söz bir şekilde gerçek olmuştu.

“O gün hançerini sarayın bahçesine fırlatıp hedefi tam ortasından vurduğunda ne kadar cesur olduğunu tahmin etmeliydim.” Ares büyük bir hayranlıkla beni izlerken, “Bana meydan okuduğunda geleceği görmeliydim,” dedi.

Prenslerin bahçede antrenman yaptığı günden bahsettiğini anladığımda anılar zihnimde canlanmaya başladı. “Benimle dövüş, Megan,” demişti. Karşılık olarak, “Eğer ne kadar iyi olduğumu bilseydiniz benimle dövüşmeye cesaret edemezdiniz,” demiştim.

Her bir cümle daha dün gibi aklıma düşerken dudağımın kenarı havaya kalktı. Onunla konuşurken bir prens olduğunu unuttuğumu dile getirmişti. Ben de dövüştüğümüzde ona kim olduğunu unutturacağımı söylemiştim.

Kaybolduğum anıların içinden çıkarken Ares’in yüzündeki ukala gülümseme onun da benimle aynı şeyleri anımsadığını gösterdi. Bakışlarımla ona meydan okuduğum sırada, “Peki, söz verdiğin gibi beni pişman etmeye hazır mısın?” diye sordu.

“Benimle dövüşmek mi istiyorsun?”

Ares, “Sen de istersen,” derken heyecanlıydı.

Onun her açıdan benden daha avantajlı olduğunu ikimiz de biliyorduk. Uzun boylu, iri cüsseli ve çocukluğundan beri bu konuda eğitim almış bir adamdı. Beni yere sermesi çok kolay olurdu çünkü onun kaybedecek hiçbir şeyi yoktu.

Ben ise hamileydim.

Bebeğime gelecek bir darbeden kendimi korumaya çalışarak dövüşmek bana zorluk çıkaracaktı ama onun bu teklifini geri çevirecek noktada değildim. İkimizin de piste çıkan kapıların önünde beklediğimizi fark ettiğimde aklıma gelen bir fikirle gülümsedim.

“Ayağına uygun bir paten bulmalısın.”

Ares’in bakışları aramızdaki buz pistine kaydığında ne demek istediğimi anladı. Bir anlığına itiraz edeceğini sandım ama Ares altdudağını dişlerinin arasına alırken başını salladı. Yemek masalarının yanında paten aramaya başladığında onu taklit ettim.

Kendime en yakın patenleri incelerken aklımda şunlar vardı: Buz Krallığı’nda yaşayan herkes iyi paten kayardı ama veliaht prensin taht işleriyle uğraşırken buna çok fazla vakit ayırmadığını düşünüyordum. Güneyde ise paten kaymak yürümek gibiydi. Şenlik ateşlerinde hazırlanan buz pistlerinde her yaştan kişi paten kayardı. Annem bu hobiyi tüm çocuklarına büyük bir ilgiyle öğretmişti ki bu konuda çok şanslıydım.

Çünkü annemin bu hayatta en iyi yaptığı şey paten kaymaktı.

Bir paten bulduğumda onları alıp yan masadaki sandalyeye oturdum. Ayağımdaki çizmeleri çıkarıp patenleri giyerken aklımda Ares’i nasıl alt edebileceğime dair planlar dönüyordu. Onu piste davet ederek büyük bir risk almıştım. Bu yüzden karşısında ne olursa olsun gardımı indirmemeli ve beni kandırmasına izin vermemeliydim.

Patenin iplerini pistte rahat edeceğim bir şekilde bağladıktan sonra yerimden kalktım. Ares’in çoktan hazır olduğunu ve piste çıktığını gördüğümde pelerinimin ipini çözdüm. Beyaz kumaşı sandalyenin sırtına bıraktığımda Ares’in bakışları kıyafetlerime takıldı.

Mekânın üst katından yayılan alevlerin eritmeye başladığı piste bir adım attıktan sonra buzun üstündeki su birikintisine dikkat ederek kaydım. Pistin ortasında bekleyen Ares’in çevresinden dolanıp tam karşısında durmadan önce kendi etrafımda iki tur döndüm.

Ares, kan lekeleriyle kaplı üniformamı incelerken yaralı olup olmadığımı gözleriyle kontrol ediyordu. Gizlemekte zorlandığı endişeli ifadesi dövüşü kimin kaybedeceğine dair ilk ipucunu veriyordu. Şimdiden bana merhamet etmesi büyük bir hataydı.

