13. bölüm · 14dakika
OYUN
Buz Krallığı 2 — Sena Nur Işık
BÖLÜM 12: OYUN
MEGAN
Sıcaklık dayanamayacağım bir noktaya geldiğinde yatakta dönerek üstümdeki battaniyeden kurtuldum. Gözkapaklarımı hafifçe araladığımda odayı dolduran gün ışığı gözlerimi yaktı. Ellerimi yüzüme götürüp gözlerimi ovuşturdum.
Kendi nefes sesim dışında odada hiçbir ses duymadığımda kolumu yatakta Ares’in yattığı tarafa doğru uzattım. Çarşafı okşadığımda yalnız olduğumu anladım. Sırtımı cama döndükten bir süre sonra gözlerimi açtım.
Bir elimi yüzüme doğru götürüp parmaklarımın ucuyla dudağıma dokundum. Sabah erken saatlerde Ares’ten nefret ederek kapıyı hedef tahtasına çevirirken aynı günün akşamı onunla öpüştüğüme ve her bir ânından keyif aldığıma inanamıyordum.
Beni idam sehpasına çıkardığı için Ares’ten intikam almayı düşünürken onun o gün yaşadıklarını kendi bakış açısından anlatması beni hazırlıksız yakalamıştı. Sözleri samimi, hisleri yoğun ve saklamaya çalıştığı kırgınlığı o kadar gerçekti ki geceyi kollarında geçirmiştim.
Ellerimi, Ares’in öpüşüyle şişen dudaklarımdan uzaklaştırıp gün geçtikçe büyüyen karnıma götürdüm. Ares’in bebeği bilmeye hakkı vardı. Bir gün zaten öğrenecekti. Amacım bebeğin varlığını Ares’ten saklamak değildi. Yaşadığımız bu karmaşada bebeğin bir zarar görmesini istemiyordum.
Korkuyordum.
Hayatıma aniden giren, farkında olmadan kendimi kaptırdığım, kalbimin çoğu zaman onun için attığı, âşık olduğum ve evlendiğim adam, hiç tahmin etmeyeceğim bir yerden beni vurmuştu. Kalbimi paramparça edip gururumu yere sermişti.
Benim yara aldığım gibi bebeğimin de zarar görmesinden korkuyordum. Bebeğime hak ettiği hayatı verememekten, babasıyla birbirimize duyduğumuz öfkenin arasında kaybolmasından ve bizi sevmemesinden korkuyordum.
Onun için iyi olmak istiyordum. Bebeğim dünyaya geldiği ve gözlerime baktığı ilk andan itibaren annesini iyi biri olarak bilmesini ve hiçbir zaman kötü yanlarımla tanışmamasını diliyordum.
Dün geceden sonra, Buz Krallığı’nın sıradaki kralının karnımda büyüdüğünü babasına haber vermezsem işlerin daha da karışacağını fark etmiştim. Sırlarım yüzünden Ares kendini yetersiz hissetmiş, iyi bir adam olmadığını sanmıştı. Bebeği ondan saklamaya devam edersem çocuğunu ona layık görmediğime dair yanlış bir fikre kapılabilirdi.
Ares, alıngan bir adamdı. Tüm dünya ayaklarının altında serili olmasına rağmen ilgi isteyecek kadar arsızdı. Etrafındaki kalabalığa rağmen yalnız, çok güçlü olmasına rağmen tek bir duyguya yenilecek kadar kırılgandı.
Bebeği ondan intikam almak ya da canını yakmak için asla kullanmazdım ama ona biraz daha söylemezsem bu şekilde düşünecekti. Bu yüzden en yakın ve uygun zamanda bebeğin haberini verecektim.
Yeni aldığım kararla yataktan zorlukla kalkıp giyinme odasına geçtim. Kıyafetlerimi değiştirip üzerime oturan beyaz bir üniforma giyindim. Ayaklarıma dizlerime kadar gelen beyaz çizmeler geçirdim. Saçlarımı yukarıda sıkıca bağlayıp kalan kısmı ördüm.
