14. bölüm · 17dakika
YANGINLAR
Buz Krallığı 2 — Sena Nur Işık
BÖLÜM 13: YANGINLAR
MEGAN
Ares evden ayrıldığından beri içimi kaplayan bir huzursuzluk vardı. Bir şeylerin ters gittiğini hissediyor ama dile getirecek doğru cümleleri bulamıyordum. Kendimi uykunun kollarına bıraktığım her an kâbuslar görüyor, kötü hislerle uyanıyordum.
Prens Darion benimle sohbet etmek için her fırsatı kolluyor, aramıza giren mesafeyi kapatmaya çalışıyordu. Ona tavır almamın doğru olmadığını bilmeme rağmen göğsümde büyüyen öfkeden payını alıyordu.
Hedef tahtasına çevirdiğim kapıdan bakışlarımı zar zor ayırdıktan sonra mutfağa geçtim. Sabah bulantısıyla uyandığımda kahvaltı yapmak yerine kendime çorba hazırlamıştım. Tencerede kalan çorbayı bir kaseye koydum. Çekmeceden bir kaşık aldıktan sonra adanın ucuna oturdum.
Çorba içerken gözlerim mutfağın penceresinden dışarı kaydı. Karanlığa bürünen gökyüzünden kar taneleri süzülüyor, subayların evin dışında yaktığı ışıklar sayesinde huzurlu bir görüntü oluşuyordu.
Bu evde mutlu bir hayat yaşadığıma dair sayısız olasılığı düşünürken daldığım hayallerden çıkmam kısa sürüyordu. Neden burada olduğumu hatırlayınca güzel anların hepsi yerle bir oluyordu.
Bir atın nal seslerini işittiğimde eve bir misafir geldiğini anladım. Kayıtsız bir tavırla çorbayı içmeye devam ettim. Bir süre sonra Ares ve bahçede subaylarla birlikte vakit geçirdiğini bildiğim Prens Darion mutfağın kapısında belirdiler.
Kar yağışının ve rüzgârın etkisiyle beyaz teni kırmızıya dönen Ares, ellerini pantolonunun ceplerine sokarak ağır adımlarla bana doğru ilerledi. Aramızdaki mesafe kapandıkça buz mavisi gözlerinin derinliklerine saklamaya çalıştığı öfkeyi görmem kolaylaştı. Bir şeylerin ters gittiğini zaten hissediyordum ama sorunu direkt karşımda görmeyi beklemiyordum.
Ares beni baştan aşağıya süzdüğü sırada bakışları tezgâhta takılı kaldı. Çorbayı ve kasenin yanında hareketsiz duran elimi inceledi. Yalnızca iki adım sonra solumdaki tabureye oturdu ve gözlerini kısarak gözlerime baktı.
Prens Darion bir olay çıkmasından korkarcasına Ares’in arkasında kalan duvara sırtını yasladı ve kollarını göğsünde birleştirdi. Abisinin gerginliğini hisseden tek kişi ben değildim. Ortada bir problemin olduğu genç prensin de dikkatini çekmişti.
Sorunların üstesinden gelmenin en iyi yolu onları yok saymaktır. Bu yüzden Ares’in tavrını umursamadan kaşığımı kasenin içine soktum. Lezzetli çorbadan bir yudum içtiğim sırada Ares, bakışlarını üzerimden ayırmadı.
“Bana yalan söylediğini ilk anladığımda canım çok yandı.”
Ares ellerini pantolonunun ceplerinden çıkarıp tezgâha koydu. Parmaklarını birbirine kenetleyip sırtını dikleştirirken sabırlı davranmaya çalışıyordu. Öfkesi içinde kabarıyor, patlamak üzere olan bir volkan gibi bekliyordu.
“Aramızda bir sır olmamasına hep dikkat ettim. Karımın…” Yutkundu. “Karımın güvenini kazanmaya özen gösterdim ama o benim güvenimi kırdığında parçalara ayrıldım.” Benden üçüncü bir kişi gibi bahsetti. “Karşıma geçip onun bir yalancı olduğunu söyleyen adamları ölümle tehdit ettim.”
Ares bir şeylerle oyalanmak istercesine tezgâhın ortasındaki sürahiye ve yanındaki bardağa uzandı. Kendine bir bardak su koyarken söyledikleri ilgimi çekse de yüzümü ifadesiz tuttum.