Onun beni incelemesini fırsat bilerek gözlerimi bedeninde gezdirdim. Ares her zamanki gibi baştan aşağıya kusursuzdu. Altın sarısı işlemeleri olan beyaz bir üniforma giymiş, geriye doğru taradığı saçlarından birkaç tutam alnına düşmüştü. Belindeki kına yerleştirdiği hançerler parlıyor, yakışıklı yüzü dikkat dağıtıyordu.

İlk hamleyi yapmasını beklerken, “Kekin tadı nasıldı?” diye sordum.

Ares bedenimde dolaşan bakışlarını yüzüme zorlukla çevirdi. Bu hale nasıl geldiğimi düşünürken aklından onlarca soru geçiyor olmalıydı. Ellerimi belimde birleştirirken yüzüme acımasız bir maske taktım.

“Yedikten sonra damakta bıraktığı tat…” Ares başını hafifçe sağa yatırıp dudaklarını diliyle ıslattı. “İhanet gibiydi.”

“Her adamın karısının elinden yemek isteyeceği bir lezzete benziyor.” Ona göz kırptığımda gülümsüyordu.

Mekânda bir gürültü koptuğunda başımı sesin geldiği yöne çevirdim. Alev alan büyük bir tahta parçası üst kattan yemek masasının üstüne düşmüştü ve sıçrayan alevler masaları yakmaya başlamıştı. Eğer buradan bir an önce çıkmazsak ateşlerin arasında kalacaktık.

Ares’in buzdaki gölgesinin yer değiştirdiğini fark ettiğimde ona doğru döndüm. Havaya savurduğu yumruğundan geriye doğru kayarak kaçtım. Hançerlerimden birine uzanıp aramızda tutarken şaşkınlıkla tek kaşımı kaldırdım. İlk hamlenin ondan gelmesi beni hazırlıksız yakalamıştı.

Ares belinden bir hançer alıp üzerime doğru kaydığında hızımı artırdım. Beni köşeye sıkıştırmasına izin vermeden pistin etrafında bir çember çizdim. Ayaklarımın altında buz değil zihnimde yankılanan anıların incecik derisi vardı sanki. Her kayışta geçmişe çizik atıyor, her adımda ona duyduğum aşkı da öfkeyi de ezerek ilerliyordum.

Sol tarafa gideceğimi düşünmesi için oraya doğru kayarken aniden kendi etrafımda dönüp sağ tarafa geçtim. Ares tuzağıma düşüp solda ilerlerken yanına yaklaştım ve hançerimi ona doğru savurdum. Hançeri omzuna saplamayı planlarken Ares hızlı davrandı ve bileğimi havada yakaladı.

Ares kolumu geriye doğru büktüğünde sırtımı ister istemez ona döndüm. Beni kendi bedenine doğru sertçe çektiğinde sırtım onun göğsüne çarptı ve bileğime uyguladığı baskı yüzünden hançer elimden düştü. Kulağımın hemen arkasında nefesini hissettiğim sırada, “Daha hızlı olmalısın, güzelim,” dedi.

Beni bıraktığı an vakit kaybetmeden sağlam kolumu arkaya savurdum. Dirseğimi yüzüne geçirmek istemiştim ama Ares çoktan arkamdan çekilmişti. Pistin ortasına doğru kaydığında yere düşen hançerimi aldım ve onun peşinden gittim.

Elimde tuttuğum hançer ne kadar soğuksa içimdeki yangın o kadar harlıydı. Parmaklarımın arasında sızlayan şey sadece metalin soğukluğu değil aşkımızın ellerimde lime lime oluşuydu. Evliliğimiz, artık kırılmış aynalardan yapılmış bir masal tablosu gibiydi. Güzeldi ama keskindi.

Ares ukala bir gülümsemeyle, “Arşiv odasına girmek istediğini biliyordum,” dediğinde tek kaşımı ilgiyle kaldırdım. “Anahtarı bulman için ceketimin cebine koydum.” Hançerini parmaklarının arasında çevirdi. “Sen odaya girdiğinde uyumuyordum.”

