İçeriğe atla

Buz Krallığı 2

21/26 · PANDORA’NIN KAFESİ

0%

21. bölüm · 20dakika

PANDORA’NIN KAFESİ

Buz Krallığı 2 — Sena Nur Işık

BÖLÜM 20: PANDORA’NIN KAFESİ

ROBERTO

Yalan söylemenin hoş bir şey olmadığını bilmeme rağmen ufak tefek yalanların hayata eğlence kattığını düşünürdüm. Baloya katılan kadınların hepsini güzellikleriyle över, ne iş yaptığını bile hatırlamadığım adamların ticaretlerinin ne kadar başarılı olduğunu dile getirirdim. Beni tanımayan insanları kandırmayı ve kendimi farklı tanıtmayı sever, kardeşlerimle dalga geçmek için küçük oyunlar oynardım.

Kendimi yalancı bir adam olarak görüyordum ama son yaşananlardan sonra aslında kibar biri olduğumu anladım. İnsanların gönüllerini hoş tutmak için pembe yalanlar söylüyor, onları gülümsetmek için bazı hikâyeler uyduruyordum. Tüm bunları yaparken zaman zaman kötü bir prens olduğum için vicdan azabı çekiyordum. Oysa ki diğer insanların kötülüklerinin yanında benim yaptıklarım çok masumdu.

Kardeşim Darion annem hariç herkese yalan söyleyip gizlice üniversite okuyor, tahtın bütün sorumluluğunu bize bırakıp aile hayalleri kuruyordu. Abim Ares’in kral unvanının ardına saklanıp söylediği yalanların listesi buradan Ateş Krallığı’na kadar uzanıyordu. Megan’ın sakladığı sırlar, Nancy’nin içine gömdüğü gerçekler, Hector’un çevirdiği oyunlar ve ülkede yaşanan acılar ya bir yalana bağlanıyor ya da bir yalanı başlatıyordu.

Peki, tüm bu karmaşanın içinde benim yerim neredeydi?

Çocuk yaşlarda taciz edildiğinde ne yaşadığını tam olarak anlayamayan, birkaç yıl sonra tacizcisinin tecavüzüne uğrayan, tehdit edildiği için sesini çıkaramadığı bu istismara yıllarca maruz kalan bir kadının arkasında oturuyordum. Onun intikamı için kaleye doğru at sürerken anlamadığım bir şey vardı: Ben neden vicdan azabı çekiyordum?

Babamın en yakın arkadaşı, aile dostumuz, beraber aynı masada yemek yediğimiz, birçok sırrımızı paylaştığımız, ticaretine destek verdiğimiz ve Ares’in babam öldükten sonra babası olarak gördüğü adamın bir genç kızın hayatını çaldığını öğrendiğimden beri neden kendimden nefret ediyordum?

Hector’la yan yana oturduğumuz, göreve gittiğimiz, plan yaptığımız, elini sıktığım ya da gözlerinin içine baktığım tüm o zamanları düşündükçe kanımda dolaşan güç alevleniyor ve dışarıya akmak için ısrarcı davranıyordu. Büyümü içimde tutmak için verdiğim mücadele yüzünden midem bulanıyordu.

Nancy gerçekleri itiraf eden o cümleyi söylediği an yanımdaki ağaç tutuşmuştu. Alevler gökyüzüne yükselirken Nancy’nin attığı korku dolu çığlık beni kendime getirmişti ve bir süredir kullanmadığım büyümün sınırlarını zorlayarak alevleri söndürmüştüm. Yaktığım ağaç yeşilden siyaha döndüğünde Nancy dehşete düşmüştü.

Megan’ın neden Hector’a ait iş yerlerini yaktığını artık anlıyordum. Nancy’nin intikamı için Hector’u öldürmek yeterli olmazdı. Onu zindanlara atıp yıllarca eziyet çektirmek bile içimdeki ateşi söndürmezdi. Tüm hayatını gözlerinin önünde altüst etsem bile Nancy’nin yaşadıklarını geri alamazdım.

Ona yaşadığı korkunç şeyleri unutturamazdım.

Bunların hepsini düşündükçe kafayı yiyecek gibi hissediyordum. Öfkemi kontrol etmekte zorluk çektiğim her an Megan’a olan hayranlığım daha da artıyordu. Kardeşinin yaşadıklarını bilirken Hector’un gözlerinin içine bakmış, onunla aynı ortamda bulunmuş ama hiçbirimize yaşananları belli etmemişti. Sakinliğini koruyarak planlar hazırlamış, intikamını en iyi hale getirinceye kadar sabırla beklemişti.

Megan’ın yerinde bir başkası olsa çılgına döner ve öfkesi yüzünden hatalar yapardı. Haklıyken haksız duruma düşer ve bu hataların bedelini ağır öderdi. Hector’a gerçeği bildiğini hissettirmeden onun yanında durmak, sevdiği adamın kardeşinin tecavüzcüsüyle yakınlığını görürken sessiz kalmak büyük bir özveri isterdi.