“Sen…” Su içti. “Sen o adamları haklı çıkardığında bile sana güvenmek istedim.” Başını acı dolu bir ifadeyle sağa sola salladı. “Benden sakladığın sırların, söylediğin yalanların senin için önemli bir sebebi olduğuna inandım.”
Ares elindeki bardağı sıkarken, “Bana sırlarını anlatman için sana süre verdim,” dedi. “Yalanlarını yüzüne vurmadan sabırla bekledim.” İç çekti. “Seni o kadar çok se…” Bakışlarımız tekrar buluştuğunda cümlesi yarım kaldı. “Bana vereceğin her türlü zararı affedebilir, her şeyi geride bırakabilirim, Reen.”
Sözleri hoşuma giderken asıl konuya gelmemesi canımı sıktı. Kaşığımı çorba kasesinin içine koyup ellerimi bacaklarıma yerleştirdim. Huzursuz olduğumu Ares’e hissettirmeden yerimde kımıldanıp duruşumu düzelttim.
Ares, bardağı mermer tezgâha sertçe koyduğunda çıkan ses mutfakta yankılandı. Dişleri arasından, “Ama…” diye fısıldadı. Kollarını tezgâha yaslayıp bana doğru yaklaştı. “Planların benim ülkemdeki insanlara zarar verirse seni affetmenin bir yolunu bulamam.”
Halkının başına kötü bir şey geldiği için mi, yoksa beni affedemeyeceği için mi bu kadar sinirliydi, bilmiyordum. Bir başkasının titremesine sebep olacak bir öfkeyle beni izleyen adama bakarken cesurca davranıyordum.
Tavrım Ares’i çıldırtırken, “Himeros öldükten sonra başlayan yangınların sebebini halktan kaynaklı basit hatalar sandım,” dedi. Her cümleden sonra sesi daha da yüksek çıkıyordu. “Zaman ilerledikçe yangınlar devam etti ve bir örgütün ülkeyi iç savaşa sürüklediğini anladım. Anteros’u bulmak için yer altındaki her deliğe girdim ve onu öldürdüm!”
Konunun ne olduğunu fark ettiğimde yavaşça oturduğum tabureden kalktım. Çorba kasesini ve kaşığı lavaboya götürdüm. Ares’e sırtımı döndüm ve kalan çorbayı döktükten sonra kaseyi ve kaşığı yıkadım.
Ares, “Anteros öldü,” dediğinde omuz silktim.
Islak ellerimi bir havluyla kuruladıktan sonra belimi tezgâha yasladım. Kollarımı göğsümde birleştirip küçümseyici bir ses tonuyla, “Bunun için alkış mı bekliyorsun, majesteleri?” diye sordum.
“Anteros öldü ama yangınlar devam ediyor.”
Zihnimden yüzlerce düşünce geçerken kendimden taviz vermedim. Bakışlarımla Ares’e meydan okudum. Sakladığımı sandığı tüm bilgileri gözlerimde görmesini sağladım. İçine düşen şüpheyi alevlendirdim. Benim hakkımda ne düşündüğünün önemi yoktu çünkü hiçbirini ispat edemezdi.
“Sendin.” Çenesi kasıldı. “En başından beri sendin.”
Böyle bir suçlamaya cevap vermeyeceğim için kollarımı aşağıya indirdim ve mutfağın çıkışına doğru yürüdüm ama yalnızca iki adım atabildim. Bir şeyin cama sertçe çarptığını ve parçalara ayrıldığını duydum. Yerimde donakaldığımda mutfağa çöken sessizlik tüylerimi ürpertti.
“Sen yaptın!”
Ares’in sesi evi inlettiğinde ne zaman kapattığımdan emin olmadığım gözlerimi yavaşça açtım ve derin bir nefes aldım. Ares’e doğru döndüğümde bakışlarım parçalara ayrılan bardak ve kırılan mutfak camı arasında gidip geldi.
“Halkımı tehlikeye atan…” Ares yerinden kalktı. Bana doğru yürürken, “Ülkeyi karıştıran ve beni oyalayan yangınları sen başlattın, karıcığım!” dedi. Tam karşıma dikildiğinde yüzüne yerleştirdiği gülümseme tehditkârdı.