“Her zaman onu kandırdığımdan ve yalan söylediğimden yakınan bir adama göre çok fazla oyun oynuyorsun, Ares,” derken kızgındım. Arkadan iş çevirme konusunda yalnız değildim ama suçlu hep bendim.

Hançerimi onun koluna saplamak için sert bir hamle yaptığımda Ares hızlı davranarak geri kaçtı. Buzun üzerinde bir hayalet gibi hareket ederken adeta üzerine yürüdüm. Ares geri geri kaçarken ona yaklaştım ve kalbinin hemen altını hedefledim. Saldırımdan yana kayarak kurtulduğunda gözlerimi devirdim.

Elimdeki hançeri çapraz bir açıyla savurduğumda bıçak keskin bir ıslık sesiyle havayı yararak ona doğru ilerledi ama o tıpkı beklediğim gibi öne doğru hafifçe eğilip bedenini sola bırakarak darbemden sıyrıldı. Buzun üstüne düşen hançerin sesi pistte yankılandı.

Ares benden uzaklaşırken, “O notu yazan bendim,” dedi. Damon’la beni bahçede buluşturan ve beni idam sehpasına taşıyan nottan bahsediyordu. “Kitap Kulübü’ne çalıştığınızı öğrendiğimde sizi ağıma düşürmek için yaptım.”

Bunu zaten tahmin etmiştim ama gerçekleri onun ağzından duymanın acı verici bir yanı vardı. Pistin ortasında onunla tekrar buluştuğumda, “Benim de bir şeyleri itiraf mı etmem gerekiyor?” diye sordum. “Sırlarımı öğrenebilmek için böyle bir yol mu deniyorsun?”

Ares elinde tuttuğu hançeri belindeki kına yerleştirdi. Aramızdaki mesafeyi kapatmaya başladığında ellerimi yumruk yaptım. Yanıma ulaşacağı ânı hesaplayarak yüzüne bir yumruk savurdum ama Ares başını geriye çekerek darbemden kurtuldu.

Havadaki bileğimi sıkıca tutarken diğer eliyle belimden iterek beni kendi etrafımda döndürdü. İncinen bileğim acıdığında dudaklarımı sıkıca bastırdım. Boştaki kolumu karnına geçirmek istediğimde dirseğimden yakaladı ve sırtımı kendi göğsüne yasladı. Kasıkları kalçama değdiğinde dudaklarını kulağımın altında hissettim.

“Yangınları senin başlattığını biliyorum.” Nefesi ensemdeki tüylerin havaya kalkmasına sebep olurken dudakları tenimi okşuyordu. Bizi bilerek bu pozisyona sokmuştu. “Hector’un işletmelerini yerle bir eden kişilerin Damon ve baban olduğunu biliyorum.”

Ares beni bıraktığında en uzun hançerime uzanıp geriye doğru savurmam yalnızca bir saniyemi aldı. Ares son anda hamlemden kaçtı ama hançerimin sivri ucu kolunu çizdi. Ceketinde bir yırtık oluştuğunda acımasız bir ifadeyle göz kırptım.

Onun aksine ben öldürmek için buradaydım.

Aynı anda birbirimize yaklaştığımızda hançerlerimiz havada buluştu. Ares hançerini bir kılıç gibi kullandığında ona aynı şekilde karşılık verdim. Hançerler birbirine çarpıyor, sekiyor ve savruluyor ama bir türlü hedefi bulamıyordu.

Hançerim onun hançerinin altında kaldığında Ares uzun boyunun avantajını kullanarak yukarıdan aşağıya doğru bastırdı. Gücü beni ezerken sağa doğru kayarak altından çıktım ama Ares, kanlı üniformamın ucundan yakalayıp beni kendine doğru çekti. Bedenlerimiz sertçe çarpıştığında bir kolunu belime doladı ve hançerinin soğuk metalini çenemin altına yasladı.

Yüzümdeki her bir detayı inceleyen buz mavisi gözleri aralık olan dudaklarımda takılı kaldı. O beni içine çekmek istercesine süzerken ben onun kollarında dinlenmek için kendime zaman tanıdım. Nefeslerimiz birbirine karışırken dudaklarını dudaklarıma yaklaştırdı. Başımı hafifçe öne eğerek bıçağı boynuma bastırdığımda Ares yaralanmamdan korkarak geri çekildi.