Megan, gerçek bir kraliçeydi.

Geceleri saraydan kaçıp adalet için savaşan yanıyla tanıştığımda hayran olduğum kadının, yalnızca gerçeklere ışık tutup ülkesini iyi bir noktaya taşımak istediği için değil aynı zamanda tahta oturacak bir kraliçenin sahip olması gereken tüm özellikleri karakterinde barındırdığı için de o tacı hak ettiğini görebiliyordum.

Kız kardeşimin tecavüzcüsünü karşımda gördüğüm an boğazına bir hançer saplayarak hayatına son vermek isterdim. Megan kadar sabırlı davranamaz, plan yapmakla vakit harcamazdım. Sonunda haksız çıkacağımı bilsem bile o adamın gözlerinin içine bakacak cesareti kendimde bulamazdım.

Bir tahtın ikinci vârisi olduğunuzda işleri ciddiye almak aptallıktır. Bu yüzden yıllar boyunca kraliyet eğitimlerine yalnızca zorunda olduğum için katılmıştım ve taht işleriyle hiçbir zaman tam olarak ilgilenmemiştim. Bir sarayın içerisinde yaşamama rağmen kendime ayrı bir düzen kurarak tüm bu karmaşadan uzaklaşmıştım.

Yanı başımda duran insanların yalanlarını, ihanetlerini, istismarlarını, taciz ve tecavüzlerini görememiştim. Ben keyfime baktığım sırada burnumun ucunda yeşeren kötülüklerden haberim olmamıştı. Günün nerede bittiğini hatırlayamadığım eğlencelere katılırken insanların verdiği mücadeleyi umursamamıştım.

Yalnızca Hector’un yaptıklarına kızgın değildim. Nancy’nin gözlerinin derinliklerinde saklanan acıyla tanışıncaya kadar hiçbir şeyi yeterince ciddiye almadığım için kendime de öfkeliydim. Küçük bir kız çocuğuna dokunmaya tenezzül eden adamların dolu olduğu bir ülkede tüm sorumluluğu krala ve veliaht prense bırakmak beni de en az onlar kadar suçlu yapıyordu ama hatalarımı telafi etmenin yollarını bulabilir, bu ülkeyi Ares ve Megan’la beraber yeniden inşaa edebilirdim. Benden önce gelen adamların koyduğu kuralları değiştirebilir, babamın yasalarını çiğneyebilir ve topluma ışık tutabilirdim.

Fakat Hector’un hatalarını telafi etmesinin bir yolu yoktu. İnsan ticareti yapmanın, kadınlara ve çocuklara zarar vermenin bedelini en ağır şekilde ödeyecekti. Bir atın üstünde Nancy’yle beraber Morrison Kalesi’ne giderken aklımdan geçen düşünceler sağlıksızdı. Megan’ın stratejik hamlelerinin aksine benim Hector için planlarım acımasızdı.

Dağın arkasına yaptığımız kısa bir yolculuğun sonunda Morrison Kalesi’ne ulaştık. Ön bahçeye açılan devasa kapının önünde bekleyen iki adamın siyah üniforma giymeleri dikkatimi çekti. Buz Krallığı’nın üniforma rengi beyazdı ve yalnızca örgüt ya da çete üyeleri siyah rengini kullanırlardı.

Hector, ülkesi için çalışan bir lord olduğundan babam tarafından saray hizmetine layık görülen bir adamdı. Buz Krallığı’nın askerleri kraliyetin adıyla burada duruyorlar, saray için çalışıyorlardı. Bize kapıyı açan siyah üniformalı adamlar, sarayın tahsis ettiği askerlerse hepsinin kellesini ülkeye ihanetten almalıydım.

Bizim kim olduğumuzu sorgulamadan kapıyı açan adamların yanından geçtiğimizde büyük bir bahçeye çıktık. İki ayrı yola ayrılan bahçenin tam ortasında büyük bir süs havuzu vardı. Beyaz çakıl taşları olan yolların kenarları ağaçlar ve çiçeklerle donatılmış, havuzun arkasındaki büyük güller kaleye modern bir hava katmıştı.

Tüm bunların arasında en çok ilgimi çeken şey yol boyunca her adım başına bir adamın düşmesiydi. Kollarını sırtlarında birleştirerek başları dik duran bu adamlar da siyahlar içindeydi ve kapıyı açan askerler gibi hiçbiri bana reverans yapmamıştı.

Şeytanın inine gelmeyi kabul ederken ülkemin askerlerinin benim karşımda duracağını hiç düşünmemiştim. Buz Krallığı, tarih boyunca iki ayrı askeri darbe görmüştü ama hepsi kütüphanenin unutulan rafları arasında kaybolan masal kitapları kadar eski hikâyelerdi. Yıllar sonra burnumuzun dibindeki adamın bir darbe girişimine yelteneceğini sanmazdım ama her şey ortadaydı.