“Bana inanmayacağını biliyorum.” Başımı geriye atıp gözlerinin içine baktım. “Bu yüzden sadece bir kez söyleyeceğim.” Kuruyan dudaklarımı dilimle ıslatırken oyalandım. “Ben herhangi bir yangın başlatmadım.”
En başında yangınlara sebep olan kişi, Anteros’tu. Oğlunun intikamını almaya çalışırken ülkeyi iç savaşa sürüklüyordu. Kitap Kulübü ve Ares’in askerlerinin yardımıyla bu sorun kısa sürede çözülmüştü. Anteros ve örgütü askerlerden kaçmaya çalışırken yangın çıkarmaya fırsat bulamamışlardı. O ölmeden kısa bir süre önce ve öldükten sonra yangınların çıkmasının tek bir sebebi vardı.
Megan Maureen Sheran.
Yangınları ben başlatmamıştım ama Anteros’un verdiği ilhamla bir plan hazırlamıştım. Hector’un ticaret yaptığı yerleri bir bir elinden almak için ateşe vermek akıllıca bir hareketti. Damon ve babama ayrı ayrı planlar sunmuş, haritada Hector’a ait tüm bölgeleri işaretleyip kundaklamalarını istemiştim.
Hector’u eşiyle, çocuklarıyla ya da kendi canıyla tehdit edemezdim. Onun gibi acımasız ve pislik herifler kurdukları düzen ve işleri dışında hiçbir şeyi önemsemezlerdi. Hector’un ailesini elinden almak, canına kıymak yeterli olmazdı. Onu öldürmeden önce bu ülkede kurduğu imparatorluğun yıkıldığını izleyecekti. Gözlerinin önünde her bir gemiyi, limanı, kadınları ve kız çocuklarını kaçırdığı evleri ve iş yerlerini ateşe verecektim.
Hector ölmeden önce sahip olduğu her şey ölecekti.
Bir gün ortadan kaybolsam bile planım işleyecekti. Ülkeyi, Hector gibi adamların soktuğu bataklıktan kurtarırken aynı zamanda kardeşim Nancy’nin intikamını alacaktım. Hector’u sefil bir adama dönüştürdükten sonra kardeşime dokunan ellerini kıracak, her bir parmağını kesecek ve zehir saçan yeşil gözlerini yerinden çıkaracaktım.
“Kazandığını sanıyorsun ama Nancy’ye dokunduğun için seni mahvedeceğim.”
O gün idam sehpasına doğru yürürken Hector’un gözlerine bakıp söylediğim cümle buydu. Ben hayatımı kaybetsem de kardeşimin intikamını alması için Damon’a bir plan vermiştim. Çünkü aklımdan geçen her olasılığın sonucu Hector’un intikamına bağlanıyordu.
“Seni hiçbir zaman hafife almadım.” Ares çenemi sıkıca tuttu. “Hatta yaptığın çoğu şeyi görmezden gelerek yoluna çıkmadım.” Dudaklarıma doğru eğildi. “Planlarına engel olmadım.”
Ares yüzümdeki her bir hücreyi ezberlemek istercesine incelerken, “Ama sen sınırları aştın!” diye kükredi. Öfke saçan nefesi yüzüme çarptı. Bana inanmayarak en doğru kararı vermişti. “Ülkeyi bir alev topuna dönüştürürken aklından ne geçiyordu?”
Parmaklarımı bileğine dolayıp çenemi tutan elini sertçe ittim. “Beni hafife almamış olsaydın karşıma geçip suçlayacak cesareti bulamazdın.” Parmaklarımın ucunda yükselip alnımı alnına yasladım. “Sakın!” Hazırladığım plan amacına ulaşana dek inkâr edecektim. Sonuna kadar. “Bir daha beni kanıtlayamayacağın bir bilgiyle suçlama!”
Ares’in bileğini bırakıp geriye doğru bir adım attım. Saçlarımı savurarak ona sırtımı döndüm ve mutfağın çıkışa ilerledim. Mutfak kapısının önüne geldiğimde, “Kanıtlayacağım!” diye bağırdı.
Tenimden bir ürperti geçtiğinde durdum. Ona bakmaya cesaret edemediğim sırada, “Damon’ı kundakladığı bir iş yerinde yakalayacağım ve onun canını alacağım,” dedi. “Arkadaşını defalarca kez affettim ama bu sefer…” Güldü. “Onu bulduğumda asla acımayacağım! Cesedini senin önüne bıraktığımda aradığın kanıtı bulacaksın!”