Yüzümü yıkadığımda soğuk su ayılmamı sağladı. Koridorda ilerleyip merdivene ulaştığımda mutfaktan gelen sesleri duydum. Basamakları yavaşça indikten sonra mutfağın kapısının önünde durarak içerideki adamlara baktım.
Ares fırından bir tepsi çıkarırken Prens Darion taburede oturuyordu. Prensin sabah erken saatlerde geldiğini tahmin ederken mutfağa geçtim. Her zaman oturduğum adanın yanındaki tabureye yerleştiğimde genç prens, “Günaydın,” dedi.
Ares’in bakışları tezgâha bıraktığı sıcak tepsiden bana döndü. “Nasılsın?”
Yüzüme bir gülümseme yerleştirirken, “İyiyim,” diye mırıldandım. Bakışları ikimiz arasında gidip gelen Prens Darion kaşlarını çattı. Bir şeylerin değiştiğini kolaylıkla anlamıştı ama Ares’e ve bana değişen şeyi sorsa ikimizin de bir cevap verebileceğini sanmıyordum.
Ares tepsideki böreği kesti ve her bir tabağa birer dilim koydu. Tabakları benim ve kardeşinin önüne bıraktığında böreğin içinden gelen koku hoşuma gitmedi. Midem bulanmaya başladığında elimi karnıma götürdüm. Hafif yiyecekler tükettiğim için bir süredir aynı şekilde hissetmiyordum ama midemden yükselen his tanıdık geldi.
Zorlukla yutkunup toparlanmaya çalışırken Prens Darion’la göz göze geldim. Bakışları yüzümden karnıma doğru kaydığında Ares çekmeceden çatal bıçak çıkarıyordu. Ağzıma gelen safra tadı beni yerimden kaldıran şey oldu. Elimi karnımdan çekip koşarak merdivenin karşısındaki banyoya gittim.
Bulduğum boş bir kovanın önünde dizlerimin üzerine çöktüm. Birkaç kez öğürdüğüm sırada yanıma birinin gölgesi düştü. Ares eğilip önüme gelen saç örgüsünü geri çekerken, “İyi misin?” diye sordu. Sırtımı okşarken sesi endişeliydi.
Boş midemden yalnızca biraz sıvı çıkarken gözlerim istemsizce yaşardı. Ares bulduğu küçük bir havluyu bana uzattı. Ağzımı havluyla temizledikten sonra doğruldum. Ares sırtımı sıvazlarken derin nefesler aldım.
“Hasta mısın?” Başımı olumsuz anlamda sağa sola salladım. “Mideni mi üşüttün?”
Kovayı kendimden uzaklaştırırken, “Olabilir,” diye mırıldandım. Yerden kalkarken Ares kolumdan tutarak bana yardımcı oldu. Bir anlığına bebeği ona söylemediğim için vicdan azabı çektim.
Banyodan çıkmak isterken Ares yolumu kesti. Çenemden tutup başımı yukarı kaldırırken, “Bir sorun varsa bana söyleyebilirsin,” dedi. Gözlerindeki telaş kalbimi sızlattı. “Darion hemen bir şifacı getirebilir.”
“Hayır.” Çenemde duran elini aşağıya doğru ittim. Samimi bir ifadeyle, “Ben iyiyim,” derken parmaklarımı parmaklarına doladım. “Böreğin kokusu ağır geldi.”
Ares emin olmaya çalışarak beni izledi. Bakışlarıyla beni birkaç dakikalık sorguya çektikten sonra elimi bıraktı. Yanağıma dokunurken, “Ateşin yok,” dedi. Bir kolunu belime doladığında banyodan yan yana çıktık.
Koridorda ilerleyip mutfağa geçerken kokuyu tekrar duymaktan korktum ama Prens Darion’ın böreği ortadan kaldırdığını gördüm. Genç prens tezgâhı silerken içeri girdik ve ben tabureye oturuncaya kadar Ares yanımdan ayrılmadı.
Onu terslemek ve tek başıma yürüyebileceğimi söylemek istesem de bebekten dolayı vicdan yaptığım için sessiz kaldım. Ares mutfağın içindeki küçük odaya giderken, “Portakal suyu içer misin?” diye sorduğunda ağzımdan çıkacak sözlere güvenmediğim için başımı salladım.