Beni bıraktığında pistin kenarına doğru kayarak ondan uzaklaştım. Hançerini çevirip kabzasını sıkıca tutan Ares’in hemen arkasına üst kattan bir tahta parçası düştü. Dikkatinin dağılmasından faydalanarak hançerimi göğsüne fırlattım.

Pistin üzerinde süzülen hançer onun bedenine saplanmadan önce havada asılı kaldığında gülümsedim. Konu kazanmak olduğunda onun da adil davranmadığını bilmek işime gelmişti. Ares, Pandora’nın büyüsünü kullanırken benim elimde hançerlerimden başka bir şey yoktu.

Binayı saran duman boğazımı yakmaya başladığında bu dövüşü bir an önce bitirmeye karar verdim. Ares’in karşısına dikildiğimde onu yenmemin hiçbir yolu olmadığını biliyordum. Bu yüzden onun beni yenmesi için var gücümle saldırdım.

Yakışıklı yüzüne bir yumruk savuruyor gibi yaptıktan sonra karnına dizimi geçirdim. Ares hamlemi hafifletmek için öne eğilmişti ama ben bacağımı havaya kaldırıp tekme attım. Patenimin keskin kısmı omzuna çarptığında teninde bir yarık oluştu. İlk kan damlası eriyen buza aktığında altdudağımı dişlerimin arasına alarak gülümsedim.

Kendi etrafımda bir tur döndükten sonra tekrar karşısına dikildim. Ares parmağını yasladığı omzundan çekerken, “Daha iyisini yapabilirsin, güzelim,” dedi. Parmağına bulaşan kanı dudaklarına götürüp emerek beni kışkırtmaya çalışıyordu.

Belimdeki kından bir hançer çıkarıp ona savurduğumda bileğime tekme atarak hançeri yere düşürdü. Elime çarpan paten canımı yaktığında dengem bozuldu. Pistin kenarına savrulduğumda pistin etrafındaki camdan destek alarak ayakta kaldım.

Ares karşıma geldiğinde ellerini kalçamın iki yanındaki cama yasladı. Beni kollarının arasına aldığında, “Babanın, Hector’un eşini ve çocuklarını kaçırdığını biliyorum,” diye fısıldadı.

Hiçbir fikrimin olmadığı bu bilgi karşısında dudaklarım şaşkınlıkla aralandığında nefesi nefesime karıştı. Ares tepkimin gerçek olup olmadığını anlamaya çalışırken ben babamın böyle bir şeyi yapıp yapmayacağını düşünüyordum.

“Bilmiyordun.” Ares gülümseyerek uzaklaştığında, “Haberin yoktu,” dedi.

Açıkçası burnumun dibine kadar girip hançerini bedenime saplamaması beni kızdırmaya yetmişti. Ares rakibini öldürmeye ya da dövüşü kazanmaya çalışmıyordu. Benimle her zaman yaptığı gibi oyun oynuyor, buzun üstünde dans ediyordu ama ona birazdan önemli bir ders verecektim.

Ölümle dans etmek tehlikeliydi.

Belimdeki son hançeri sırtına saplamak için arkasından gittiğimde aniden dönerek ikimizi de şaşırttı. Kolumun altından sola doğru kayarken bileğimi yakaladı ama bu sefer geri adım atmadım çünkü bedenine bir hançer saplamak konusunda kararlıydım.

Zeminin kayması işime geldi. Tüm gücümle onu ittiğimde Ares gerilemeye başladı. Buzun üstünde dengede durmaya çalışırken yumruğumu karın boşluğuna geçirdim. Ares o kolumu da yakaladığında onun beni tutmasından güç aldım ve bacaklarının arasına bir tekme attım ama kasıklarına vuramadım. Patenim iç bacağına çarptı.

Ares acıyla iki büklüm olduğunda onun bileğimi bırakmasını sağlamak için elimdeki hançeri yere düşürmüş gibi yaptım. Ağır metal ikimizin arasındaki buza çarptığında Ares sinsi bir ses tonuyla, “Hançerin bitti,” diye fısıldadı.

Yanılıyordu.

Alevler alt kata sıçrayıp yangını bu kata taşıdığında aramızdaki kısacık mesafeyi kapattım. Burun buruna geldiğimizde Damon’a verdiğim sözü tutmaya ve bu oyunu Ares gibi oynamaya karar verdim. O Pandora’nın büyüsünü kullanarak adil yarışmamıştı. Bu yüzden ben de kelimelerin gücünü kullanacaktım.