Nancy’nin gerginliğini hisseden atım huysuzlanmaya başladığında, “Sakin olmalısın, güzelim,” diye fısıldadım. Burnumu saç tutamlarının arasına sokup kokusunu içime çekerken bu sözleri ona mı yoksa kendime mi söylüyordum, bilmiyordum.

“Hiç kimse yanına yaklaşamayacak.” Nancy’nin gergin omuzları aşağı inse de bacaklarını sıkmaya devam ediyordu. Atım onun duygularını anladıkça yerinde duramıyordu. “Sana gözünün ucuyla bakmaya tenezzül eden her adamın gözlerini yerinden çıkarırım.”

Daha önce hiçbir lordun bu denli korunduğunu görmediğim kalesine doğru atımla yavaşça ilerlerken yol boyunca kaç tane adamın beklediğini tek tek saydım. Gelmeyi tercih ettiğim sağ yolda tam on beş adam vardı. Düzene göre dizildikleri için karşı yolda da on beş adam olduğunu tahmin ediyordum.

Zengin ticaret adamlarının kalelerinin sıradan olmadığını bilirdim ama Hector’un kalesindeki yenilikler Buz Sarayı’na baş kaldıracak nitelikteydi. Kalenin çevresine yeni binalar eklemiş, eski binanın dış cephesini değiştirmiş, siyah ve gümüş temasını çoğu yerde kullanmıştı. Birkaç yıldır ziyaret etmediğim kaledeki ihtişam Hector’a öfkelenmem için başka bir sebep daha verdi.

Nancy korku dolu bir ses tonuyla sadece benim duyabileceğim şekilde, “Majesteleri,” diye fısıldadığında başımı aşağıya eğdim. Kalenin ana girişinde, merdivenin kenarlarında ve yukarısında bekleyen adamları gördüm. Merdivenin iki yanında toplam sekiz, basamakların bittiği tepede dört adam vardı.

Merdivenin ucuna yaklaştığımızda, “Buraya kendi isteğimizle geldik, Nancy,” dedim. “Tüm riskleri göze aldık.” Hiç kimse bizi bu kaleye zorla getirmemişti. Bir planımız olmadan sadece at sürmüştük.

Ne aptallık ama…

Adamların üzerimize diktiği sert bakışların eşliğinde yuları Nancy’ye bıraktıktan sonra attan indim. Kollarımı ona doğru uzattığımda yuları buradan kaçmak istercesine sıkı sıkı tuttuğunu gördüm. Ona birkaç kez seslendim ama bakışlarını kaleye dikmişti ve beni duymamıştı.

Nancy’yi korkutmaktan çekinmeme rağmen dizine hafifçe dokunduğumda başını bana doğru çevirdi. Bedeni dokunuşum altında ürperse de yüzünde bir korku ifadesi yoktu. Bundan cesaret alarak, “Hadi,” dedim.

Nancy’nin belinden tutup onu aşağıya indirirken ellerini omuzlarıma yerleştirmesi bizim için bir ilk oldu. Onunla ormanda karşılaştığım andan beri bana dokunmamak için büyük bir özen gösteriyordu. Şu an kollarını boynuma saracak kadar cesur olmasının sebebi Hector’un evinin sınırları içinde bulunmamızdı.

Adamın biri atımı yularından tutup ahıra götürürken Nancy ile bedenlerimizin arasında hiç sınır yoktu. Başımı aşağıya eğip kulağına doğru, “Sakın yanımdan ayrılma, güzelim,” dedim. “Ters bir şey olursa hançerlerini kullanmaktan çekinme.”

Nancy başını tamam anlamında sallarken vücudu çok hafif de olsa titriyordu. Onun gerilmesine sebep olduğumu düşünerek aramızdaki mesafeyi açtım. Nancy başını yukarı kaldırıp gözlerime yalvarırcasına baktığında onu bırakmamdan korktuğunu anladım.

Genç kadın hemen yanıma gelip gölgemde saklanmaya çalıştığında sabrım taştı. Onu kendime doğru çekip bir kolumu beline doladım. Bundan rahatsız olursa dile getirebilirdi çünkü artık sınırlarını ihlal etmekten çekindiğim kadının etrafımızdaki adamlardan korkmasına izin veremezdim.

Kalenin kapısı açıldığında içeriden önce kısa boylu yaşlı bir adam çıktı. Esmer teni, siyah saçı ve koyu kahverengi gözlerini incelerken onun kim olduğunu anlamaya çalıştım ama üzerine giydiği şık takım onu ele veren tek şeydi. Hector’un kaledeki yardımcısı olmalıydı.

Adam ellerini önünde birleştirip askerlerin yanında hizaya girdi. Başını hafifçe öne eğerek selam verdiğinde onun da reverans yapmaması dikkatimi çekti. Adamın arkasından gelen Hector’un, kapıdaki adamlarına benzer siyah bir üniforma giydiğini gördüğümde dudağımın bir kenarı havaya kalktı.