Temizlik işi bittiğinde yerine oturan genç prens, “İyi misin?” diye sorarken bakışlarını karnıma çevirdi. Bir an parçaları birleştirip her şeyi anladığını düşündüm. Çünkü prensin gözlerinin içinde şüpheci bir ifade vardı.
“İyiyim.” Sesimin sıradan çıkmasına özen göstererek, “Üşütmüş olmalıyım,” dedim.
Prens bir şey söylemek için dudaklarını araladı ama hemen sonra vazgeçti. Gözlerini benden kaçırıp Ares’in girdiği odaya baktı. Portakal seçmesi uzun süren Ares’in gelmediğini fark ettiğinde bakışlarını bana çevirdi.
“Megan…” Duraksadı. “Özür dilerim.”
Ne için özür dileğini anladığımda dudaklarım şaşkınlıkla aralandı. Ares’in bana bir oyun oynadığını ve kardeşlerinin de onun oyununa ortak olduğunu düşündüğümde ona çok kızmıştım.
Ares bir oyun olduğunu kabul etmeyip duygusal davrandığını ve bana olan kırgınlığı öfkeye dönüştüğü için idam sehpasına çıktığımı söylediğinde ona inanmıştım ama prens özür diliyorsa ortada bir oyun var demekti.
Ben zihnimde kaybolurken prens, “Seni buradan çıkarmanın sağlıklı yollarını arıyorum,” diye fısıldadı. Bakışları hızlıca küçük odaya gidip geldiğinde tebessüm ettim.
“Sorun değil.” Aklım karışmıştı. Ortada ne olup bittiğini anlamamıştım ama prensin canını sıkmak için, “Duygularımı açtıktan sonra bana ihanet eden ilk insan değilsin,” dedim.
Ares kollarında torbalar ve ellerinde meyvelerle odadan çıktığında prens söylemek istediği cümleyi yuttu. Üzgün bir ifadeyle gözlerime baktı. Onu anlıyordum. Konu kız kardeşim olduğunda bu ülkenin kralına baş kaldıran, eşinden sırlar saklayan bendim. Prens Darion’ı ailesinin yanında olduğu ya da Ares’le işbirliği yaptığı için suçlayamazdım ama prensin bunu bilmesine gerek yoktu. Herkesin vicdan azabı çektiği, pişmanlıklarla dolu olduğu bu ülkede onun payına düşen de buydu.
Ares beni cezalandırdığını ve bir sürgün evinde yaşadığımı unutmuş gibiydi. Tüm ülkenin hizmet ettiği bir kral olmasına rağmen sürgün evinin mutfağında portakalları kesmeye başlamıştı. Yanında getirdiği diğer meyvelerin kabuklarını soyarken sıradan bir eş, aile babası resmi çiziyordu.
Birbirimizden sakladığımız sırlar ve konuşmamız gereken konular vardı. Sorunlar daha da büyümeden sırasıyla her birini çözmeliydik. Onu tam olarak affedebilir miydim? Sözlerine inanıp duygularına güvenebilir miydim? Büyük bir arafın ortasındayken paylaştığımız bu anlar, yanlış hisler uyandırıyordu.
Ares bir bardak portakal suyunu ve dilimlediği birkaç meyveyi önüme bıraktığında, “Teşekkür ederim, majesteleri,” diye mırıldandım. Prens Darion yerinden kalkıp iri, kırmızı bir elma aldı. Onu ısırarak mutfaktan çıktığında Ares’le baş başa kaldık.
Portakal suyundan bir yudum içtiğimde Ares, “Rica ederim,” dedi. Gözlerinde yoğun bir duyguyla beni izlerken tabaktan bir dilim elma seçtim. Yavaşça ısırdığım sırada Ares’in bakışları dudaklarımdaydı.
Ben elmayı çiğnerken o düşüncelere daldı. Rahatça yemek yediğimden emin olmak istiyor gibiydi. Portakal suyunun yarısını içtiğimde bana sırtını döndü. Tek kelime etmeden dolaptan malzemeler çıkardı ve tezgâhın üstüne dizdi.