“Hamileyim.”

Ares yanlış duyduğunu sanarak kaşlarını çattı. Benim çok ciddi olduğumu anladığında dudakları şaşkınlıkla aralandı ve tutuşu gevşedi. Onun savunmasız ânını fırsata çevirip sağ bileğimi kurtardım. Saçlarımın arasındaki küçük hançeri çıkarıp onun karın boşluğuna saplamam yalnızca iki saniyemi aldı.

Ares buz mavisi gözlerini kıstığında canının yandığını hissettim. Başını yavaşça öne eğip karnından akan kanlara bakarken kolumu bıraktı. İki elini karnındaki hançerin etrafına sardığında dudaklarını bir şeyler söylemek için araladı ama konuşamadı.

Ayakta durmakta güçlük çektiğinde dengesini kaybetmemek için sol dizini buza yaslayarak yere çömeldi. Dizlerinin üzerine çöktüğünde patenlerime doğru kırmızı ince bir yol oluşurken geri çekildim.

Titreyen ellerimi saklamaya çalışarak bacaklarıma bastırdığımda Ares başını yukarı kaldırdı. Bakışlarımız buluştuğunda gözlerinin derinliklerindeki hayal kırıklığının yanında neşe vardı. Beyaz dişlerini görebildiğim şekilde gülümsediğinde aklım karıştı.

Bir şey söylemesini beklemeden ona sırtımı döndüm. Bize yaklaşan dumanların arasından geçerek buz pistinden çıktım. Patenlerimin iplerini hızla çözüp çizmelerimi giydim. Sandalyedeki pelerinimi omzuma geçirirken göğsümde kopan fırtınayı görmezden geldim.

Daphne’nin ön kapısından çıktığımda boş arazideki kalabalık beni hazırlıksız yakaladı. Sarayın askerleri ve dağ evinde nöbet tutan subaylar lapa lapa yağan karın altında öylece duruyorlardı.

Beni ilk fark eden sarışın subay oldu. Ellerini önünde birleştirerek reverans yaptığında diğer askerler de onu taklit ettiler. Geç kalınmış saygıları beni yeterince tatmin etmediği için onları umursamadım.

Sarışın subayın hemen yanında duran atı tanıdığımda yavaş adımlarla onlara doğru ilerledim. Ares’in çalındığını sandığım atının yelesini okşarken, “Hançerlerine ihtiyacım var,” dedim.

Subay, üzerindeki tüm hançerleri tek tek çıkarıp bana uzattığında hepsini belimdeki kına yerleştirdim. Atın yularını avucuma aldığımda, “Bence…” dedim. Eyere sıkıca tutunup atın üstüne çektim. “Kralına yardım etmelisin.”

Sarışın subay önce ne demek istediğimi anlamadı ama sonra Daphne’ye döndü. Arkadaşlarına seslenip alevlere doğru koşmaya başladıklarında geride yalnızca atlar ve ben kalmıştık.

Hayır. Orada başka bir şey daha vardı.

Beyaz tüylerle kaplı olan ulu kurtla göz göze geldiğimde bir an Ares’e bakıyormuş gibi hissettim. İkisi de buz mavisi gözlere, sert bakışlara ve kusursuz bir yakışıklılığa sahiplerdi. Bir süredir beni takip eden ve ormanda uluyan kurdun o olduğunu fark ettiğimde şaşkınlığımı gizleyemedim. Dağ evinden beri etrafımda olan küçük kurt aslında hep peşimdeydi ve Ares’in yerimi tespit etmesini sağlamıştı.

Sahibinin canını yaktığımı biliyormuşcasına bana kızgınlıkla baktığında omuz silktim. Ares’i bıçakladığım için bir kurttan özür dilemeyecektim. Atımın yularını sola doğru çekiştirip yola koyulduğumda eve döneceğim için heyecanlıydım.

Ben Buz Kraliçesi Megan Maureen Henderson, asla pes etmeyeceğine dair tanrılar üzerine yemin etmiş kadın, verdiğim tüm sözleri tutmuş ve hedefime ulaşıncaya kadar asla pes etmemiştim. Eskiden eşitlik için savaşıyor olabilirdim ama artık intikam istiyordum.