18. bölüm · 16dakika
ÖLÜ KRALİÇE
Buz Krallığı 2 — Sena Nur Işık
BÖLÜM 17: ÖLÜ KRALİÇE
Günümüz…
MEGAN
Sevginin beni yumuşak kalpli bir insana çevirmesine izin verdikten sonra başıma gelenler bana büyük bir ders olmuştu. Bir gece boyunca yaşadığım her şeyi düşünmüş ve bu eve kapandığım günden beri duygusallığı bir kenara bırakamadığım için kendime kızmıştım.
Ares’e duyduğum aşkın beni savunmasız bırakması yetmiyormuş gibi karnımda her geçen gün büyüyen bebeğin yarattığı duygusal değişimler beni mahvetmişti. Hamilelik hormonlarım bana kim olduğumu unutturmuş, merhamet her geçen gün içimde büyümüştü.
Henderson ailesinin gözümün yaşına bakmadan beni öldürmesi ve bunu tüm dünyaya duyurması canıma tak eden nokta olmuştu. Babamın sarayı neden terk ettiğini, Damon’ın ya da Kitap Kulübü’nün peşime neden düşmediğini, Prens Darion ve Roberto’nun beni buradan çıkaracaklarına dair söz vermelerinin sebeplerini artık daha iyi anlıyordum.
Ares, beni öldürmüştü.
Ben bu evde yaşadığım duygusal buhranı atlatmaya çalışırken ailem ve arkadaşlarım benim öldüğümü sanıyorlardı. Ares’in idam sehpasındayken zamanı durdurmak gibi büyük bir işin altına girişmesinin sebebini tahmin edebiliyordum. Düşmanların benim peşimi bırakmasını istiyor olabilirdi.
Ares bu planı bir başkasında uygulasaydı belki çok mantıklı bulabilirdim ama ölen kişinin ben olmam objektif bir duruş sergilememe engel oluyordu. Ailemin ve arkadaşlarımın hissettiklerini düşünmek gözümü döndürüyordu. Ares’i çiğ çiğ çiğnemek istiyordum.
Beni kaçırdıkları bu evden savaşarak çıkmak asilce bir davranış olurdu ama ben adil savaşmayı bir süre önce bırakmıştım. Bu ülkede yaşanan hiçbir şey adil değilken adaletin peşine düşmek zaman kaybıydı.
Ares’in bana verdiği kek tarifiyle yine Ares’in yaralandığım gün ameliyatlarda kullanılan uyku ilacını bana öğretmesi işime gelmişti. Kek hamurunun içine tarçın ve elma ekledikten sonra ilaç koymak adil gözükmeyebilirdi ama Ares zamanı durdurduğunda kardeşinin beni bayıltmasına karşılık iyi bir intikamdı.
Cam kırıklarının üstüne devrilen Ares’in yerde uzanan bedenini incelerken yüzümü buruşturdum. Canı acımış olmalıydı. Aslında tek arzum bir süre baygın kalmalarıydı. Yaralanmaları plana dahil değildi ama Darion’ın süt sevdası sayesinde kaçışım biraz daha kolaylaşacaktı.
Onların baygın bedenlerini salonun ortasında bırakıp yatak odasına çıktım. Gece hazırladığım çantayı bir omzuma geçirip mutfaktan yiyecekler aldım. Ceketimi ve kalın bir pelerini üzerime geçirdim. Ares’in ve Darion’ın üzerindeki tüm hançerleri aldıktan sonra evden çıktım.
Verandada yerde yatan subaylarla karşılaştığımda bir dakikalığına düşüncelere daldım. Onları bu şekilde bırakırsam donarak ölebilirlerdi. Kar yağışı azalsa da yerler buz tutmuştu ve soğuk teni ısırıyordu. Subayların çok iri ve uzun adamlar olduğunu düşünürsek onları eve sürüklemem imkânsızdı. Bir bebeğim varken aklımdan bu ihtimali geçirmem bile yanlıştı. Onlar bu günler için eğitim alan adamlardı. Hayatta kalmanın bir yolunu her zaman bulurlardı. Ben artık yalnızca kendim için endişelenmeliydim.