Yüzüme dökülen saçları kulaklarımın arkasına sıkıştırdım. Titreyen ellerimi ondan saklamaya çalışarak belimde birleştirdim. Ares’in vücudundan yayılan sıcaklığı yanımda hissettim. Bedenimi sola doğru çevirmeden önce yüzüme bir maske yerleştirdim.
“Yangınları çıkaran kişiyi bulduğunda onu nasıl öldürdüğünü izlemek isterim.”
“Öyle mi?” Tek kaşını kaldırdı. “Sen burada olduğuna göre yangınları çıkarması için görevlendirdiğin kişi kim? Damon mı? Kitap Kulübü’nden bir arkadaşın mı?” Yanaklarında gamzeler belirdi. “Baban mı?”
“Ben…” Gardımı indirmedim. “Hiç kimseyi görevlendirmedim.”
“Sen…” Ares üzerime yürüdüğünde geriye doğru bir adım atmak zorunda kaldım. “Benim karım ve bu ülkenin kraliçesi olarak, düşmanları alt etmek için kendi limanlarını yakıyorsun. Kendi halkına zarar veriyorsun.”
Tüm kundaklamaların Buz Krallığı halkına bir zarar gelmeden yapıldığını biliyordum. Damon’ın intikamımı almak uğruna bir başkasının canını yakmayacağına emindim. Ares gerçekleri itiraf etmem ve suçu kabullenmem için beni tahrik ediyordu. Onun oyununa gelmeyecektim.
Yorgun bir ses tonuyla, “Ares…” diye mırıldandım. O üzerime yürüdükçe geriye gitmiştim ama artık yolun sonundaydım. Sırtım duvara değdiğinde Prens Darion araya girmekten korkmasına rağmen onu sakinleştirmek için, “Abi,” diye fısıldadı.
Ares öfkeyle karışık hayal kırıklığıyla beni süzdükten sonra pes etti. İki adım atıp benden uzaklaştı ve ellerini saçlarının arasından geçirdi. O, üniformasının ceketini bir hışımla çıkarıp yere fırlatırken ben mutfaktan ayrıldım.
Salondaki şöminenin ateşi çok kuvvetli yanıyordu. Şakağımdan yanağıma doğru akan teri elimin tersiyle silerken hava almak için çıkışa yöneldim. Evin devasa kapısını açtığımda verandada bekleyen subaylar bana döndü.
Esmer subay bana göz ucuyla bakarken sarışın subayın bakışları daha uzun süre üzerimde kaldı ama başını hemen çevirdi. Onu bir hançerle yaraladığım günden beri yüzüme bakmaktan kaçınıyordu. Hile yaptığım için bana kızgın olmasını bekliyordum ama onun ifadesinde anlam veremediğim başka bir şey vardı.
Buz tutan ön bahçede bastığım yerlere dikkat ederek ilerledim. Ares’in beyaz atını bir ağaca bağlı bulduğumda atın yanına gittim. Beyaz at başını okşamaya başladığımda ağzını açıp dişlerini parmaklarıma geçirerek benimle oynamaya çalıştı.
Bir süre sonra evin kapısı açıldı. Bir çift botun karların içinde ilerleyerek bana doğru geldiğini işittim. Atı sevmeye devam ederken yanıma kimin yaklaştığını önemsemedim. Elimi yalamaktan sıkılan ata gülümsedim.
“Seni korumaya çalıştığım felaketin sebebi zaten senmişsin.”
“Beni korumana ihtiyacım olduğunu sanmıyorum, Ares.”
Ares bir fısıltı eşliğinde, “Haklısın,” dedikten sonra duraksadı. Saçlarımı savuran rüzgâra doğru döndüğümde bakışlarımız buluştu. “Kendimi senin planlarından korumam daha akıllıca olur.”
Kollarımı göğsümde birleştirdim. “Zaman alıyor ama…” derken ukala bir tavırla göz kırptım. “Öğreniyorsun.”
Uzun bir süre boyunca birbirimizi izledik. Dudaklarımızdan tek bir kelime çıkmadı ama gözlerimiz çok şey anlattı. Ares’in hissettiği tüm duyguları yüzünde okudum ama o, benim gerçek hislerimi göremedi.