Fırına yaklaşıp odunları koyduktan sonra hızlıca ateş yaktı. O fırını ısıtırken ben bir çileği ağzıma attım ve tadını çıkararak yedim. Ares malzemelerin yanına gelip büyük bir kabın içine yumurta kırdığında kek yaptığını anladım ve kaşlarımı çattım.
Dolapta çeşit çeşit kek varken yeni bir tanesini hazırlaması çok saçmaydı. Ona ne yaptığını sormak istesem de çenemi kapalı tuttum. Meyveleri yerken onun kaba koyduğu malzemeleri hangi sırayla ve miktarda koyduğunu takip ettim.
Dakikalar birbirini kovalarken Ares, tüm ana malzemeleri koydu ve hamuru karıştırdı. En son keke tarçın ve elma ekledi. Onları da karıştırdıktan sonra hamuru tepsiye döküp fırına verdi.
Tüm işi bittiğinde kirli bulaşıkları yıkamak için lavabonun başına geçti. Bir ülkenin kralını yemek yaparken, bulaşık yıkarken izlemenin ilginç bir deneyim olmasının yanı sıra Ares kadar yakışıklı bir adamı izlemek konuyu farklı bir noktaya getiriyordu.
Kek hazırlama süreci boyunca ellerine, kol kaslarına, omuzlarına ve sırtına odaklanmıştım. Dikkatimi keke vermeye çalıştıkça her hareketi aklımı çelmiş, beni ister istemez kendine çekmişti.
Ares ıslak bulaşıkları bir havluyla kurulamaya başladığında kalçasını mermere yasladı. Elindeki tabağı silerken bakışları benim üzerimdeydi. Son yudumunu içtiğim portakal suyunun bardağını tezgâha koyarken Ares’in yanağında gamzelerini gördüm.
“Dolapta kek olmasına rağmen…” Ne olduğunu anladığımda dudaklarım hayretle açıldı. “Bilerek yaptın.” Kileri işaret ederken gülümsedim. “Bana öğretmek için.”
Ares kuruladığı tabağı dolaba koydu. Islak bir tabak daha alıp onu silerken, “Her gün yeni bir kek yapmaya çalıştığını öğrendiğimde lezzetli bir kek yemek istediğini sandım,” dedi. Sıradaki tabağa geçti. “Senin için çeşit çeşit kek hazırlattım, getirdim ve yedin.” Soru sorarcasına, “Ama sen yapmaya devam ettin,” diye ekledi.
“Evet.” Omuz silktim. “Çünkü amacım yalnızca kek yemek değildi.” Ares dün gece tüm duygularını bana açtığı için kendimi borçlu hissediyordum. Bu yüzden anlatmaya, “Annem etrafta hizmetliler varken mutfağa girmemizi istemezdi. Sadece bir lordun kızlarıydık ama annem her zaman bir prenses gibi davranmamızı beklerdi,” diye başladım.
Ares tabakları kurulamayı bitirdiğinde havluyu omzuna attı. Kollarını göğsünde birleştirip tüm dikkatini bana verdiğinde benim bakışlarım kol kaslarına kaymıştı. Kendimi hızlıca toplarlayak konuşmaya devam ettim.
“Kardeşim Nancy’le sıkıldığımız zamanlar gizlice mutfağa girerdik. Yemek hazırlarken sürekli aşçının işine karışırdık. Aşçı ayak altından çekilmemiz için Nancy’ye kek yapmayı öğretti. Büyük mutfakta bize bir köşe verdi.”
Ares, “Sen öğrenmedin mi?” diye sordu.
“Açıkçası kek yapmayı umursamıyordum.” Ares tek kaşını soru sorarcasına kaldırdı. “Nancy ile vakit geçirmeyi ve annemi sinirlendirmeyi seviyordum. Nancy, aşçı rolünü üstlenmek istediğinde ona engel olmadım. Ben yanında malzemeleri taşıyan, Nancy’nin emirlerini yerine getiren bir yardımcıydım.”