Siyah ceketinin gümüş düğmeleri, ceplerine taktığı zincirler, omuzlarındaki gri işlemeler ve gözümü alacak kadar parlak olan hançerleri açık bir mesaj veriyordu. Hector güneyde kendi krallığını kurmuştu. Kuzeyde saraya hizmet ediyor gibi gözükürken bu bölgeyi ele geçirmişti ve bizim bunların hiçbirinden haberimiz yoktu.

Hector ukala bir tavırla beni izlerken yanımdaki kadını fark ettiğinde yüzündeki gülümseme silindi. Nancy’nin belini saran koluma kısa bir bakış atarken gözlerinden önce şaşkınlık sonra öfke dalgası geçti. Bizi beraber görmek onu hazırlıksız yakalamıştı.

Nancy’nin bedenini bedenime yasladığı ve kolumun ona dokunduğu her yeri aklına kazıdı. Hector’un bakışları onun gözlerine döndüğünde yanımdaki genç kadına tehdit edercesine baktı. Hector’un bu hareketleri Nancy’nin anlattıklarını destekliyordu, onu resmen sahipleniyordu.

Nancy’nin kımıldadığını hissettiğimde benden uzaklaşmasına izin vermedim. Belini eskisinden daha sıkı tuttuğumda başını yukarı kaldırdı ve kaşlarını çattı. “Sakın!” derken çenem gerildi. “Yanımdan bir adım bile uzaklaşma!”

Hector’un, “Hoş geldiniz,” dediğini işittiğimde başımı ona doğru çevirdim. Nancy’yle diyalog kurmamdan rahatsız olduğu için konuşmamızı bölmüştü. “Buyrun.” Adamlardan biri kalenin kapısını sonuna kadar açarken Hector kaleyi işaret etti. “Akşam yemeği yerken sohbet edelim.”

Ağzımdan çıkacak sözleri kontrol edemeyeceğim için sessiz kaldım. Öfke kanımda kaynarken yanımda Nancy’yle beraber ilk basamağa yöneldim. Merdivenleri tırmanırken ormandan gelen kuş sesleri dışında çıt çıkmıyordu. Yüzlerdeki sahte gülümsemeye rağmen herkes çok gergindi.

Son basamağa ulaştığımızda adamlardan biri yolumuzu kesti. “Hançerlerinizi teslim etmeniz gerekiyor.”

“Yolumdan çekil.”

Adam ısrarcı bir tavırla, “Kaleye giriş protokolü,” diye ekledi.

“Benim kaleye giriş protokolü için…” Adamın burnunun dibine girdim. “Daha iyi bir fikrim var.” Onu öldürmem yalnızca bir saniyemi alırdı. Ters bir hareketine ya da bakışına gerek yoktu. Benim askerim olduğu halde Hector’a hizmet etmesi canını almam için yeterli bir sebepti.

Hector ortamı yumuşatmaya çalışarak, “Sorun yok,” dedi.

Adam, Hector’un sözlerinden sonra yolumdan çekildiğinde aslında çok büyük bir sorun vardı. Benim buradaki varlığımı yok sayarken onun emrine itaat ediyordu. Buz Krallığı’nın yetiştirdiği bir asker olarak ülkesine ve halkına sırt çevirirken bir prensi küçümsüyordu.

Hector’un bakışlarından ve askerlerin bize davranışlarından dolayı buradan sağ çıkamayacağımızı hissediyordum. Yemek davetini kabul edip kalenin içine girersek kapana kısılacaktık. Henüz bahçedeyken bu kaleden uzaklaşmalı, yol yakınken kaçmalıydık.

Hector kaleye geçerken ben yerimden kımıldamamıştım. Tüm ihtimalleri düşünürken atımı teslim ettiğim için pişmanlık duydum. Nancy yanımda olmasaydı buradan sağ çıkardım ama onunla birlikteyken çok zordu.

Nancy’nin zarar görmemesinin tek yolu Hector’un söylediklerini yapmaktan geçiyordu. Güçlü bir plana sahip oluncaya kadar ülkemi ele geçirmek isteyen insan kaçakçısı, kadın ve çocuk katili, tecavüzcü bir adama itaat etmek zorundaydım.

Lanet olsun…

Pes etmiş bir halde kalenin kapısına doğru ilerlerken Nancy kolumun altına saklandı. Onun çekindiği şeyi anlamak için etrafıma bakındığım sırada Hector’un yardımcısı olduğunu sandığım adamın Nancy’yi gözleriyle rahatsız ettiğini gördüm. Genç kadının bacaklarını izlerken yüzünde Hector’la arasında geçenleri bildiğine dair hınzırca bir gülümseme vardı.

Nancy’den kendi payına düşecek parçaya karar vermeye çalışıyordu.