Ares’in evin arkasındaki küçük ahıra koyduğu atın yanına ilerledim. Kapıyı açtığımda yemek yerken bulduğum atı okşayıp onu benimle gelmeye ikna ettim ve eyeri sırtına geçirdim. Her şeyi hazırlayıp çantamı eyerin arkasına bağladıktan sonra atı ahırdan çıkardım.
Yularını sıkıca tutarken buz tutmuş zeminden onu yavaşça geçirdim. Ağaçlık alana girip ormanın içinde ilerledikten bir süre sonra toprağın at için uygun olduğunu gördüm. Atın üzerine çıkarken her zamankinden daha hassas davrandım. Günlerce at sürmenin bebeğime zarar vermesinden korkuyordum ama bu riski almak zorundaydım.
Yola çıkarken aklımda Damon ve babama hazırladığım planlar vardı. İkisinin de haritasında aynı yerleri işaretlemiştim. Bu ülkede Hector’a ait tüm işletmelerin bilgisi kraliyet arşivi dışında sadece onlarda vardı. Damon ve babamın planlarını ayıran şeylerden biri bölgelerdi. Damon’a kuzey bölgesindeki işletmeleri yakmasını söylerken babama güney bölgesindeki işletmeleri teslim etmiştim.
Eğer bir dağ evine kapatılmasaydım bu yerleri ailemle birlikte ben de kundaklayacak, onlara yardım edecektim. Benim öldüğümü sanmalarının yanı sıra onları bu savaşta yalnız bırakmış olduğumu öğrenmek de canımı yakıyordu. Benim yokluğumda benim hazırladığım bir savaşın içine düşmüşlerdi ve bu haksızlıktı.
Ares, Karakarga Limanı’ndan bahsettiğinde beni yaşarken öldürdüğünü anlamamın sebebi orayı özellikle işaretlemiş olmamdı. Babama hayatımı kaybedersem Hector’dan, Nancy’nin intikamını alması için ayrı bir plan sunmuştum. Onu hayata geçiriyor olması içimi rahatlatırken Nancy’nin intikamıyla birebir ilgilenemiyor oluşum canımı sıkıyordu.
Ares, beni gerçekten öldürmediği için şanslı mıydı, şanssız mıydı emin değildim. Çünkü bu noktadan sonra karşıma çıkan her düşmanı alt edecek, canımı yakan ve aileme zarar veren herkesi mahvedecektim. Ölüm, düşmanlarıma bir ödüldü. Bu yüzden onları yaşarken cehenneme sürükleyecektim.
Ormanın derinliklerinden çıkıp boş araziye geçtiğimde atın hızını artırdım. Hedefime ne kadar hızlı varırsam benim için o kadar iyi olurdu. Kekin içine koyduğum ilacın onları birkaç saat uyutacağını tahmin ediyordum. Uyandıklarında yaralarını sardıktan sonra peşime düşecekleri için mesafeyi olabildiğince çok açmalıydım.
Evden ayrıldığımdan beri arkamda bir ses duyuyormuş gibi hissediyordum. Defalarca kez geriye bakıp bir şeyler görmeyi beklesem de yalnızdım. Beni takip eden hiç kimse yoktu. Kaçtığımın farkında değillerdi. Birkaç saat daha olmayacaklardı. Paranoyayı keserek yoluma devam etmeliydim.
Ares’in bana bir oyun oynadığını ilk fark ettiğimde ister istemez planlar yapmaya başlamıştım. Kilerde dolaştığım bir gün ilaçların arasında bana gösterdiği uyku ilacı dikkatimi çekmiş, hazırladığım yemeklere koyma fikri aklıma yatmıştı. Tek bir sorun vardı: Doğru zamanı beklerken sabırlı olmak.
Günün ilk ışıklarında keki hazırlamaya başladığımda doğal davrandım. İstisnasız her sabah subaylarla dövüştükten sonra kek yapardım. Bir süredir subaylarla dövüşme konusunu bir kenara bırakmış yalnızca kek yapmaya odaklanmıştım. Bu sabah kalkıp kek yapmam kimseyi şüphelendirmeyecekti. Bu bir sabah rutiniydi.