Kalbimin etrafına ördüğüm duvarları Ares’e olan sevgim yüzünden kaldırmış olabilirdim ama konu kardeşim ve onun intikamı olduğunda hiç kimse o duvarı aşamazdı. Yüzüme taktığım soğuk maskeyi ailem için her zaman korurdum.
Akmaya başlayan burnumu çektiğimde Ares, “Hava soğuk,” dedi. İkimizin de üzerinde bizi soğuktan koruyacak bir kürk ya da pelerin yoktu. Parmaklarım titriyor, burnum üşüyordu.
Ares, “İçeri geçelim,” dediğinde ona karşı gelmedim.
Beyaz atı son bir kez sevdikten sonra eve doğru yürüdüm. Bakışları bizim üzerimizde olan sarışın subay Ares’i gördüğü an gözlerini kaçırdı. Verandaya geldiğimde adımlarımı yavaşlattım ve göz ucuyla arkamda yürüyen Ares’i kontrol ettim. Sarışın subayı izleyen bakışlarında tehditkâr bir hava vardı. Aralarında bir şey yaşanmıştı ve Ares, subaya kızgındı.
Kapıyı açıp evin salonuna girdiğimde Prens Darion şöminenin yanında ayakta duruyordu. Şömineye yakın geniş koltuğa doğru ilerlediğimde Ares tartışmayı sürdürmeye çalıştı. Konuşmaya başladığında hayatımın yerle bir olacağını düşünmüyordum.
“Her şeyi anlıyorum ama Karakarga Limanı’nı neden ateşe verdiğinizi…”
Nefesim kesildiğinde Ares’in cümlesinin devamını dinleyemedim. Kulaklarım uğuldarken hareketsiz kaldım. Yanlış duyduğumu düşünerek kendimi teselli etmeye çalıştım. Bakışlarım telaşla yüz ifademi gören Prens Darion’a kaydı. Tepkime o da şaşırmıştı.
Dudaklarımı aralayıp, “Ne dedin?” diye sorarken sesim titriyordu.
“Ülkemizdeki ticaretin büyük çoğunluğunun yapıldığı limanı neden yaktınız? Halkın yiyecek ihtiyacını karşılamasının yanı sıra para kazanmalarını sağlayan en büyük ticaret limanı orası. İnsanların gelirlerini neden kestiniz?”
“Hayır.” Ayakta durmakta zorluk çekerken, “Hangi limandan bahsediyorsun?” dedim.
Prens Darion bana doğru iki adım atarken, “Megan…” diye mırıldandı. “İyi misin?”
Bana yaklaşmasını istemeyerek elimi havaya kaldırdım. Prens durduğunda yavaşça Ares’e döndüm. Midemdeki yiyecekleri çıkarmamak için derin bir nefes alıp karnımı tuttum. Ares, “Sorun ne?” dediğinde sorumu tekrarladım ve cevabını bekledim.
“Karakarga Limanı.”
“Sen…” Gerçekler yüzüme çarptığında kekeledim. “Sen…” Bedenimi hiç olmadığım kadar bitkin hissettiğimde koltuğa oturdum. Parmaklarımı saçlarımın arasından geçirdim ve başımı ellerime yasladım.
Ares’in bir şeyler konuştuğunu duysam da ne dediğini anlamıyordum. Yaptığım planlar, hazırladığım haritalar ve yaşadığımız her şey gözlerimin önünden inanılmaz bir hızla geçerken saf gerçek beni boğuyordu.
Dudaklarımdan bir küfür savrulurken başımı yukarı kaldırdım. Ares’in sakladığı sırrı bulmanın verdiği acı, buz mavisi gözlerine bakmamı zorlaştırdı. “Sen…” Her bir kelime üst üste yığıldı ve boğazımda düğüm oldular.
“Sen beni öldürdün.”
Ares dumura uğradığında haklı olduğumu bilerek gülümsedim. Hangi konudan bahsettiğimi sormak yerine sözlerime şaşırması beni haklı çıkarıyordu. Bana oynadıkları oyunu çözmüştüm. İkisi de bunun farkındaydı ve köşeye sıkışmışlardı.