“Peki.” Ares gözlerini kıstı. “Şimdi neden yapmaya çalışıyorsun?”
“Çünkü…” Dudaklarımı yaladım. Gerçeklerin ne kadarını anlatmalıydım, bilmiyordum. Kalbimi ona açmaktan korkan yanımın sesini kıstım. “Issız bir yerde, bir evde tek başımayım.”
Bir kurdun uluduğunu duyduğumda ürperdim. Bakışlarım birkaç saniyeliğine bahçeyi gören cama kaydı. Orada bir şey göremediğimde kollarımı kendime doladım. Ares konuyu biraz daha açmamı beklerken sabırlıydı.
“Yalnızım.” Dişlerimi sıktım. “Hiç kimsem yok.” Ares beni pişmanlıkla izlerken, “Sevdiklerimi özlerken onlarla paylaştığım anıları canlandırmak yalnızlığımı dindirmenin bir yolu,” dedim.
“Megan…” Açı çektiğini görmek işime geldi.
“Nancy ile kek yaparken bizi suç üstü yakalayan annemin azarlarından kaçtığımız, kendimizi Carla’nın kollarına attığımız ve annem bizi babama şikayet ettiği sırada babama kekin tadına baktırdığımız zamanları hatırladığımda o kadar da yalnız hissetmiyorum.”
Ares dudaklarını birbirine bastırıp başını öne eğdi. Beni içine soktuğu durumu düşünüyordu. Belki de ilk defa empati yapıyor, burada ne kadar kimsesiz kaldığımın farkına varıyordu.
“Ayrıca aklımı sorunlardan uzaklaştırıyor. Bir çıkmaza girdiğimde kek yapmaya çalışarak kendimi oyalıyorum. Ailemi düşünmek güvende hissetmeme yardımcı oluyor.” Elmadan bir ısırık aldım ve çiğnedim. “Düşüncelerimi toparlıyor ve sakinleşmemi sağlıyor.”
Ares dilinin ucuna gelen cümleleri zorlukla yuttu. Bir süre birbirimizi izledikten sonra, “Senin kek yapmaya çalıştığını anladığımda Helen’den bir tarif istedim,” dedi. İtirafı ruhumdaki yaralı noktayı okşadı. “Sana öğretmek için kek yapmayı öğrendim.”
Yüzümde kocaman bir gülümseme oluşurken gözlerim başka bir şey anlatıyordu. Ares’e, yaşadıklarımızın saçmalığını ya da tezatlığını açıklamama gerek yoktu. Beni idam sehpasına taşıdığı bir oyun oynarken aynı zamanda benim için kek yapmayı öğrenmesinin ne kadar acı verici olduğunu ikimiz de biliyorduk.
Bir kral benim yüzümden kek yapmayı öğrendiği, bana yemek yaptığı ve iyi baktığı için gururum okşanabilirdi ama bu durum beni sürgün bahanesiyle kaçırdığı gerçeğini değiştirmiyordu. Başka bir zaman olsa bu ince düşüncesi için ona teşekkür edebilirdim. Başka bir zaman olsa…
Ares’e hiçbir şey borçlu değildim.
Birbirimizi suçladığımız ve en çok hangimizin hatalı olduğunu ispatlamaya çalıştığımız bir yarışmanın içine düşmüştük. İkimiz de yarışı kazanmak istiyor, hem iyi hem kötü yanlarımızı ortaya koyarak bir diğerinin pes etmesini bekliyorduk.
Hayatım boyunca rakiplerim beni küçümsemişti. Bir kadın olduğum için beni hor görmüş ve hafife almışlardı. Çoğu bu yüzden kaybetmişti ama hayatın her yerinde kazanmamı sağlayan asıl şey asla pes etmeyişim olmuştu.
Ares de pes eden biri olmadığımı yarışı kaybettiğinde, bana yenildiğinde öğrenecekti.
Sessiz kaldığımda Ares omzundaki havluyu bir kenara koyup fırına doğru ilerledi. Kapağı açmadan kekin durumunu kontrol etti. Aklımdaki soru işaretlerine bir cevap bulmayı umarak konuştum.