Ares’in öğrettiği tarifle keki hazırlamak kısa sürmüştü. O kardeşiyle dışarıda sohbet ederken kek fırında hızla pişmişti. Ben kilerden Ares’in getirdiği eski keklerden iki dilim alıp yeni pişen kekin yanına koymuştum. Sıcak olanlar ilaçlı, soğuk olanlar ilaçsızdı. Ares mutfağa girdiğinde saraydan getirdiği keki yiyordum.
Subayların kekler soğumadan diğer arkadaşlarına da vermesi, konakladıkları küçük kulübedeki diğer subayların nöbet değişiminden dolayı uyuyor olması planımın işlemesine yardım etmişti. Her şeyin bu kadar kusursuz ilerlemesi kendimi güçlü hissetmemi sağlamıştı.
Onları kandırmak düşündüğümden daha kolay olmuştu.
Ares’in beyaz atı rüzgâra meydan okuyarak hızlandığında gülümsedim. Pelerinimin şapkası açıldığında yüzüme çarpan rüzgârı ne kadar çok özlediğimi fark ettim. Atkuyruğu yaptığım saçı tek hamlede açıp sırtıma dökülmesine ve rüzgârla birleşmesini sağladım. Güneş ışığı tenimi ısıtırken ağaçların ve çimlerin kokusu eşliğinde ilerlemek ruhumu derinden sarstı. Gözlerim rüzgârın etkisiyle sulanırken değerini kaybettikten sonra anladığım özgürlüğe tekrar kavuşmanın beni ağlatmasına izin vermedim.
Çaresizliğin insanı acımasız birine nasıl dönüştürdüğünü, beni içine soktukları durum yüzünden öğrenmek zorunda kalmıştım. Hayatlarını kocalarına ve çocuklarına hizmet ederek geçiren, evlerinden bir kez bile çıkmasına izin verilmeyen, sokakta özgürce yürüyemeyen ve at binmek gibi basit lükslere bile sahip olmayan kadınların yaşadığı acıları artık biliyordum.
Bugünden itibaren yalnızca şiddet gören, tecavüze uğrayan, bir mal gibi satılıp satın alınan kadınlar ya da çocuklar için değil ülkede çaresizlik içinde bekleyen her kadın için savaşacaktım. Başlarını kaldırıp erkeklerin gözlerinin içine baktıkları için cezalandırılan her kadının intikamını alacaktım.
Ben Megan Maureen Sheran, diğer insanların beni zorla soktuğu çıkmaz sokaklardan geri dönmenin bir yolunu her zaman bulurdum. Önüme konulan her engeli aşmayı, yazılı olan her kuralın üstünü çizmeyi başarırdım.
Her şeye rağmen devam edecek ve günün sonunda ben kazanacaktım.
Sık ağaçların ardından yükselen dumanları fark ettiğimde bir yerleşim yerine yaklaştığımı anladım. Atımın hızını düşürüp ağaçların arasından geçerken temkinli davrandım. Pelerinimin şapkasını başıma takıp sarı saçlarımı gizlemeye çalıştım. Ormanlık alandan geçtiğimde bir kasabaya vardım.
Buz Krallığı’nda insanlar küçük kasabalarda sabahın ilk saatlerinde işe gider, güneş tam tepede olduğunda eve dönerlerdi. Güneşin tepeye ulaşmasına az kalmışken yolun kenarında tarladan topladıkları sebzelerle dönen kadınlar ve adamlarla karşılaştım. Bir yabancı olduğumu anlamaları için bana göz ucuyla bakmaları yeterliydi. İnsanların dikkatini çekerek evlerin arasından ilerlerken onlarla göz teması kurmadım.
Ormanın etrafından dolanıp kasabanın içinden geçmeden yoluma devam edebilirdim ama nerede olduğumu öğrenmek zorundaydım. Ayrıca izimi tamamen kaybettirmek istemiyordum. Ares ve askerlerinin bu kasabaların hepsinden geçerek beni aramasını ve kolaylıkla bulmasını planlıyordum. Hedefime ulaştığımda Ares’in de orada olmasına ihtiyacım vardı.