“Sen. Beni. Öldürdün.” Ağzımdan çıkanlara inanamadığım için her bir kelimeyi bastırarak söyledim. “Sen. Beni. Yaşarken. Öldürdün.” Prens Darion başını öne eğdiğinde kahkaha atmamak için dudaklarımı ısırdım. Bu eve hapsedildiğimden beri ilk defa gözlerimden yaşlar akmıyordu.
Ares, “Ne saçmaladığını bilmiyorum,” dediğinde ağır hareketlerle koltuktan kalktım.
“Ben idam sehpasındayken cellata durmasını söyleyebilirdin!” Kurduğu oyun beni dehşete düşürdüğünde başımı sağa sola salladım. “Ama sen sınırlarını zorladın ve aklını kaybetme riskine rağmen zamanı durdurdun!” Parçalar ben konuştukça oturuyor, büyük resmin içine saklanan her detay daha net görünüyordu. “Beni oradan kaçırdıktan sonra herkese öldüğümü söyledin!”
Ares itiraz etmek istercesine, “Megan…” dediğinde bakışlarım prense kaydı.
“Ailem…” Altdudağım titredi. “Babamın beni asla yalnız bırakmayacağını defalarca kez söyledim!” Kalbim bu ihaneti kaldıramayıp ağrıdığında sehpanın üzerinde duran mumu alıp pencereye fırlattım. “Babam bana sırtını dönmezdi!”
Ailem öldüğümü sanıyordu…
Bu yüzden evlerine, güneye gitmişlerdi. Kraliçe olan kızları idam edildiğinde kuzeyde büyük bir utanç yaşamışlardı ve artık onları Buz Sarayı’na bağlayan bir sebep kalmadığı için kuzeyi terk etmek zorunda kalmışlardı. Bir yandan benim acımı yaşarken diğer bir yandan hayatta kalmanın mücadelesini veriyorlardı.
“Babam beni terk etmezdi.”
Ailemin içine düştüğü acıyı hayal dahi edemiyordum. Onlardan birine gelecek en ufak zarar bile aklımı kaybetmeme sebep olurken onların benim ölümümle nasıl başa çıktıklarını düşünemiyordum. Babam, kardeşlerim, hatta beni sevdiğine inanmadığım annem…
“Hiç kimsenin beni neden aramadığını ya da bulmadığını şimdi anlıyorum!” Titreyen ellerimi kontrol edemiyordum. “Siz…” Parmağımı sırayla ikisine salladım ama yüzlerine bakacak gücü bulamadım. “Peşimi bırakmaları için beni öldürdünüz!”
Ares yanıma yaklaşırken, “Megan…” diye fısıldadı. “Böyle bir şey yok.”
“Bana…” Sehpaya tekme attığımda kendi etrafında dönerek koltuğa çarptı. Sehpanın üzerindeki her şey etrafa dağılırken bağırdım. “Bana cenaze töreni hakkında anlattığın her şey yalandı!” Genç prense baktığımda kanım dondu. “Sana kimin öldüğünü sorduğumda, “Kuzeyde bir lord,” dedin!”
Şenlik ateşi yaktığımız gün prens cenaze törenini ağzından kaçırmıştı. Ben onu sıkıştırdığımda konuyu toparlamak için bir yalan uydurmuştu. Ailemin ve sevdiklerimin iyi olduğuna, kimsenin zarar görmediğine dair yemin etmişti.
“Kahretsin!” Çığlık attığımda boğazım acıdı. “O cenaze töreni benimdi!”
Ses tellerim yırtılana kadar bağırmak, hiç durmadan ağlamak istiyordum ama gözümden bir damla yaş bile akmıyordu. Prens Roberto, ailem ve sevdiğim herkesle beraber Hector’un da ortalıktan kaybolduğunu söylediğinde göğsüme bir şüphe yerleşmişti. Prens Darion cenaze töreninden bahsettiğinde içimdeki şüphe büyümüştü. Onlara inanmak istememiştim ama yalan söylediklerini hissetmeme rağmen samimi davranışlarına güvenmeyi seçmiştim. Beni sürükledikleri oyunun farkında değilken onlara kalbimi açmıştım.