“Ne kadarını biliyorsun?”
Ares karşımdaki tabureye oturup ellerini tezgâhın üstünde birleştirirken, “Hiçbir şey bilmiyorum, Reen,” dedi.
Bana gerçekleri söyleyip söylemeyeceğini anlamaya çalıştım. Verdiği cevapların ne kadarına güveneceğimi bilmiyordum. Sözlerinin hangisi gerçek hangisi yalan olacaktı? Güven böyle bir şeydi işte. Bir kere kırıldığında içeri sızan şüphe oradan asla ayrılmıyordu.
“Beni kaçırdın mı?”
Ares sıkıntılı bir nefes bırakırken alnına düşen birkaç tutam saçı geriye doğru taradı. Altdudağını dişlerinin arasına aldığında çenesi kasıldı. Kendiyle verdiği mücadeleyi gördüğümde cevabı çoktan almıştım.
Beni kaçırmıştı.
“Kitap Kulübü’yle ya da herhangi bir örgütle bağımı bulamadın. Elinde yeterli kanıt yoktu.” Şüphelerimi dile getirdim. “Bir kanıt bulabilmek için sınırları zorladın.” Ares bana baktığında, “Damon’ı ve beni bir oyunun içine sürükledin,” dedim.
Yanıldığımı söylemesini beklediğimde ondan ses çıkmadı. Sözlerime, “O gün duygusal davranan tek kişi ben değildim,” diyerek devam ettim. “Sen de en az benim kadar duygusal davrandın. Damon’la sohbetimiz seni kızdırdığı için idam sehpasına çıkmama göz yumdun.”
Ares itiraz etmediğinde gülümsedim.
“Bir oyun oynuyordun ama işler planladığın şekilde gitmedi.” Başımı sağa sola salladım. “En başında notu Hector’un yazdığını sanmıştım ama sen yazdın. Oynadığın oyundan Hector’un haberi var mı?”
Hector konusunda ilk defa bu kadar açık konuşmam Ares’i şaşırttı. Elimin kolumun bağlı olduğu bu evde oturmak canıma tak etmişti. Bazı konuların ortaya dökülmesinin zamanı çoktan gelmişti.
“Karını kandırmak için iğrenç bir adamla işbirliği yaptın mı?”
“Sana bir oyun oynamadım.” Ares, Hector’un ismini duyduğu anda gerilmişti. “Benim işlerime hiç kimse ortak olamaz. Hector…” Zorlukla yutkundu. “Cezasını çekecek.”
Sonunda babasının yerine koyduğu adamın onu kandırdığını anlamıştı ama nasıl? Benim farkına varmadığım neler yaşanmıştı da Ares, Hector’un gerçek yüzünü görmüştü? Bu soruların cevaplarını sonra alacaktım.
“Kime oyun oynadın?”
Ares gözlerini açarak, “Ne?” diye sordu.
“Sana bir oyun oynamadım, dedin.” Gülümsedim. “Kime oyun oynadın?”
Ares köşeye sıkışan bir adamın ifadesiyle yerinden kalktı. “Ortada bir oyun yok.” Fırının yanına ulaşıp keki kontrol etti. “Piştiğinde fırından çıkarmayı unutma.” Bana kısa bir bakış attı. “Saraya gitmeliyim.”
Beni yalnız bıraktığında mutfağa sessizlik çöktü. Adanın ortasında duran sürahiye uzandım. Portakal suyunu bitirdiğim bardağa su koydum. Yüreğimdeki ateşi söndürmesini dileyerek suyu kana kana içtim.
Artık Ares’in bir oyun oynadığına emindim. Bu evde olmamın sebebi de bu oyunun bir parçasıydı. Beni satranç tahtasındaki bir piyon gibi görmesine o kadar öfkelenmiştim ki tuttuğum bardağı istemsizce sıkıyordum.