Evlerin duvarlarında ve sokakların başlarında kasabanın adı yazılan bir tabela görmeye çalıştım. Kasabanın girişine ulaştığımda oyun oynayan bir grup çocuğa denk geldim. Yolun sonunda yavaşlayıp atımla kendi etrafımda dönerek çevreyi izlerken çocukların ilgileri bana döndü. Bakışlarını kıyafetlerimden ve atımdan bir an bile ayırmadıkları sırada tebessüm ettim.
Beni süzerken gördükleri tek şeyin saray olduğuna emindim. Ares’in atının büyüklüğü ve güzelliği yeterince dikkat çekmiyormuş gibi üniformamdaki altın sarısı işlemeler de nereden geldiğimi adeta haykırıyordu. Halk, saraydan gelen insanlara genellikle şaşırır, ilk defa gördükleri için ilgiyle yaklaşırlardı ama bu çocuklar sakindi. Benim gibi hazırlanan birini daha önce de görmüşlerdi.
Başımı yukarı kaldırıp hislerime güvenerek geldiğim yola baktım. Bir kumar oynamıştım. Eğer şanslıysam kazanacaktım. Kasabanın arkasında kalan dağları izlerken gözlerimi kıstım. Sisin içine saklanan gerçeği görmeye çalıştığım sırada çocuklardan biri konuştu.
“Yolunu kaybettiysen…” Sol tarafta kalan dağları işaret etti. “Buz Sarayı orada.”
Çocuğun gösterdiği yere baktığımda gülümsedim. Tahminlerim doğru çıkmıştı. Ares rahatça gidip gelebilmek için beni saraya yakın bir eve hapsetmişti. Eğer evin aşağısına değil de sağına gitmeyi seçseydim yolun sonu saraya çıkacaktı.
Diğerlerinden daha uzun boylu olduğu için yaşının büyük olduğunu düşündüğüm çocuğa, “Burası…” dedim. “Buz Geçidi mi?”
“Hayır.” Beyaz tenli çocuk bir anlığına kendinden emin olamadı ama sesimi duyduğunda tereddüt ederek konuşmayı bıraktı. Kaşlarını çatıp bana bir adım daha yaklaştı. “Sen kadın mısın?” diye sorarken dudakları şaşkınlıkla aralandı. At üstünde görmeyi beklediği en son insanmışım gibi beni incelerken, “Kadınların ata binmesi yasaktır,” derken kıyafetlerimi süzüyordu.
Bir anlığına ona kadınların istediklerini özgürce yapabileceklerine dair uzun bir konuşma yapmayı düşünsem de hemen vazgeçtim. Kim olduğumu hatırladığımda pelerinimin şapkasını çıkardım. Uzun sarı saçlarımı gören çocuklar bana ilgiyle bakarken herkesin benden beklediği kişi olmaya karar verdim.
Buz Kraliçesi Megan Maureen Henderson.
Yüzümde tatlı bir gülümsemeyle, “Artık değil,” dediğimde çocukların aklı karıştı. “Kraliçenin emriyle bu yasak kaldırıldı.” Henüz bir belge imzalayıp bunu resmiyete dökmemiştim ama bu ülke için vereceğim ilk karar buydu. “Kadınlar ata binebilir.”
Uzun çocuk kollarını göğsünde birleştirirken bilmiş bir tavırla, “Kraliçe öldü,” dedi.
“Hayır.” Çocukların arkasında gittikçe artan kalabalığı işaret ederken, “Onlara anlat,” dedim. Atımın yularından çekip dönerken gülümsedim. Son sözümü söyleyip kasabadan ayrılmadan önce çocuğa göz kırptım.
“Kraliçe yaşıyor.”
&
Saatler süren yolculuğun sonunda güneş batmıştı. Gökyüzü karardıkça hava soğumuştu. Sert ve soğuk esen rüzgâr iliklerime kadar donmama sebep olmuştu. Hedefime gittikçe yaklaşmıştım. Birkaç kilometre sonra dinlenebileceğim bir yere varacaktım.