Gözümün önüne bir perde inerken kısa boylu adamın yakasına yapışıp bedenini duvara çarpmam yalnızca bir saniyemi aldı. Adamın belinden bir hançer çekip sivri ucunu gözüne sapladığımda Nancy’nin tiz çığlığı bahçede yankılandı.

Yüzünden kanlar akan adam ellerimin altında çırpınırken bana yaklaşan birini hissettim. Adamla beraber arkamı döndüğümde hançerini bana geçirmek üzere olan asker yaralı arkadaşına zarar vermekten son anda kurtuldu.

Hançer sapladığım adamı diğerinin üzerine iterken sağdan gelen yumruktan kaçtım. Adamın bileğini havada yakalayıp kolunu geriye doğru çevirdim. Bileğinden gelen kırılma sesini duyarken ensesinden tutup kafasını kalenin duvarına geçirdim.

Hector, “Buna hiç gerek yoktu,” dediği sırada bana doğru gelen adamları büyümü kullanarak durdurdum. Adamlar adım atmaya çalışsalar da yerlerinden kımıldayamadılar. Kafaları karışık bir halde birbirlerine bakarken Nancy’nin çığlığı dikkatimi dağıttı.

Başımı hızla sola çevirdiğimde Hector’un genç kadını bileğinden yakalayıp kendine doğru çektiğini gördüm. Nancy kolunu ondan kurtarmak isterken Hector bileğini daha da kuvvetli sıktı. Büyümün çoğu kısmını parmak boğumları kızaran Hector’a yönelttim.

Hector, yanan elini aniden çektiğinde Nancy dengesini kaybedip yere düştü. İki büyük adımda onun yanına ilerleyip dirseğinden tutarak kalkmasına yardımcı oldum. Nancy korku dolu bakışlarını bana çevirdiği sırada arkamda birinin olduğunu hissettim ama yeterince hızlı davranamadım.

Enseme sert bir darbe aldığımda bilincim kapanmıştı ama en azından Nancy’ye verdiğim sözü tutmuştum. Ona gözünün ucuyla bile bakmaya yeltenen ilk adamın gözünü yerinden çıkarmıştım.

&

NANCY

Dokuz yaşındayken yeterince büyüdüğümü düşünerek güneyde kurulan büyük pazara arkadaşlarımla beraber gitmek istemiştim. Annem yaşımın küçük olduğunu söyleyip yanımda bir aile büyüğü olmadan dışarı çıkmama izin vermemişti. Arkadaşlarım ailelerini tek başlarına gitmek için ikna ettiğinde evden gizlice ayrılmıştım.

Pazar yerinde bizden yaşça büyük erkek çocukları tarafından zorbalığa uğradığımızda oradan koşarak kaçmaya çalışmıştık. Ayağım taşa takılıp minik sivri taşların olduğu yola yüzüstü düştüğümde canım çok yanmıştı. Avuçlarımın içi, kollarım ve dizlerim kanarken uzun bir süre boyunca annemi istediğimi söyleyerek ağlamıştım.

Megan beni kaldırımın kenarında bulduğunda tek başıma dışarı çıkmanın güvenli olmadığını anlatmıştı. O çocukları tekrar gördüğümde kendisine söylememi istemiş, bir daha evden ayrılırsam öncesinde birilerine haber vermemi öğütlemişti.

Ne ben o günden ders çıkarmıştım ne de artık yardımıma koşacak bir Megan vardı…

Evden bir plan yapmadan çıkarken aklımdan ne geçiyordu bilmiyordum ama Hector’un adamları beni kaledeki zindanlardan birine attıklarında bir şeyleri yanlış yaptığım çok açıktı. Başımı her zaman istemeden belaya sokardım ama bu sefer yalnız değildim.

Roberto Arnie Henderson, benimle gelmek istediğinde teklifini kabul ederek bir hata yapmıştım. Benim yanımda bir adam gördüğünde Hector’un kızacağını ve gereğinden fazla tepki vereceğini hesaba katmalıydım. Hector’la başbaşa kaldığımızda ona kolayca yanaşıp hayatına son verme şansım yüksekti ama adamlarının beni getirdiği yere bakılırsa prensle kol kola olmanın bedelini ağır ödeyecektim.

Roberto, Hector’un elinden beni kurtarmak için büyü yaptığı sırada arka taraftan yaklaşan adamı fark etmemişti. Başına aldığı darbe yüzünden yere serildiğinde öldüğünü sanmıştım. Adamlar, genç prensi kollarının altından tutup yerde sürükleyerek götürdüklerinde Hector’a ona bir şey yapmaması için yalvarmıştım.

Bu durum onu o kadar çok sinirlendirmişti ki öfkesinden payıma düşeni almıştım. Kendimi bir anda pas kokan demirlerin ardında soğuk, ıslak ve pis bir zeminde bulmuştum. Koridordan gelen loş ışık dışında zindan karanlıktı. Sırtımı duvara yaslarken kollarımı bacaklarıma dolayarak olabildiğince küçülmüştüm.