İçimden bir ses Ares’in beni bu evde sakladığını söylüyordu. Dışarıda olup biten şeylerden beni korumaya çalıştığını hissediyordum çünkü burada kalmamın hiç kimseye bir zararı ya da faydası yoktu. Ares’in beni kontrol altına alması dışında…
Planının ne olduğunu anlayıncaya kadar sakin kalmak zorundaydım. Kendimi kaybedersem bebeğime, aileme zarar verebilirdim. Damon ve babama verdiğim planlar altüst olmuştu. Gelişmeleri bilmeden hiçbir şey yapamazdım.
Ares’in amacına ulaşmasını beklerken sevdiklerimin başına bir şey gelmemesini dilemekten başka bir çarem yoktu. Bu evden kaçmayı başardığımda nereye gitmem ve kime güvenmem gerektiğini bilmiyordum.
Bekleyecektim. Şimdilik…
Ares’in salonda kardeşiyle konuştuğunu duydum ama konuyu anlayamadım. Evin kapısı açılıp Ares bir şeyler söyledikten sonra kapı tekrar kapandı. Gitmişti. Beni bir kez daha bu evde bırakmıştı.
Kalbim Ares’i affetmek konusunda çok hevesliydi. Güzel bir söze, şefkatli bir dokunuşa hemen kanacak kadar saftı fakat aklım kalbimin heyecanına tahammül edemiyordu. Ares’in sevgimi kullanarak beni mahvedeceğini söylüyordu.
İki parçaya ayrılmıştım.
Ares’e yaşadığım her şeyi ve tüm sırlarımı anlatıp benim yanımda durması için bir şans verecek ve sırlarımı bana karşı bir silaha çevirme ihtimalini göze alacaktım. Benimle savaşmayı seçerse eskisinden çok daha iyi bir plana ihtiyacım olacaktı.
Sırlarımı saklayıp yoluma tek başıma devam edersem birlikte olma olasılığımız ortadan kalkacaktı. Bebeğimizi ondan sakladığım, onu geride bıraktığım ve terk ettiğim için sinirlenecekti. Onu affeder miydim bilmiyordum ama bebekle beraber kaybolursam Ares beni asla affetmezdi.
Planlarımı hazırlayıp babama ve arkadaşıma teslim ettiğimde bebeğin varlığından haberdar değildim. Bu durum beni işin içinden çıkamadığım bir noktaya sürüklüyordu. Çünkü krallığın vârisini taşırken kaçmak, bu ülkede işleyebileceğim en büyük suçlardan biriydi.
Burnuma dolan kekin kokusu beni kendime getirdi. Yerimden kalkıp yavaşça fırına ilerledim. Kekin piştiğini anladığımda bir havlu yardımıyla tepsiyi çıkardım. Keki soğumaya bırakırken fırındaki ateşi söndürdüm.
Ares tarifi tutturmuştu. Kek harika gözüküyordu. Bugüne kadar kaç kez tarifi denediğini merak ettim. Defalarca kez denememe rağmen hep başarısız olmuştum. Ben bu kadar uğraşırken onun kolaylıkla hallettiğini düşünmek sinir bozucuydu.
Kendimi kekin tadının elbet kötü olduğuna ikna ederken bir bıçak aldım. Kestiğim kekten bir dilim alıp tabağa koydum ama kek sıcak olduğu için parçalara ayrıldı. En büyük parçayı ağzıma atıp hızlıca kekin tadına baktım.
Muhteşemdi…
Nancy’nin yaptığı kekler kadar lezzetli olmuştu. Ağzımda bıraktığı his beni çocukluk anılarıma götürdüğünde gözlerimi kapadım. Duygudan duyguya sürüklenirken Ares’ten nefret etmek için bir sebebim daha oldu.
Keki güzel yaptığı, bana tarif verdiği ve bana da yapmayı öğrettiği için ona kızgındım. Sözlerine kandığım, oyuna geldiğim ve sıcak bir kek gibi parçalara ayrılan bir kalbe sahip olduğum için kendime öfkeliydim.
Keki tezgâhın üstünde bırakıp mutfaktan çıktım. Salonda oturan Prens Darion’ı görmezden geldim. Yavaş adımlarla basamakları tırmandım ve yatak odasına geçtim. Yorganın altına girip beni bekleyen geleceği düşündüm.