İlk önce ailemin yanına güneye gitmem gerekiyordu ama kuzeyi kontrol etmek zorundaydım. Ares’in verdiği ipuçlarını düşündüğümde hazırladığım plana göre Damon’ın sıradaki durağının neresi olduğunu biliyordum. Arkadaşımı kontrol ettikten sonra eve dönecektim.
Hector’un kuzeyde çok fazla işletmesi yoktu. İşlerinin büyük bir çoğunluğunu güneye kurmuştu. Oradaki limanları kullanarak uluslararası çalıştığını anlamak için arşivdeki belgeleri bir kez okumam yetmişti. Ares’in bu bilgileri bilmesine rağmen Hector’un işlerine devam etmesine göz yumması kanıma dokunuyordu.
Kundaklamalar bir noktada Ares’in işine gelmişti. Hem bir örgütü yöneten adamın iş yerlerinden kurtuluyor hem de Hector’la arasını bozmuyordu. Ailem ve arkadaşlarım kundaklamaları yaparken belki de Ares, dostu Hector’a destek oluyordu. Bir taşla iki kuş vurduğu için kendi canı yanıncaya kadar sessiz kalmıştı.
Karakarga Limanı, ülkenin ticaretinin büyük kısmının döndüğü bir merkez konumundaydı. Oranın yerle bir olması sadece Hector’a değil Buz Krallığı’nın ekonomisine de büyük zarar verecekti. Çünkü limanı yeniden inşaa etmek uzun sürecekti.
Ares’in öfkesine yenik düşüp karşıma dikilmesinin sebebi buydu. En önemli limanını kaybetmişti. Haberi aldığı an vakit kaybetmeden beni hapsettiği eve gelmişti. Eksik parçaların hepsini tamamladığımda babamın şu an planın hangi aşamasında olduğunu öğrenmem ve Damon’ın yerini tespit etmem kolaylaşmıştı.
Reine kasabasının sınırından geçtiğimde arkadaşımın yarın sabah burada olacağını biliyordum. İki gün önce Faroe kasabasında iki yeni işletmeyi küle çevirdikten sonra yola çıkmıştı. Hector’un bu kasabadaki işletmesini yok ederken onun yanında olacaktım.
Reine kasabasını daha önce Damon’la beraber birkaç kez ziyaret etmiştim. Altı bar üstü konaklama yeri olan bir işletmede kalmış ve adamlara zorla satılan genç kızların hayatlarını kurtarmıştık. Onunla kaldığım mekâna doğru yaklaşırken sokakta yürüyen insanların bakışlarını yok saydım.
Büyük harflerle YÜKSEK DAĞ yazan tabelanın yanında durdum. Mekânın isminin üstündeki karlı dağ çizimine bakarken Damon’la beraber geçirdiğimiz günlerin hatırası beni gülümsetti. Atımdan yavaşça inerken bana doğru yaklaşan genç bir adam, “Hoşgeldiniz, leydim,” dedi.
Sesi titreyen adama bir cevap vermedim. Ares’ten çaldığım atı arka taraftaki ahıra götürmesi için atın yularını ona doğru uzattım. Genç adam belimdeki hançerlere ve pantolonuma gözlerini diktiğinde ona uyarı dolu bir bakış attım. Kendini hızla toparlayıp atla birlikte uzaklaştığında mekânın kapısından içeri girdim.
İşletme dışarıdan ne kadar sessiz dursa da içerideki gürültü dayanılacak gibi değildi. Bu katın tamamı bir bardı. Adamlar kucaklarında yarı çıplak kadınlarla içkilerini yudumluyor, biri diğerinden daha kötü olan espirilere kahkaha atıyorlardı.
Masaların birinde büyük bir gürültü koptuğunda kapının önünde durmaktan vazgeçtim. Bu sesten kaçmak için bir an önce üst kattan bir oda kiralamam gerekiyordu. Pelerinimin şapkasını geriye doğru itip göğsüme dökülen saçlarımı ve yüzümü ortaya çıkardım. Ellerimi belimdeki kemere yaslayıp yavaş adımlarla masaların arasından geçtim.