Hector bana ilk defa onuncu yaş günümde onun evinde yaptığımız doğum günü partisinde yaklaşmıştı. Benimle konuşma ve bana dokunma şeklinde bir şeylerin yanlış olduğunu hissetsem de yaşadığım şeyin adını koyamamıştım çünkü her şey en başında normal başlamıştı.

Sheran kızlarından birinin veliaht prensle evleneceğine dair bir söz verildikten sonra annem tarafından bir prenses gibi yetiştirilmiştim. En kaliteli kumaşlardan elbiseler ve korseler giyersem, saçıma ve makyajıma özen gösterirsem erkeklerin ilgisini çekebilecek bir güzelliğe erişeceğimi ve bir prensle evlenmeyi hak edeceğimi öğretmişlerdi.

Hector’un dikkatini çektiğimde bunun yanlış olduğunu düşünmemiştim. Belime kadar uzanan sağlıklı saçlarım, orantılı yüz hatlarım ve doğal güzelliğimle öne çıktığımda ve saray adabı, görgü kuralları, kraliyet geleneği, zarafet dersleri gibi kraliyet eğitimleri aldığımda erkeklerden ilgi görmemin normal olduğunu sanmıştım.

Annemin hayalindeki kız olmayı başardığım için heyecanlanmıştım.

Fakat Hector’un kaçamak bakışları arasındaki göz kırpmaları, tatlı gülümsemeleri ve dış görünüşüme ettiği iltifatlar hiç kimsenin olmadığı koridorlarda köşeye sıkıştırmaya, hoş olmayan dokunuşlara ve okşayışlara dönüştüğünde bir şeylerin yanlış olduğunu anlamıştım. Annemin ve arkadaşlarının bahsettiği o ilgiyi doğru bulmuyor, Hector bana her yaklaştığında ağlamak istiyordum.

Hector’a yaptığım itirazlar onun kolları arasında çırpındığım, beni bırakmasını söylediğim haykırışlara evrildiğinde korkuyordum. Eğer yaşadıklarımızı başkalarına anlatırsam hiç kimsenin bana inanmayacağını, ailemin beni istemeyeceğini ve arkadaşlarımın beni dışlayacağını her fırsatta kulağıma fısıldıyordu. Herkesin dikkatini çeken bir güzelliğe sahip olduğum için beni suçluyor, onu kötü adam yapan kişinin ben olduğumu savunuyordu.

Annem ve arkadaşları yanılmışlardı. Erkeklerin ilgisini kazanmaya çalışmak aptallıktı.

Hector evimize geldiğinde ya da onun evine gittiğimiz her an tedirgindim. Yanımdan her geçtiğinde, bana gözünün ucuyla baktığında, onunla aynı yemek masasına oturduğumda korkuyordum. Ailemle her konuştuğunda söyleyeceklerinden endişe ediyor, insanların öğrenmesinden, beni dışlamasından, bana isimler takmasından çekiniyordum.

Hayatımın büyük kısmını korkarak ve endişelenerek geçirdiğimde sessizliğin arasında kaybolan biri olmuştum. Dudaklarımı aralayıp tek kelime dahi etmemiştim ama sevdiklerimin, gözlerimin derinliklerine baktığında oradaki yardım çığlığını duymalarını beklemiştim. Susmuştum ama susarken çok konuşmuştum. Çoğu zaman herkes her şeyi biliyormuş da bilerek görmezden geliyormuş gibi hissettiğim için kalabalıkların arasında yalnız kalmıştım.

Ben her geçen gün sessizleşirken Hector daha da güçlenmişti. Gücünü benim sessizliğimden aldığının farkındaydım ama sesimi çıkarmanın da beni güçlendirmeyeceğini biliyordum. Konuştuğum an ben zararlı çıkacaktım. Belki de toplumun sırtını döneceği, erkeği haklı kadını haksız çıkaracağı bir durumun içine düşecektim.

Sessiz kaldığım her an ruhumdaki yük daha da artarken gerçekleri anlatmak her geçen gün daha da zorlaşmıştı. Nereden başlayacağımı, kendimi nasıl açıklayacağımı bilemiyor, sevdiklerimin başına bir şey gelmesinden korkuyor, konuştuğumda yalnız kalmaktan endişeleniyordum.

İlk zamanlar kimseye söyleyemeyecek kadar utanç içindeyken ilerleyen zamanlarda gizlemek zorunda kalacak kadar geç kalmıştım. Öyle bir çıkmaza girmiştim ki yıllar boyunca beni buradan kurtaracak hiç kimsenin olmadığına inanmıştım. Biri ilk defa sorunu görüp bana yardım elini uzattığında onun da başına bela açmıştım.