Ve şimdi…
Ares oynadığı oyunda amacına ulaşmış mıydı bilmiyordum ama benim geldiğim noktada artık hiç kimseye güvenemeyeceğimi biliyordum. Çünkü beni yaşarken öldüren adamlar, bu eve hapsoluşum için kendimi suçlamama ve terk edilmeyi hak ettiğimi düşünmeme sebep olmuşlardı.
“Yalnız hissetmemi sağladınız.” Yüzüme düşen saçları geri çekerken ellerim titriyordu. “Kimsesiz bıraktınız.” Etrafım bulanıklaştı. “Beni asla terk etmeyecek insanların beni yalnız bıraktığına inandırdınız!”
Bu evde kaldığım süre boyunca Kitap Kulübü beni defalarca kez bulabilirdi. Kulübün yöneticisi Charlotte her zaman yanımda olmuş, bazı anlar bana gerçek annemden daha fazla annelik yapmıştı. Ülkenin tahtına oturmuşken beni bulmak için tüm imkânlarını kullanırdı.
Damon yaşadığımı bilirken peşimi bırakmazdı. Herkes hayatımı bir evlilikle harcamamı istediğinde Damon, “Ben senden asla vazgeçmedim,” demişti. Benden vazgeçmezdi. Öldüğümde bile benden vazgeçmezdi.
Babam… Babam hayatını çocuklarına adamıştı. Annem bizi ne kadar sevemediyse babam o kadar çok sevmişti. Annemin eksik bıraktığı her duygunun yerini doldurmaya çalışmıştı. Saçımın teline zarar gelse dünyayı benim için yakardı ki zaten öyle olmuştu.
Karakarga Limanı yanmıştı.
Damon ve babama Hector’un intikamını almaları için aynı haritayı vermiş, yalnızca bir haritaya farklı bir liman eklemiştim. Karakarga Limanı tüm krallıkların ticaretini sürdürdüğü, Buz Krallığı’nın yüksek vergiler aldığı ve Hector’un en sık ziyaret ettiği yerdi.
Eğer bir şekilde hayata gözlerimi yumarsam babamın bu limanı benim yerime yakmasını istemiştim. Ülkenin ticaretinin büyük bir kısmının durması ve Hector’un işlerinin aksaması Ares’e gerçekleri gösterecekti. Uluslararası ticaret ağı sarsıldığında Hector bir daha ayağa kalkamayacağı kadar sert bir darbe alacaktı.
Ares, “Limanları yakan kişi sensin,” dediğinde düşüncelerimin arasından sıyrıldım.
Limanın adını duyduğum andan itibaren gözlerimin önü kararmıştı. O andan sonra ilk defa Ares’e dikkatli bir gözle baktım. Yüzünü incelemek canımı yaktığında sorunun sebebinden emin değildim.
Beni idam sehpasına çıkarmıştı. Beni hapsetmişti. Beni öldürmüştü. Sevdiğim herkesin kalbini parçalara ayırmıştı. Tüm yaptıkları için ondan nefret etmem gerekirken kalbimde yalnızca bir daha gözlerine eskisi gibi bakamayacağımı bilmenin verdiği acıyı hissediyordum.
Ares’e doğru bir adım atıp tam karşısına dikildim. Başımı yukarı kaldırıp buz mavisi gözlerinin derinliklerine baktım. Boğazım düğümlenirken konuşmak zor olsa da derin bir nefes alıp dudaklarımı yaladım.
Gözlerini yüzümden ayırmayan adama, “Hayatının en büyük hatasını yaptın,” dedim. “Beni gerçekten öldürmeyerek çok büyük bir hata yaptın.” Gülümsedim. Hamilelik hormonlarım devreye girmediği için şanslıydım. “Ailemin hayatını cehenneme çevirdiğin gibi hayatını cehenneme çevireceğim.”
Ares’in belinde duran kından bir hançer alıp boğazına yaslamam iki saniye sürdü. Hançeri şah damarına yakın tutarken prensin abisini korumak için bize doğru yaklaştığını duydum. Beni korumak isteyen ailemi yanıma yaklaştırmayan adamlar, konu kendileri olunca farklı düşünüyorlardı.
“Beni idam sehpasına çıkardığında yeterince büyük tepkiler vermedim.” Bütün nefretimi hissetmesini sağlayacak bir ifadeyle bakıyordum. “Beni bu eve kapattığında bir şey söylemedim.” Dişlerimin arasından, “Benim hakkımda kararlar verdiğinde sessiz kaldım,” diye fısıldadım.