Saniyeler önce bağırarak konuşan adamların bakışları beni bulduğunda sesleri kesildi. Gürültü gittikçe azalıp bir fısıltıya dönüşürken her bir göz bana doğru döndü. Barın arkasında içki hazırlayan işletme sahibi sessizliği fark edip başını yukarı kaldırdığında bakışlarımız buluştu.
Loş ışığın altında yanlış gördüğünü düşünerek gözlerini kıstı. Gelen kişinin ben olduğumu anladığında ağzı şaşkınlıkla açıldı. Bir şeyler söylemeye çalıştı ama konuşamadı. Beni ve Damon’ı buraya geldiğimiz günlerden tanıyor, ne iş yaptığımızı biliyordu. Büyük ihtimalle bir kraliçe olduğumu öğrendiği için yüzünde dehşet ifadesi vardı.
Ona doğru yaklaştığımda barın önünde içki bekleyen adamlara, “Çekilin,” diye bağırdı. Adamlar geriye doğru kaçtığında açılan boşluğa geçtim. Barın önünde durduğumda adının Matthew olduğunu hatırladığım kahverengi gözlü adama gülümsedim.
“Siz…” Beni baştan aşağıya süzerken elindeki bardağı ve şişeyi bıraktı. “Majesteleri.” Başını öne eğip dizlerini kırdı. Karşımda reverans yaptığında masalarda oturan adamlardan çıt çıkmıyordu. Yakında herkesin öğreneceği gerçeği burada yalnızca Matthew biliyordu.
Ondan boş bir oda isteyeceğim sırada arka masalardan bir adam bağırdı. “Matthew!” Peltek konuştuğunda sarhoş olduğunu anladım. “Bizden yıllardır sakladığın metresin bu mu?” Bardaki herkes kahkaha attığında Matthew korku dolu bakışlarını benden kaçırdı.
Adamı rahatlatmaya çalışarak, “Sorun değil,” diye fısıldadım.
Kollarımı bara yaslarken bir oda aradığımı söyleyecektim ama Matthew benden önce davrandı. Birbirinden edepsiz espiriler yapıp kahkaha atan adamlara doğru bakarken, “Onun için mi geldiniz, majesteleri?” diye sordu. Barın en köşesinde karanlıkta kalan bir masayı işaret etti.
Bedenimi yavaşça işletme sahibinin gösterdiği masaya doğru çevirdim. Uzağı görmekte zorlanan gözlerimi kısıp orada oturan kişiyi tanımaya çalıştım. Açık kahverengi saçları alnına dökülen adamın kim olduğunu anladığımda dudaklarımdan onun adı döküldü.
“Damon.”
En yakın arkadaşım uzun boylu ve geniş omuzlu bir adam olmasına rağmen masada küçücük duruyordu. Sıkıca sarıldığı içki bardağından gözlerini ayırmıyordu. Onu en kötü zamanlarımızda bile alkol içerken görmemiştim. Karşısında oturan adam bir şeyler anlatmasına rağmen onu dinlemiyordu. Aklı başka bir yerde olduğu için bardaki kargaşanın farkına varmamıştı.
Ne düşündüğünü merak ederek bardan ayrıldım. Bu sefer benim hakkımda dedikodu yapan kadınların ve adamların çıkardığı gürültü eşliğinde Damon’ın oturduğu masaya doğru ilerledim. Bakışlarımı bir an bile arkadaşımdan ayırmazken etrafıma karşı tetikte kalmaya özen gösterdim.
Bir masanın yanından geçmek üzereyken adamın biri kolunu yoluma uzattığı için durmak zorunda kaldım. Adam, “Masama oturman için ne kadar istersen veririm,” dediğinde Damon’a odaklanan gözlerimi ona çevirdim.
Cesur adam gömleğimin açıkta bıraktığı dekolteyi, korsemin ortaya çıkardığı belimi ve bacaklarımı saran dar pantolonu incelerken iç çekti. Masasında oturan kadın alıngan bir tavırla, “Burada zaten ben varım,” dediğinde adam yüzüme baktı.