Megan’a gerçekleri anlatmak ve intikam peşine düşmesine izin vermek hayatına mal olmuştu. Onun gücü oturduğu tahttan ya da başına taktığı taçtan gelmiyordu. Bir kraliçe olmasaydı da herkese meydan okuyabilecek cesarete ve zekâya sahipti. Fakat Hector öyle biriydi ki bir kraliçe olmanız bile sizi ölümün kıyısından kurtarmıyordu.

Kız kardeşimi kaybetmenin acısını doğru düzgün yaşamaya fırsat bulamamışken Prens Roberto’nun zarar görmesine sebep olmuştum. Hector’un intikamı uğruna önce bir kraliçeyi şimdi de bir prensi yok ediyordum. Hector bugüne kadar kulağıma fısıldadığı tüm tehditleri gerçekten uyguluyordu.

Koridordan gelen bir ses dikkatimi çektiğinde düşüncelerim arasından sıyrıldım. Çenemi yasladığım dizimden ayırdım ve başımı hafifçe yana eğerek kimin geldiğini görmeye çalıştım. Karanlık koridorda yürüyen adamın yüzünü, yerden aldığı mumun ışığı aydınlattığında kanım çekildi.

Hector bana doğru ilerken loş koridorun iki tarafında yan yana dizili zindanları inceledim. Koridorun en sonundaki iki zindandan birindeydim. Karşımdaki zindanın demirleri diğerlerinden farklıydı ve mum ışığına rağmen içerisi çok karanlıktı. Benim zindanımın demirleri ince ve paslıyken kapısında basit bir kilit asılıydı. Karşı zindanın geniş ve eski parmaklıklarının yanı sıra kapısına da kalın zincirler dolanmıştı.

Tarih kitaplarında gördüğüm Pandora’nın Kafesi’ne benziyordu.

Kapımın önüne gelen Hector beni baştan aşağıya süzerken sanki beni nasıl cezalandıracağına karar vermeye çalışıyordu. Bana dokunduğunda çok fazla ses çıkardığım ya da onu reddettiğim, başka erkeklerin ilgisini çekmeye çalıştığımı sandığı zamanlardaki gibi canımı yakmanın yollarını arıyordu.

Yıllar geçmesine rağmen beni istismar eden bu adamın karşısında güçlü duramadığım ve onu her gördüğümde titremeye başladığım için kendime çok kızgındım. Beni artık rahat bırakmasını istiyor, karşılığındaysa ne yapmam gerektiğini bilmiyordum. Çocukluğumu, gençliğimi, bedenimi, neşemi, heyecanımı ve sevdiklerimle olan bağımı hatta kız kardeşimi bile elimden almıştı ama yetmiyordu.

Ne yaparsam yapayım ona yetemiyordum.

Hector bana, “Rosa,” diye hitap ettiğinde ikinci ismimden bir kez daha nefret ettim.

“Dünyayı senin ayaklarının altına sermek istedim ama sen…” Hayretler içindeydi. “Kabul etmedin, hayatım.” Elindeki mum ışığını kapının yanında yere bırakırken dudağının kenarı havaya kalktı. “Bu kalede birlikte yaşayacağımız ve arzuladığın her şeyi kolayca elde edebileceğin bir hayata burun kıvırdın.”

Eşini ve çocuklarını hiçe sayarak bana evlilik teklifinde bulunduğunda onun için gelinlik giymektense kefen giymeyi tercih edeceğimi söylemiştim. Yanağıma attığı tokattan sonra beni yatağa bağlamış ve gece boyunca diri diri toprağın altına girmekten bin kat daha kötü şeyler yaşatmıştı.

“Sana sunduğum tüm güzellikleri elinin tersiyle iterken bir hiç olan adamların yanında geziyorsun.” Bu yaptığımı onaylamadığını belli edercesine başını sağa sola sallarken kilide anahtar taktı. “Benim evime kolunda bir adamla gelmeye cesaret ediyorsun.”

Büyük bir gıcırtıyla kapıyı açtığında içimden küfürler savurdum. Beni buraya atmadan önce pelerinimi ve hançerlerimi almışlardı. Savunmasızdım. Gözlerimi onun tehlikeli bir zehri andıran yeşil gözlerinden ayırmadan yana doğru kaymaya çalıştım. Ondan uzaklaştığımı fark ettiğinde sahte bir şaşkınlıkla dudaklarını araladı.

“Beni hiç özlemedin mi?” Yumuşak çıkan sesindeki sinsiliği yalnızca ben duyabilirdim. “Ben seni özledim, hayatım.” Adımları bana yaklaşırken, “Tenini,” diye fısıldadı. “Kokunu.”

Roberto’nun ısrar ettiği tavşanı yemediğim için midem boş olmasına rağmen kusmak üzereydim. Her bir adımında titremelerim artıyor, başım dönüyor ve göz pınarlarıma yaşlar birikiyordu. Lanet olası bir zindanda bile huzur bulamıyordum.