Hançeri boğazından göğsüne doğru çektim. “Ama…” Hançerin sivri ucunu kalbinin ortasına yerleştirdim. “Sevdiklerimi tehlikeye atacak ya da üzecek bir oyun oynarken bencilce konuşmaya devam edersen seni gözümü kırpmadan öldürürüm.”
Ares yüzünü ifadesiz tutarken bakışlarında öfke vardı. Onun da benim kadar kızgın olduğunu bilmek hoşuma gitti. Parmaklarımın ucunda yükselirken, “Kim olduğun ya da senin için ne hissettiğim umrumda olmaz!” dedim.
Hançerin sivri ucunu ceketini aşıp tenine girecek kadar bastırdım. “Bu evin içinde bulduğum her bıçağı o acımasız kalbine saplarım!” Tebessüm ettim. “Eğer beni birazcık tanıyorsan, Ares!” Bıçağı bastırmaya devam ederken, “Sadece birazcık!” diye bağırdım.
Hançeri kalbinden çekip kapıya fırlattığımda fırtınalı bir okyanusu andıran gözlerini izliyordum. Ares’in kanının bulaştığı hançerin kapının ortasındaki hedefe saplandığını görmek için oraya bakmama gerek yoktu.
“Hiç kimseyi boşa tehdit etmediğimi bilirsin!”
Ares’in yanından geçip yatak odasına gitmeyi planlamışken merdivene ulaşamadan durdum. Sakin olmak ve alttan almak canıma tak etmişti. Duvarda duran tablo dikkatimi çektiğinde yemek masasına doğru ilerledim.
Tabloyu duvardan çıkarıp onlara doğru döndüm. Prens Darion elimde duran resme endişeyle bakarken isabetli bir seçim yaptığımı anladım. Bu resim onlar için değerliydi. Belki de annesinin çizimi, kraliçenin ailesine adadığı bir tabloydu.
Umrumda değildi.
Tabloyu havaya kaldırıp sandalyeye geçirdim. Resmin çerçevesi kırıldığında rahatladığımı hissettim. Tabloyu başımın üstünde tutup bir kez daha aşağıya indirdim. Sevdiklerimin kalbini parçalayan adamların nasıl hissettiğimi öğrenmesine ihtiyacım vardı.
“Pişman olacaksın.” Parçalara ayrılan tabloyu yere fırlattım. “Hayır!” Tabloya tekme geçirdiğimde Ares’in ayaklarının dibine sürüklendi. Ares’in acı dolu bakışları tablodan ayrılmadığında, “Beni burada tuttuğun her gün için seni pişman edeceğim!” diye bağırdım.
Ares’in üniforması beyazdan koyu bir kırmızıya dönmüştü. Kan, göğsünden karnına doğru akmış, altın sarısı işlemeleri olan değerli ceketi lekelemişti. Bir gün hançerin tamamını onun kalbine saplayacağımın farkındaydım. Zamanı geldiğinde tek endişem elimin titrememesi olacaktı.
Sandalyenin birini sırtından tutup havaya kaldırmamla masaya vurmam bir oldu. Sandalye kırıldığında tahta parçalarını duvara fırlattım. Sandalyenin iki ayağını birer elimde tutup Ares’e doğru ilerledim.
“Bundan sonra…” Kırılan tablo ikimizin arasında kaldığında yavaşladım. “Sen limanlarda çıkan yangınlar için…” Başım sağa doğru yatarken gülümsedim. “Ben de ailemin kalbine düşürdüğün ateş için savaşacağım.”
Evin kapısı aniden açıldı. Endişeli bir sesle, “Majesteleri,” diyen subayı tanıdım. Sarışın subay içeri girdiğinde Ares kolunu havaya kaldırıp eliyle durmasını işaret etti.
Başımı sarışın subaya çevirip ona meydan okuyarak baktığımda gözlerini kaçırdı. Elimdeki tahta parçalarını izlerken kafası karışmış gibi gözüküyordu. Bana yaklaştığı an hayatına son vereceğimden habersiz olacak kadar saftı. Üç adamı da sırayla incelerken kahkaha atmamak için dudaklarımı ısırdım.
Artık herhangi birinin beni durdurabileceğini sanması eğlenceliydi.