Altdudağını yalarken, “Kucağım boş,” dedi. Boştaki elini kasıklarına götürürken bana göz kırptı. Beni kendine doğru çekmek için yolumu kesen kolunu belime doğru uzattı. Ondan önce davranıp yumruk yaptığım sol elimi çenesine geçirdiğimde bana dokunamadı.
Adam sandalyesinde geriye doğru düşerken etrafa saçılan kan bardaki herkesin nefesini kesti. Sessizlik eskisinden daha da derinleşirken ölümcül bir ses tonuyla, “Sakın!” dedim. “Bir daha bir kadının izni olmadan ona dokunmaya cüret etme!”
Sözlerimin aklına kazınmasını istediğim için adamın karnına tekme atmayı planladığım sırada birinin, “Reen,” diye seslendiğini duydum. Adımı bu kısaltmayla kullanan insan sayısı çok azdı. Bu yüzden gözlerimi yerde yatan adamdan çekip ulaşmaya çalıştığım masaya doğru döndüm.
Bakışlarım ablam Carla’nın kocası Tony ile buluştuğunda genç adam gördüklerine inanamadı. Dudaklarını birkaç kez açsa da doğru kelimeyi bulmakta zorlanıyordu. Damon ve Tony’nin yan yana olmasına şaşırdığım sırada Damon, “Kes şunu!” diye bağırdı.
Tony, “Hayır,” derken kekeledi. “Reen, burada.”
Damon, abisinin cümlesi bitmeden başını yukarı kaldırdı. Gözbebeğinin etrafı yorgunluktan kanlanan bir çift kahverengi göze baktığım sırada Damon, “Siktir!” dedi. “İçtiğim alkolün bu kadar güçlü olduğunu bilmiyordum.”
Ona doğru birkaç adım atıp masasının yanına geldiğimde Damon, “Hayatımda gördüğüm en gerçekçi hayal,” diye mırıldandı. Beni daha önce eşi benzerine rastlamadığı büyük bir sanat eserine bakıyormuş gibi inceliyordu.
Tony, “Hayal olduğunu sanmıyorum, kardeşim,” derken itiraz edercesine başını salladı. “Onu bardaki herkes görüyor. Reen hakkında konuşuyorlar.”
Damon’ın önünde duran içki bardağına uzanıp havaya kaldırdım. Burnuma yaklaştırdığım bardağı koklarken, “Alkol içtiğini bilmiyordum,” dedim. Ekşi koku yüzümün buruşmasına sebep oldu. “Ne zaman başladın?”
Damon korku dolu bir ifadeyle arkamda çıkan kargaşaya baktı. Yüzüne yumruk attığım adam yerden kalkarken ağzını siliyor ve bana küfürler savuruyordu. Matthew adamı kolundan yakalamıştı ve susmasını emrediyordu. Masasını bozduğum kadın beni kıskançlıkla süzerken yan masadaki arkadaşına beni kötülüyordu.
Damon ve Tony tüm olan biteni anlamaya çalışırken, “Buraya yarın geleceğini tahmin ediyordum,” dedim. Bardağı masaya bıraktım. “Planlara göre erken gelmişsin ya da ben yanlış hesapladım.” Eğer hiçbir şey olmamış gibi davranırsam öldüğüm kısmı geride bırakırız diye düşünüyordum.
“Sen…” Damon’ın ağzı açık kaldı. “Yaşıyorsun.”
“Siz…” derken parmağımla ikisini işaret ettim. “Nasıl barıştınız?” Bana şaşkınlıkla bakan adamlara, “En son konuştuğunuzda ben on yaşındaydım,” dedim. “Neredeyse on üç yıllık olan küslüğün nasıl sona erdiğini kaçırdığıma inanamıyorum!”
Damon’ın yaşlarla dolu gözleri sağ tarafıma döndü. Oturduğu yerden bir saniye içinde kalkıp yanıma yaklaşan adamın bileğini yakaladı. Kolunu geriye doğru burktuğu adam acı dolu bir çığlık kopardığında yüzüne dirseğimi geçirdim. Damon sırtından bastırarak yere ittiği adama, “Siktir git!” dedi.