“Onu buraya neden getirdin, Rosa?” derken yüzündeki kıskançlık beni korkutuyordu. Kolum duvara çarptığında yolun sonuna geldim ve zindanın köşesine sıkıştığımı anladığımda çaresiz kaldım. Alnımdan terler akarken nefesim düzensizdi.

“Benim yerime onu mu tercih ettin?” Gözlerimi ayaklarımın dibindeki botlarından alamıyordum. “Bir çocuğu mu?” Rahat bir tavırla dizlerini kırıp karşımda çömeldi. Dirseklerini bacaklarına yaslayıp parmaklarını birbirine kenetledi.

“Hayatı boyunca ulaşamayacağı bir tahta köpeklik eden beceriksiz bir adamdan mı hoşlanıyorsun?” Bir kolunu bana doğru uzattığında geriye çekilmeye çalıştım ama arkamda soğuk duvarlar, önümde onun bedeni varken kımıldayamadım.

Yüzüme düşen saçları okşarken, “Ben sana yalnızca Buz Krallığı’nı değil tüm dünyayı verecektim,” diye fısıldadı. Parmaklarının ucu yanağımdan boynuma doğru yavaşça indi. “Ama o sana Buz Krallığı’nı bile veremez.” Saçımı kulağımın arkasına sıkıştırdı. “Buna gücü yetmez.”

Çenemden tutup başımı yerden kaldırırken, “Sevgilim,” diye fısıldadı. Bana doğru yaklaştığında yüzüme çarpan nefesini hissettim. “Sana dokundu mu?”

Bu soruya vereceğim cevabın hiçbir önemi yoktu. Roberto bana o anlamda hiç dokunmamasına rağmen bu Hector’un kıskançlığını dizginlemeyecekti. Roberto gibi çapkın bir prensin bana dokunmadığına inanmayacak, yalan söylediğim için kızacaktı.

Onu artık o kadar iyi tanıyordum ki sessizliğin tek çare olduğunu biliyordum. Öfkesi geçinceye kadar konuşacak, taciz edecek, dövecek ya da tecavüz edecekti. Eğer iyi günündeysem bir tokatla paçayı kurtarırdım. Kötü anına denk gelirsem ruhumda silinmeyecek izler bırakırdı.

“Bana bak, sevgilim,” dediğinde emrine itaat ettim. “Seni öptü mü?” Başparmağıyla altdudağımı okşarken gözlerini gözlerimden ayırmıyordu. Gerçeği öğrenmeye çalışırken, “Bu güzel dudaklarının tadına baktı mı?” diye sordu.

Başımı çaresizce sağa sola sallarken bana inanması için tanrıya yalvardım. Roberto’yla bu kaleye gelmenin bedelini her türlü ödeyecektim ama dürüst olursam cezamın şiddeti azalabilirdi. Birazcık merhamet için her ihtimale sıkıca tutunmaya hazırdım.

Hector elini çenemden çekip saçlarıma doğru götürdü. Kalın bir tutamı parmaklarının arasına alıp okşarken bakışları vücudumda gezindi. Megan’a ait kıyafetlerin bedenimde duruşunu izlerken dudaklarını yaladı. Gözleri bir süre göğüslerimde takılı kaldı.

Elini saçlarıma dolayıp beni aniden kendine doğru çektiğinde tiz bir çığlık attım. Saç diplerim acırken yüzünü yüzüme yaklaştırdı. Burun buruna geldiğimizde alkol kokan nefesi dudaklarıma esti. Dişleri arasından, “Her şeyinle bana ait olduğunu bilirken seni koynuna aldı mı?” diye sordu.

Yanağımdan yaşlar akarken, “Hayır,” diye fısıldadım.

Hector verdiğim cevabı düşünürken bir elim istemsizce saçımı tutan koluna gitti. Yüzümü acıyla buruştururken bileğini sıkıp saçımı kurtarmaya çalıştım ama bu onu daha da sinirlendirdi. Altdudağımı dişlerinin arasına aldığında başımın arkasından bastırarak ona daha da yaklaşmamı sağladı. Dudaklarımızın birbirine değdiği anki o tanıdık his içimin çekilmesine sebep oldu.

Hector altdudağımı bıraktığında, “Peki, o neden burada sevgilim?” diye sordu.

Konuyu değiştirmek, aklını Roberto’dan uzaklaştırmak ve dikkatini dağıtmak istiyordum. Bir yalan uydurmak ya da gerçeği söylemek yeterli olmayacaktı. Bu yüzden aklıma gelen ilk şeyi dile getirdim.

“Kardeşim senin yüzünden öldü.”

Hector ne demek istediğimi anlamaya çalışırken kaşlarını çattı. Saçımı aniden bırakıp ayağa kalkarken, “Hayır,” dedi. Kız kardeşimin ölümü için bir başkasını suçlamasını beklerken o beni çok şaşırtan bir cevap verdi.

“Megan ölmedi.”