En yakın arkadaşım hayal olmamdan korkarak bana döndü. Kollarımı iki yana açıp, “Ne zaman sarılacaksın?” dediğimde yanağından bir damla yaş aktı. Beni belimden yakalayıp havaya kaldırdığında kollarımı boynuna doladım. Damon bana sıkıca sarılırken hiç durmadan aynı kelimeyi kulağıma fısıldadı.
“Yaşıyorsun. Yaşıyorsun. Yaşıyorsun…” Avuçlarını sırtıma bastırırken gerçekliğimden emin olmaya çalışıyordu. “Yaşıyorsun. Yaşıyorsun…” Bir elini saçlarımın arasından geçirip beni kokladı. “Sensin.” Saçlarımı öptü. “Gerçekten sensin.”
O âna kadar tuttuğum gözyaşlarını özgür bıraktım. Damon’ın yanında kendimi güvende hissederken kulağına doğru, “Seni çok özledim,” diye fısıldadım.
“Gerçeksin!” Damon iri kolunu belime dolayıp beni havada tutarken geri çekildi. Yüzümdeki her bir hücreyi ezberlercesine bana bakarken, “Sensin,” dedi. “Buradasın, Reen.” Saçlarımı kulaklarımın arkasına sıkıştırdıktan sonra yanağıma minik bir öpücük bıraktı.
Damon’ın boynuna doladığım kollarımı kendime doğru çekerken, “Ağlama,” diye fısıldadım. Onun yanağından akan yaşları sildiğimde dudağının kenarı kıvrıldı. “Sen de ağlıyorsun, güzelim,” derken gördüklerine inanamıyor gibiydi.
Tony yaşadığımız ânı bölmekten korkarak, “Yukarı çıkalım,” dediğinde Damon abisinin sözünü dinledi. Bakışlarını benden zorlukla çekip bizi izleyen kalabalığa döndü. Herkese işine bakmasını söyledikten sonra kollarını bacaklarımın altından geçirip beni kucağına aldı.
Damon yürümeye başladığında yere düşmekten korkarak kollarımı onun boynuna doladım. Sahte bir kızgınlıkla, “Kendim yürüyebilirim,” dediğimde merdivenin önüne gelmişti. Basamakları çıkarken gözleri gözlerime kilitlendi.
“Eğer sana dokunmayı bırakırsam gerçekliğine inanamayacağım.” Derin bir nefes aldı. “Tekrar ortalıktan kaybolmana izin veremem.” Damon’ın alnına düşen saçları geri çektiğimde şaşkınlıkla, “Siktir, Reen!” dedi.
Üst kata çıktığımızda Tony öne geçip odalardan birinin kapısını açtı. Damon odanın ortasına geldiğinde beni yere bıraktı. Ellerini yanaklarıma yaslayıp başımı yukarı kaldırdığında, “Öldüğünü sandım,” dedi. Saçlarımı geriye doğru tararken yanağından yaşlar aktı. “Bir şeylerin yanlış ve eksik olduğunu hissediyordum ama doğruyu bulamadım.”
Tony, “Bu kadar yeter!” dediğinde Damon beni zorlukla bıraktı. O geriye doğru bir adım attığında burnumu çektim. Gözlerimden akan yaşlar kurumadan Tony beni kollarının arasına aldı. Onun da ağladığını fark ettiğimde kendime engel olamadım.
Carla’nın nasıl olduğunu, ailemin neler yaptığını telaşla sordum. Tony, “İki haftadır kuzeydeyiz,” dediğinde kaşlarımı çattım. “Ben buradayken doğum yapmış olabilir.” Benim planım yüzünden eşinin yanında olamadığını anladığımda ona bir kez daha sarıldım ve özür diledim.
Ailem hakkında sohbet ettikten sonra Tony alkol şişelerinin olduğu sehpanın yanına ilerlerken, “Ne içmek istersin?” diye sordu. Bir süre sessiz kaldığımda başını bana çevirdi. Gerçeği uzun süre saklamak istemediğim için elimi yavaşça karnıma götürdüm.
“Hamileyim.”